Pazar, 5 Mayıs 2013 (13 yıl 6 ay önce)
2013 1 Mayıs’ı dünyada ve Türkiye’de oldukça çeşitli ve anlamlı görüntülere sahne oldu. Özellikle neoliberal birikim politikalarıyla dünyanın ter atölyelerine dönüştürülen Asya ülkelerindeki işçi sınıfı damgası, ağır kölelik koşullarına karşı oluşmuş birikimin açık resmini sundu. Bu ülkelerdeki işçi sınıfı henüz genç ve tecrübesiz. Buna rağmen sömürünün vahşi koşulları onu oldukça dinamik bir güce dönüştürüyor. Son yıllarda yaşanan irili ufaklı direnişlerle de bir sınıf kültürü oluşturmaya başlıyor. Asya’dan yansıyan 1 Mayıs kareleri, dünya proletaryasının bu dinamik damarını bir kez daha görünür kılması itibariyle önemli bir yerde duruyor.
Bu cephede Bangladeş işçi sınıfının vahşi çalışma koşullarına karşı yükselttiği kavga bayrağı bu cehennemi coğrafyada mayalanan öfkenin sembolü niteliği kazandı. Bangladeş işçi sınıfı 1 Mayıs öncesi bir iş merkezinin çökmesiyle 567 sınıf kardeşinin can vermesi üzerine gerçek bir sokak savaşına hazırlık ruhu ile alanlara aktı. İşçi tulumlarıyla gözlerde biriken öfkenin toplam ifadesi yeni Tahrir’lerin buralarda ruh kazanmasının uzak olmadığını gösterdi.
Avrupa işçi sınıfı, özellikle krizin etkilerinin yoğunlaştığı noktalarda kitlesel bir öfkeyi alanlara taşıdı. İspanya ve Yunanistan’da bu öfkenin en somut görüntülerine tanık olduk. Kısacası dünyanın her yerinde 1 Mayıs, işçi ve emekçilerin neoliberal birikim politikalarına karşı mayalanmış öfkesini bir kez daha haykırdıkları son derece anlamlı karelere sahne oldu.
Pekçok ilde gerçekleşen Türkiye 1 Mayıs’ına damgasını vuransa, Taksim yasağı ve bu yasağa karşı sergilenen direniş oldu. Bu açıdan da bu yıl 1 Mayıs’ın -gerek siyasal, gerekse gelecek açısından- asıl mesajları Taksim 1 Mayıs’ında saklıdır demek yanlış olmayacaktır. Bu hem burjuvazinin yönelimlerinin anlaşılması, ama hem de işçi sınıfı ve genel olarak toplumsal muhalefetin zayıf ve güçlü yanlarının anlaşılması açısından böyledir. Taksim tablosu bir bütün olarak Türkiye tablosudur!
Gelecek günler!
2013 1 Mayıs’ı her şeyden önce burjuvazinin gelecek günlerde nasıl bir saldırganlıkla kuşanacağının açık ilanı oldu. Onun bu saldırganlığı iki esasa dayanmaktadır. Bunlardan birincisi tüm yorgunluklarına rağmen halen azımsanmayacak bir toplumsal desteğe sahip olmaktan da beslenen bir küstahlıktır. Giderek burjuva hükümette somutlaşan burjuva iktidar, milyonlarla ifade edilen -ki Tayyip bu gücünü 1 Mayıs kükremelerinde de yeniden yeniden dillendirdi- toplumsal desteği önümüzdeki yılları yapılandıracak bir güç yoğunlaşmasının dayanak noktası olarak kullanıyor/kullanacak. İdeolojik hegemonya söylemini de bu kitlenin niteliğine uygun olarak yeniden yeniden üretiyor.
Önceki yıllarda liberal cenahı cezbedecek söylemler ya da kısmi düzenlemelerle işi götürürken, gücünü pekiştirdiği oranda söylem ve pratiğini de giderek kalıcılaştırdığı kendi tabanının niteliklerine uyumlu hale çekiyor. Şu anda da bunu yapıyor! Taksim krizinde tutturduğu dil, giriştiği manevralar, krizi yönetme biçimi bunun ifadesi oldu. Bunun en canlı göstergesi Kürt sorununda atılan adımlarda görülüyor.
