Alan, sayısız bedelle fiilen kazanılmış hakların özgürce ifade bulduğu bir renk cümbüşüyle nefes alıp verdi
2013 Newroz’u, tüm kesimlerin de belirttiği gibi pekçok açıdan tarihsel bir Newroz oldu.
Bir taraftan özünde Kürt halkını paralize etmeyi, çeşitli sınıf ve kesimlere dayanan Kürt ulusal hareketini içerden parçalamayı hedefleyen “çözüm sürecinin” tam da bu amacına dönük tok bir yanıt verildi. Kürt halkı, ulusal hareketle şu ya da bu şekilde ilişkilenmiş tüm kesimleriyle alanlara aktı. Bu akış Amed’de tarihte görülmemiş bir kitlesellik kazanarak milyonlarla ifade edilecek rakamlara ulaştı. Alan, sayısız bedelle kanırtıla kanırtıla fiilen kazanılmış hakların özgürce ifade bulduğu bir renk cümbüşüyle nefes alıp verdi.
Alanları dolduranların, bugün “barış”, “çözüm” diyen hasmının namertliği karşısındaki tedirginlikle, kendisine sayısız anlamlar yükledikleri Öcalan’ın mesajı arasında bir akıl köprüsü kurma çabası gözle görülecek biçimlerde yansıdı.
Kürt halkı, Öcalan’a yüklediği tüm anlamlara rağmen o mesajı büyük bir coşkunlukla karşıla(ya)mayarak, tedirginliğin ve sayısız soru işaretinin eşliğinde dinledi. Sessizce, kaygılı, güvensiz… Burjuva medya bile halkın Türk burjuvazisi ve devletine ilişkin bu güvensizliğini ve aslında ruhsal kopuş düzeyini es geçemedi. Kısacası Kürt halkı özünde kendi iradesi dışında gelişen bu süreçle içerden ve inanmış bir ilişki kuramadığını bir kez daha gösterdi. Bu sürecin daha çok su götüreceği bizzat Newroz alanındaki duruşla hissedildi.
Elbette ki bu bütünsel olarak böyleydi demek doğru olmaz. Sürece en fazla angaje olanlar, Kürt burjuvazisinin çeşitli kesimleridir. Bu, bu kesimlerin legal siyaset alanındaki temsilcilerinin açıklamalarına da yansıyor zaten. Bu açıdan Newroz alanı aynı zamanda Kürt halkının sınıfsal pozisyonlarının da bir haritasını veriyordu demek yanlış olmayacaktır.
Yoksul Kürt köylülüğü, Kürt ulusal hareketinin harcı, temeli, tuğlası olmuştur. En fazla bedeli ödeyen de katkıyı sağlayan da odur. Bugünün kent yoksulu ya da proleterine dönüşen bu kesimlerle ulusal hareket arasındaki ilişki halen böyledir. Newroz alanında okunan mesajı sessiz ve tedirgince dinleyenlerin de asıl olarak onlar olduğunu kestirmek güç değil. Fakat onların aynı zamanda “barış” denilen iklime de en fazla özlem duyanlar olduğu açıktır.
Onlar “Sorun çözülürse Türkiye daha da güçlenir” gibi ucu bölgesel her türlü kirli ilişkiye açık bir burjuva pragmatizmi temelinde değil, sadece onca bedelin somut karşılığını (asgari de olsa) görmek ve yıllardır normalleşemeyen yaşamlarını normalleştirmek özlemiyle ilişkileniyorlar tüm her şeyle. Ve her an tetikte bekleyerek…
Bunca yaşanmışlıklardan süzülmüş sonuçlarla gerillanın çekilmesinden sonra o alanlara kimlerin yerleşeceğinin netleşmesini bekliyorlar. Her türlü çapulculuk ve hoyratlıklarıyla belleklerinde silinmez izler bırakan korucuların ya da işkence ve zulmün temsilcileri ordu ve polisin Kürdistan’da bundan sonraki konumlarının ne olacağının somut olarak ortaya konulmasını istiyorlar.
Yıllar önce kirli savaş zoruyla koparıldıkları topraklarına özgürce dönebilmenin yanında çektikleri acıların bir nebze olsun giderilip giderilmeyeceğini bilmek istiyorlar.
Umutlarının sembolü olan gerillanın olmadığı koşullarda çok yakından tanıdıkları o namertlik döngüsünü yeni biçimlerle karşılarında gördüklerinde, “varlıklarını” nasıl ve ne ile koruyacaklarını anlamak istiyorlar.
Newroz alanını donattıkları ulusal renklerinin ve varlıklarının anayasal düzeyde siyaseten de kabulünü bekliyorlar.
O alanda Türk bayrağının olmaması nedeniyle kopan fırtınadan da yola çıkarak asgari demokratik haklarını kullandıklarında nelerle karşılaşacaklarını bilmek istiyorlar.
“Tamam, silahlar sussun da, biz burjuva demokratik sınırlarda siyaset yapmanın asgari de olsa güvencesine kavuşabilecek miyiz?” diyorlar.
