Varolan tüm sarı sendikalar şu anda içi boşalmış bir kabuktan farklı değil
Burjuva hükümetin Haziran ayında Ulusal İstihdam Planı’nı Meclis’e getireceğini açıklamasının üzerinden hayli zaman geçti. Zaten Haziran’ı falan beklediği de yok! O bilindik yöntemle, bu planın ruhunu oluşturan konu başlıklarında parça parça yol almaya bakıyor.
Taşeronlaştırmaya adeta yasal bir statü kazandıran son yasa (hem de “işçiye müjde” çığırtkanlığıyla!) Bakanlar Kurulu’nca onaylandı! Kiralık işçi bürolarına daha sağlam bir yasal statü kazandıran yönetmelik Resmi Gazete’de çıktı. Kadın ve gençlerin güvencesiz-esnek-yarı zamanlı ve sudan ucuza çalışabilmeleri için alttan alta geniş bir toplumsal bilinçlendirme ve teşvik çalışması yürütülüyor. Geriye, düşünülen çalışma biçimlerini yasal mevzuata kavuşturmak kalıyor. Kamu emekçileri cephesinde hazırlığı yapılan Yeni Kamu Personel Rejimi Yasa Tasarısı’nı da eklediğimizde tablo aşağı yukarı tamamlanıyor! Aslında geriye kıdem tazminatının gaspı ve esnek-güvencesiz çalışmayı bütünsel bir çalışma rejimi haline getirecek son düzenlemeleri yapmak kalıyor. Bunların seçim sathına girilmiş olması nedeniyle tek bir hamlede yapılamayacağını varsaysak bile parça parça yapılanlarla hayli yol alındığı ve bu şekilde devam etmekle de bir şey kaybetmeyeceğini söylemek mümkün. Kısacası UİP adım adım yasalaşıyor ve burjuvazi ve hükümeti son darbelerini yapmak üzere hazırlık yapıyorlar.
Tüm bunları, sendikal alanı kendi denetiminde yeniden örgütleyeceği bir süreçle içiçe geçirerek yapıyor. Yeni sendikalar yasasıyla bunun altyapısı zaten hazırlandı. Varolan tüm sarı sendikalar şu anda içi boşalmış bir kabuktan farklı değil. Herbiri tepesinde salınan yetki kılıcıyla nefes alıp veriyor, bu korkuyla daha sinik ve korkak bir pozisyonu tercih ediyor. Bu arada da Hak-İş alttan alta yol almaya çalışarak örgütlü olmadığı alanlara el atıyor. Yeni Sendikalar Yasası'nın ortaya çıkardığı fırsatları tepe tepe kullanarak taşımacılık, birleştirilen basın yayın ve matbaacılık alanlarında naylon sendikalarla ortaya çıkıp içlerini doldurmaya çalışıyor. Yine Çaykur’da Tek Gıda-İş’in tasfiye edilip alanın Hak-İş’e bırakılması, belediyelerde olup bitenler burjuvazi ve temsilcilerinin Türk-İş ve DİSK gibi kerameti kendinden menkul sarı sendikalara bile tahammül etmediğini/etmeyeceğini gösteren açık örneklerdir.
Burjuvazi, sendikal alanı faşist korporasyon esasına göre yeniden dizayn ediyor ve görünen o ki bu iş o kadar da zor olmayacak. Keza muhatapları koltuk ve yetki hesaplarıyla uğraşmaktan kafalarını kaldıracak mecale sahip değiller!
Bu tablonun diğer tarafında da işçi sınıfında biriken hoşnutsuzluklar var. Birçok sektörde TİS süreci kapıda. Petrokimyada TİS görüşmeleri sürüyor. Çaykur’da görüşmelerin tıkanmasıyla greve gidiliyor. Türkiye kapitalizminin omurgasını oluşturan metal sektöründeyse görüşmeler tıkandı. Bosch’ta Türk Metal çetesine karşı ortaya çıkan tepkiyi örgütleyen öncü işçiler işten atılıyor, Birleşik Metal’in sesi bile çıkmıyor. Hava işkolunda keza öyle. Demiryollarında, Türkiye Petrol Anonim Ortaklığı’nda (TPAO) özelleştirilmeler kapıda… vs. vs.