AKP’nin sorunu hayalleri doğrultusunda stabilize etmeye çalışırken kullandığı argüman ve söylem bu kesimlerin niteliklerine göre şekillenecek bir güdüklük, pervasızlık, küstahlıkla şekilleniyor!
İkincisi, başdöndürücü bir siyasal güç yoğunlaşması yaşayan yürütme erki toplumsal desteğine de güvenerek tüm muhalefet dinamiklerini bastırmakta daha saldırgan bir yol izlemekten kaçınmıyor; kaçınmayacağını da her fırsatta ilan ediyor. Bu onun açısından bir yönüyle de zorunlu! Onu böylesi bir mutlak otoriterizme zorlayan nedenleri ihtiyaç ve yönelimlerinden bağımsız ele alamayız. Bu ihtiyaç ve yönelimleri de burjuvazinin yeni bir sıçrama yapma zorundan bağımsız değerlendiremeyiz. Bu sıçrama için gereken sermaye birikimi asıl olarak işçi ve emekçilerin cehennemi sömürü koşullarına rıza gösterir hale getirilmesine bağlıdır. Bu rızanın
UİS’nin yasalaşması üzerinden bütünlüklü bir çalışma rejimine dönüştürülmesine. Sınıfın cinsiyete-yaşa-bölgelere göre bölünmesi-karşı karşıya getirilmesi de dahil, tüm sınıf reflekslerinden yalıtılarak kölelik koşullarında çalışmaya boyun eğmesine.
Kürt sorununda girilen “
çözüm süreci” de bundan bağımsız değildir. Keza hem
Kürdistan’ı ucuz emek sömürüsü cennetine dönüştürmek, hem de tüm kaynaklarını engelsizce emmek için stabilizasyon zaruridir. Yanı sıra
Ortadoğu’daki dengeler içinde, özellikle Kürt petrollerinden gerek taşıma koridoru haline gelerek nemalanmak, gerekse dolaysızca pay alma, Kürt pazarını bütünsel olarak denetleme hırsı
(Irak-Suriye-Türkiye ve ihtimaller içinde
İran’da bulunan 4 parçada da) gözüdönmüş bir saldırganlığı gerektirmektedir. Tekelci burjuvazi hırslı bir sıçrama arayışı içinde. Bunun için gerekli ekonomik-siyasal birikimi yaratmak için gözüdönmüş bir agresiflikle hareket etmekte. Bu, siyasette de ekonomide de başabaş gidiyor. Bölgesel politikalardaki bütünsel farklılaşma bunun somut ifadesidir. (Özellikle Irak politikasında ani bir Kürtseverliğe dümen kırması) Öte taraftan içerde sermaye birikimini sadece vahşi bir artıdeğer sömürüsüyle değil aynı zamanda doğanın, yaşam alanlarının, kentlerin ranta ve talana açılmasıyla da büyütme telaşında. Dev havaalanları, köprüler, mega projeler… hepsi yeni birikim-soygun kaynakları olarak tasarlanmaktadır. Devlet tam bir şirket yönetimiyle nereden ne kadar kazanç sağlanır bunların en ince hesaplarını yaparak hareket etmektedir. İstanbul bu talanın başkenti haline getirilmek isteniyor. AVM’ler, rezidanslar, lüks eğlence merkezleri, oteller… İstanbul burjuvazinin “nezih” soygun ve çürümüşlüğünün vücuda gelmiş haline dönüştürülmek isteniyor!
1 Mayıs Taksim yasağı (fiili sıkıyönetime dönüşerek 1 Mayıs yasağı), bu ihtiyaçlar-yönelimler ve amaçlardan bağımsız ele alınamaz. Kaşımızda öyle bir pervasızlık var ki, kitleleri kandırmaca oyununu bile sonuna kadar götürme gereği duymuyor. Taksim’i önce “inşaat çalışmaları nedeniyle can güvenliğini sağlayamayız” gerekçesiyle “
bu yıla mahsus başka yerde yapılsın” denilerek kapatma yoluna gitti. Geniş kitleleri, hatta solun belli bölüklerini bile bunun üzerinden manipüle ettikten sonra, karşısında Taksim kararlılığını görünce bu yalanını daha fazla sürdürmeyerek niyetini açıkça dile getirdi:
Taksim ve aslında
Kadıköy gibi meydanlar bundan sonra bu tür miting ve gösterilere kapatılmalıydı! Onlar yerine İstanbul’un iki yakasında da “
nezih miting alanları” yaratılacaktı! Aslında burjuva hükümetin bu yaklaşımı hemen tüm alanlarda bu şekilde tezahür ediyor.