On yıllardır kendilerini ve emekçileri siyasetin dışına sürmek için yürürlüğe konulan Terörle Mücadele Yasası’ndan Siyasi Partiler Yasası’na, Seçim Yasası’ndan örgütlenme, toplantı ve gösteri özgürlüklerinin tanınmasına kadar pekçok konuda somut ve güven verici adımlar atılmasını bekliyorlar.
Çocuklarının anadillerinde eğitim yapabilmelerinin lütuf değil bir hak olarak kabulünde ısrar ediyorlar.
“Kürt” olarak tanınmayı istiyor, bireysel değil kolektif siyasal haklarını talep ediyorlar.
Kısacası ulusal hareketin omurgasını oluşturan Kürt emekçileri, yıllardır ödedikleri bedellerin asgari de olsa somut kazanımlara dönüşmesini bekliyorlar.
Kimse onların bu tümüyle meşru ve insani talep ve beklentilerini görmezlikten gelemez! Ve hiç kimse, özellikle de bugüne dek Kürtlerin yanında görünmekten dahi çekinen, onların çektikleri acıların, ödedikleri bedellerin zerresini yaşamak şurada dursun yüreğinde dahi hissetmeyenler bu insani talep ve ruh haline dudak bükme küstahlığını gösteremez! Bugüne dek Türkiye cephesinde sınıf hareketinin, en azından demokrasi mücadelesinin bedeller ödemeyi göze alan militan bir çizgide gelişip büyümesine ne ölçüde katkıda bulunulduğu sorusuna oyalanma pratikleri dışında verecek fazla bir yanıtı olmayanların Kürtlere akıl satmaya, onlardan Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin yükünü taşımaya devam etmelerini istemeye hakları da olamaz!
Öte yandan elbette bu sürecin riskleri ve tehlikeleri de büyük. “Çözüm” adına sergilenen kimi yaklaşım ve tutumlar, bu yönlü kaygıları büyütüyor. Ancak, acılardan damıtılmış bir özgürlük mücadelesini yıllarca omuzlamış bir halkın, kendisine bunları yaşatan burjuvazi ve devletinin “bölge gücü” hayallerinin sonuçlarını öngöremeyecek kadar kör bir savruluş içine giremeyeceğini de görmek gerekiyor. Daha çok su götüreceği açık olan sürecin gelişimini etkileyecek dinamikler ve güçler bütünlüğünü gözden kaçırarak şu ya da bu yönün seçimine dayalı toptancı yaklaşımlardan en başta bu yönüyle uzak durulmalı.
Hala yok sayılıp aşağılanan bir ulusa mensup emekçilerin, kendilerine bunu yapanlarla aynı zemine düşmeleri o kadar kolay mı? Alevileri görmezden gelip Ermenilere, Rumlara, Yahudilere karşı Türk şovenizminin tarihsel ırkçı hezeyanları kaşıyacak bir yaklaşımı paylaşmaları mümkün mü? Bölgesel dinamiklerin basıncıyla bugün gelinen noktayı pekçok açıdan anlayıp ona göre pozisyon almaya çalışan Kürt halkı ve emekçilerinin yılların yaşanmışlığı içinde oluşan kırmızı çizgilerinin bir çırpıda silinip ortadan kalkması olası mı?..
Kürt halkının Newroz alanına yansıyan duruşu, özgürlük mücadelesinin ulaştığı toplumsal örgütlülük düzeyinin yanı sıra bölgede ve Kürdistan’ın diğer parçalarında pekçok açıdan kazanılan avantajlı konumun özgüveninden besleniyor. Kürtlerin emekçi kesimleri “çözüm süreci” ile bu gerçek temelinde ilişkileniyor. Siyasi temsilcilerinin de bu gerçek içinden hareket etmesini istiyor. Onlardan bazılarının sanki rejim lütfediyormuş gibi hep alttan almasını, eğilip bükülmesini anladıklarını/anlayacaklarını sanmıyoruz.
Rejimin çizdiği görüntü, sanki rejimle Kürt hareketi arasında değil de Kürt hareketinin kendi arasında bir müzakere yürütüldüğü şeklinde. Daha da ötesi sanki Kürt hareketi rejime yalvarıyor da rejim de “madem öyle gereğini yap, öncelikle silahı göm” diyor ve karşısında teslim olmaya hazır ama bu teslimiyetin biçiminde kendi içinde uzlaşamamış bir güç varmış izlenimi yaratıyor. Bunda Kürt hareketinin burjuva liberal kesimlerinin yarattığı hava da etkili oluyor. Ama en önemlisi de rejim aslında bu süreçle birlikte Kürt halkını beklentiye sokarak çözmeyi hayal ediyor. Henüz somut bir proje koyamamış olması bile bunun somut ifadesidir. Fakat Kürt halkı bu amacı tersine çevirmeyi de bilecektir!
[Alınteri'nin baskıdaki Nisan sayısından alınmıştır]