İşçi sınıfının hemen tüm bölüklerinde bir huzursuzluk, hoşnutsuzluk mevcut. Fakat tüm bu hoşnutsuzluk birikimine rağmen sendikaların bırakalım stratejik bir mücadele planı çıkarmalarını, dişe dokunur anlık reflekslerinden bile söz etmek mümkün değil. Çıktığı günden beri aslında Türk-İş’in yönetimine talip olmanın, yani sandalye kapmanın dışında bir ufka sahip olmayan SGBP (Sendikal Güç Birliği Platformu), yine bir genel kurul öncesinde (Türk-İş’in olağanüstü genel kurula gitme ihtimali var) nihayet şeytanın bacağını kırıp Lüleburgaz mitingini örgütleyiverdi! Son derece kitlesel ve bir o kadar da canlı geçen mitingde konuşan sendika bürokratlarının tüm atıp tutmalarına rağmen ufuklarının genel kurulun ötesine geçemediğini söylemek abartılı olmayacaktır. Keza bu böyle olmasa, gerçekten sınıfın taleplerine sahip çıkan bir öncü tutumla işe koyulmuş olsalar en azından tıkanan metal sözleşmeleri konusunda bambaşka bir ortak tutumla çıkmaları gerekmez mi? Aynı şekilde THY’de adeta mevtaya dönen tıkanma ve işçi kıyımı karşısında daha farklı bir tutum almaları gerekmez mi? O açıdan da sarı sendikacılığın en ileri temsilcilerinin de işçi sınıfına bir yararı yoktur!
Aynı şey DİSK için de geçerlidir. Geçen yılki genel kurulda koltuk hesaplarıyla yapılan ittifaklar hızlı bozuldu ve şimdi yeni bir olağanüstü genel kurula gidiliyor. Hem de 1 Mayıs’a 3 hafta kala, 7 Nisan tarihinde! Gerekçeleri de hazır, “1 Mayıs’a daha dinamik bir yönetimle girmek”! Sınıfın kolektif çıkarlarını gözeten bir sendikacılığın işçi sınıfının birlik, mücadele ve direniş günü olan 1 Mayıs arifesinde işinin gücünün genel kurul hazırlıkları yapmak olmayacağı açıktır! Hem de ne hazırlık! Kim kiminle ittifak yapacak koşuşturmaları, dalaşmalar, tepişmeler!
Sendikaların bu kirli iç gündemleri varken metal sektöründe olup bitenler de, sınıfın içinde biriken hoşnutsuzluk da, UİP (Ulusal İstihdam Stratejisi) da umurlarında bile olmayacaktır. Sınıfın başına çöreklenmiş bu ağalar, irili ufaklı bürokratlar henüz 1 Mayıs lafzını bile etmeyecek kadar hoyratlaşmış bu satılık güruhtan sınıf lehine bir duruş beklemenin abes olduğu açıktır. Yukarıda kısaca anlattığımız tablo sınıfın öncü kesimleri, en başta da sınıf devrimcilerinin kafasında nasıl bir sorumlulukla karşı karşıya olduklarının canlanması içindir.
Sınıfın tepesine çöreklenmiş bu güruhun sökülüp atılması için daha fazla daha fazla sınıf kini! Daha fazla emek ve çabayla sınıfın derinliklerine ulaşma sorumluluğunu hatırlatmaktır! Kölelik koşullarını aratmayan havzalarda, fabrikalarda, sınıfın nabzını yakalayacağımız, nabzımıza katacağımız her yerde olmak olmak. Bugünün tarihsel sorumluluğu budur!
[Alınteri'nin Nisan sayısı DSB köşesi]