Burjuvazi Taksim şahsında elindeki gücü çizdiği sınırlar dışına çıkanlara karşı sonuna kadar kullanacağının mesajını bir kez daha verdi. Bu mesajı altını çizerek vermesi özellikle toplumsal direniş dinamiklerini zor ve baskı yolu ile sindirmekte kararlı olduğunu hissettirmek içindir. AKP Hükümeti henüz iktidarını pekiştirmediği dönemlerde işçi ve emekçilerin Taksim ısrarını-direnişini görmezden gel(e)meyerek alanı açtı. Hatta 1 Mayıs’ı da tatil ilan etti. Ama şimdi işlerin değiştiğinin mesajını “güç bende” diyerek vermek istiyor! 2023’leri hırsla hedeflerken elindeki gücü de her konuda hissettirmek istiyor! Böyle olmasa ne yapıp edip bir ara yol bulurdu. Ki sendikalar başta olmak üzere pekçok kesim böylesi bir arayola da bir şekilde olur verirdi. Son ana kadar bir “çözüm” beklentisine girmeleri de bunun açık ifadesiydi.
Zaten
AKP bu dönemde krizleri böylesi beklentilerle yönetmekte epey bir becerikli. Öyle ya Kürt sorununda girilen “barış” konjonktürü, yeni Anayasa tartışmaları, demokrasi martavalları… Bu, toplam muhalefet dinamiklerinin önemli bir kesiminde “makul çözüm” beklentisini perçinleyen zemindi. Fakat işin öyle olmadığı bir kez daha görüldü. 2013 1 Mayıs’ı AKP’nin ustalaştığı bu yöntemin gerçek yüzünü açıkça sergilemesi açısından önemli bir resim oldu! Bu tür açılımları bile sermayenin gelecek hayallerinin ihtiyaçları sınırlarında ele aldığını, bunu da biçimsel sınırlarda ve aslında karikatürize ederek karşılamaya çalıştığını en iyi “çözüm süreci”nde görmekteyiz.
Burjuvazinin bu güç gösterisinde, sendikalar başta olmak üzere toplumsal muhalefetin halet-i ruhiyesi de belirleyici oldu. Sendikaların iç krizlerle boğulan ve giderek kabuklaşan yapısı, solun radikal kesimlerinin yaşadığı kırılmalar, Kürt ulusal hareketinin “
barış konjonktürü” içinden hareket etmeye meyletmesi, bu konjonktürün solun azımsanmayacak kesimleri üzerinde etkide bulunması, tüm bunların sistem sınırları dışına çıkanlara dönük kapsamlı polis operasyonları ile iç içe geçirilmesinin burjuva devlet ve hükümetinin pervasız güç gösterisinde azımsanmayacak etkileri vardır.
Fakat kim ne kadar beklentiye girerse girsin -
TKP gibi ipliği pazara çıkmışlar dışında- Taksim’de somutlanan anlamların yarattığı ruh halinden kolay kolay kopamadı. Bu ruh hali, onun sadece ’
77 1 Mayıs’taki anlamına sahip çıkmaktan gelmiyor. Onunla birlikte ve belki de asıl olarak 2007’den başlayarak 3 yıla yayılan dişediş mücadelelerin yarattığı taze toplumsal bellekten besleniyordu. Toplumsal muhalefet Taksim’i kazanmış olmanın tarihsel sorumluluğuyla zayıflıklarının üzerine gitti. Hazırlık zayıf olsa da 3 yıl boyunca yaşanan Taksim muharebelerinin taze hatırasıyla alana akmaktan geri durmadı.
Bu sayı, burjuva hükümet ve bürokratlarının söylediği gibi öyle 3 bin 500 falan değildi! Binlerce işçi-emekçi-genç nerede olursa olsun kimi zaman küçük, kimi zaman büyük hatta kimi zaman da tek başına da olsa polisle çatışmaya girmekten kaçınmadı. Öyle ki,
CHP bile tabanı üzerindeki kontrolü kaybetti. Yaşamında polisle anladığımız tarzda karşı karşıya gelmemiş olan işçi ve emekçiler, hayatlarında ilk defa ona taş attılar, sokak savaşının önemli bir aktörü haline geldiler. Sadece bu bile Taksim savaşlarının nasıl bir toplumsal muhalefet dinamiğini açığa çıkardığının görülmesi açısından kafidir.
Bu, burjuvazinin gelecek saldırıları açısından da önemli bir ölçektir. Bundan sonraki saldırılarının hangi noktalara yöneleceğini olduğu kadar, aslında hangi dinamikleri dikkate almak zorunda kalacağını da göstermesi açısından önümüzdeki günleri belirleyecektir!
Azımsanmayacak sayıda işçi ve emekçinin örgütlü ya da örgütsüz Taksim’e akmasında AKP’nin küstahça güç gösterilerine, gözüdönmüş saldırganlığına, giderek yönetim erkini kendi denetimine almış olmasına ve bunu 2023’e taşımak için elinden geleni ardına koymayacağını göstermesine duyulan tepkinin de büyük payı olduğunu belirtmeliyiz.
Güncel nedenlerin altı çizilmeliydi!
Bu 1 Mayıs’ta neden Taksim’de ısrar ettiğimizi geniş kitlere yeterince ya da doğru bir eksende anlatamadık. Sol bunu, geniş kitler dışında kendi yakın çevresine bile ikna edici bir şekilde anlatamadı. Solun tabanında sık sık “
Taksim kazı alanı neden bu yıl ısrar ediliyor? Eğer vermezlerse seneye ısrar edelim”. Diyenlerin sayısı hiç de az değildi. Taksim bu kafa karışıklıklarına rağmen sahiplenildi. AKP’nin son anda muradını açıkça dillendirmesi çatışmalara katılan kitlenin alana gelmesinde önemli bir manivela oldu.
Her yıl daha erken girilen
1 Mayıs konjonktürüne bu yıl çok geç girildi. Bu durum bile bu yılki 1 Mayıs’a daha hazırlıksız girildiğini gösterir. Sendikalar cephesinden ise durum daha vahimdi. 1 Mayıs’a 10 gün kala Taksim’de olacaklarını açıkladılar. 1 Mayıs faaliyetini ise nerdeyse hiç yapmadılar. Zaten
DİSK’in 1 Mayıs öncesi koltuk kavgası temelinde gerçekleştirdiği
Olağanüstü Genel Kurul bunun açık deşifrasyonuydu. Böyle girdikleri 1 Mayıs’a doğru düzgün işçi taşı(ya)madılar. Önceki çatışmalı 1 Mayıs’lara taşıdıkları sınırlı sayıda işçiyi bu yıl taşımaktan oldukça uzaklardı. Her yıl Taksim muharebelerinin ana unsuru devrimci hareket oluyordu. Ama sendikalar en azından ilk müdahalenin olduğu ana kadar ortalıkta gözüküyorlardı, işte bu yıl bu yok gibi bir şeydi. Alana taşıdıkları işçiler parmakla sayılacak kadar azdı.
Taksim’de bu yıl neden ısrar ettiğimiz sorusuna güncel yanıtlar vermek gerekiyordu. Onu sadece manevi anlamlarıyla değil, aynı zamanda burjuvazinin güncel ihtiyaç ve yönelimleri ile ilişkilendirerek sahiplenmenin tarihsel öneminin altını çizerek anlatmak gerekiyordu. Somut talep ve sloganlarla bu saldırıyı mücadele çağrısına dönüştürmek gerekirdi. Elbette ki bu meydanın tarihsel manevi anlamlarının işçi sınıfının ruhunu simgelediği, aslında sınıfı bu ruhtan koparmak istedikleri gerçeğini de bu somutlukla birleştirerek.
Bu gerekçeler ve bunların talep haline getirilmesi son derece somuttu. İşçi ve emekçiler kent merkezlerinin dışına sürülmek, bu merkezler tamamen burjuvaziye açılmak isteniyordu. Lüks rezidanslar, AVM’ler, eğlence mekanları ile Taksim saf burjuva bir mekana dönüştürülmek isteniyordu. Oradan gelen rant, burjuvazinin rahatsız edilmemesine bağlıydı. Tüm toplumsal tepkilerden yalıtılmış bir mekanda rahat ve huzurlu bir şekilde eğlenmesi, dinlenmesi gerekiyordu!
Ayrıca Taksim’de atılacak bu adımla (bize yasaklanması ile) kentsel dönüşüm denilen yağma ve talan maratonunda önemli bir etap aşılmış olacaktı! Neredeyse her işçi ve emekçinin evinin yıkılacağı bu kapsamlı projede olası direnme dinamikleri Taksim’de verilen mesajla “ehlileştirilmeye” çalışıldı aynı zamanda. Sendikalar bu seneki Taksim yasağı gevelemeleri başladığı anda bu içerikte bir kitle çalışması yapmak yerine “kedidir kedi” demeyi tercih ettiler. En fazla Taksim’e manevi anlamlar yükleme sınırlarında dolanarak ısrarlarını gerekçelendirdiler. Elbette ki bu manevi anlamlar da çok değerlidir. Keza işin önemli bir kısmını da sınıfın ve emekçilerin kavga ruhunun sembolleştiği alanları yok ederek onu belleksizleştirmektir!
Taksim yasağı aynı zamanda önümüzdeki günlerde bizi beleyen saldırılar için de bir idmandı. Kıdem tazminatının gaspı da dahil esnekleştirme-kuralsızlaştırma-kölelik büroları … kısacası UİS’nin bütünsel onayı bu yaz aylarında olacak. Burjuvazi ve hükümeti bu konuda kararlı ve bu kararlılıklarını da her fırsatta dile getiriyorlar. Nitekim o çok
“demokrat”
TÜSİAD her şeye demokrasi maydanozu olurken, Taksim saldırganlığı karşısında kuytulara çekiliverdi!
Bizim Taksim ısrarımızı bu bütünlük içinde daha geniş kitlelere anlatmamız gerekiyordu. Fakat bunun yeterince yapılamadığı açık.
Biz Taksim’i zaten kazanmıştık!
Sorun bu yıl da Taksim’in yasaklanması ve onun
1977 katliamından kaynaklı manevi otoritesine kilitlendi. Oysaki biz bu eşiği tezden aşmıştık. ‘80’lerin sonundan başlayarak sayısız bedelle süreklileşmiş bir 1 Mayıs ısrarının yarattığı birikimi, 2007’den itibaren 3 yıl süren yoğunlaşmış Taksim ısrarı ve kapsamlı çatışmalara sıçratarak Taksim’i fiilen kazanmıştık. Devletin bu yılki konumlanışı da o yılların gerekçelerine dayanmıyordu. Salt siyasal bir saldırganlıkla değil, bununla birlikte yeni ihtiyaç ve yönelimleri ile son derece somut anlamlar taşıyordu. En son Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama bunu çok iyi anlatıyordu: Sadece Taksim değil belki de daha önce mitinglerimizi yapmak istemediğimiz şehir merkezlerinde bile bundan sonra miting yapmak için çatışmamız gerekecek! Zaten şimdi bunu açıkça da söylüyorlar. Taksim’deki tüm gösterilere de vahşice saldırarak bu konudaki ısrarlarını açıkça ilan ediyorlar. Kısacası kazandığımız Taksim’i şimdi yeni gerekçelerle yeniden kazanmamız gerekiyor!
Bu yaklaşımın yansımaları!
Başka bir sürü gerekçeler de içinde olmakla birlikte bu yüzden daha önceki çatışmalı 1 Mayıs’lara oranla daha az bir kitleyle Taksim için bir savaş yürütmek zorunda kaldık. Nitekim devlet de” Taksim kazı alanı” yalanının geniş kitleler nezdinde tuttuğunu ve her şeyden önce de bizim zayıflıklarımızı bildiği için daha önceki yıllara göre daha azgın bir terör uyguladı.
Aynı zamanda geçen senelerdeki çatışmalardan devlet epey bir deneyim biriktirmişti ve bunun avantajlarını fazlasıyla kullandı. Tabi solun da bu çatışmalara yeni güçlerle girmiş olmasının dezavantajlarının da işlerini biraz da olsa kolaylaştırdığını söylemek yanlış olmaz.
Bütün bu zayıflıklara rağmen sol, 10 yıllar sonra daha geniş kitleleri ancak Taksim alanının kazanılması için dövüştürebilmiştir. İşçi sınıfına dönük çok kapsamlı saldırılar gerçekleşirken, bu saldırıların geri püskürtülmesi konusunda işçi sınıfı bu kapsamda bir direniş örgütleyememiştir. Bu yanlarıyla Taksim’in manevi otoritesi küçümsenemez. Bu moral etken bu yıl çok etkin kullanılamamıştır. Bu alanın çatışılarak kazanıldığını gerektiği gibi hatırlamadık.
Gözden kaçırmamamız gereken unsurlardan biri ise sendikaların, reformist kesimlerin( devrimciler de dahil olmak üzere) sorunu AKP karşıtlığı üzerinden tanımlamasıdır. Taksim yasağını AKP’nin zihniyeti sınırlarına hapsetmesidir. Bu durum ulusalcı kesimlerin bu alanda epey bir boy göstermelerine de zemin sunmuştur.
Oysaki sorun, talepler üzerinden sistemle işçi sınıfını yüz yüze getirmek, iktidarın maskesini de bunun için düşürmektir. Sorunun sadece iktidardaki partinin karakterine indirgenmesi saldırının sınıfsal muhtevasını gölgelemiş, ulusalcı kesimlere hareket alanı açmıştır! Gelecek yıllardaki kapışmada solun öncelikli olarak bu darlıklardan kurtulması gerekmektedir. Reformist kesimler bu blokta konumlanmaya devam edeceklerdir. Devrimci olarak kalmakta ısrarcı olanların bu zemini terketmesi gerekmektedir. Keza devrimci hareketin temel öznelerinde bile böyle bir zemine kayma görülmektedir.
Bunlara rağmen!
Sendikaların son ana kadar 1 Mayıs’ı gündem bile yapmamaları, solun bütün darlık ve zayıflığına rağmen işçiler-emekçiler-gençler Taksim için saatlerce çatışmışlardır. Günün ruhuna uygun bir pozisyonda ısrar etmişlerdir. Daha önceki çatışmalı 1 Mayıs’lara oranla daha az bir katılımın gerçekleşmiş olması bu gerçeği gölgeleyemez.
Sistem işçi sınıfının kavga günü
1 Mayıs’ı bu yıl da sıradanlaştırmaya,
Hak-İş’in soytarılığı derekesine düşürmeye ya da o uğursuz rolün “sol” versiyonunu oynamaya soyunan
TKP’nin icazet sınırlarına hapsetmeye çalışmasına rağmen bunu becerememiştir. 1 Mayıs bu yanlarıyla kazanılmıştır!
Sistemin tahayyülleri de bu 1 Mayıs’ta somutlandı. Hak İş’in soytarılığı basit bir simge değildir. Burjuvazinin işçi sınıfına giydirmek istediği soytarılık gömleğinin simgesidir! Keza TKP’nin icazetli kutlamaları da mücadelenin sertleştiği kritik an ve kesitlerde kendini kusan “majestelerinin solu/sosyalisti” olmanın yeni bir tezahürüdür. Tıpkı “yetmez ama evet…”çiler gibi İstanbul Valisi’nin övgülerine mazhar olmakla kalmayıp adres olarak gösterilmeleri de bu tür tatlısu solculuğunun misyonunu ortaya seren bir başka göstergedir. İsmi bile çalıntı olan TKP bu rolü ilk kez oynamıyor. Kavganın sertleştiği kritik anlarda ortalıktan sıvışan bu orta sınıf solcuları 2006′daki NATO protestoları sırasında da pikniğe gitmeyi seçmişti; bu yıl pikniği Kadıköy’de yaptılar… Kısacası TKP bu defa da sistemin gelecek hayallerindeki “sol”un konu mankeni olmuştur.
2013 1 Mayıs’ı yeni bir kavga sayfasının açılmasıyla 2 Mayıs’a taşındı. Şimdi Taksim TOMA’lar, teçhizatlı polis yığınağıyla kuşatma altında. En küçük bir eyleme dahi gözü dönmüşlükle saldırılmakta. İşçi sınıfı ve bütün toplumsal muhalefet dinamikleri, açılan bu kavga sayfasına 1 Mayıs’taki dişe diş mücadele ruhu ile “kabulümüzdür” demekle karşı karşıyadır. Taksim artık sadece 1 Mayıs’ların kavga Meydanı değil, toplumsal muhalefet dinamiklerinin somut talepler için verecekleri kavgaların direniş mekanı olmak zorundadır. Taksim Tahrirleşmeden bu abluka yarılamaz!