İçerde ve dışarda, sermaye kesimleri arasındaki ilişkilerde, egemenlerle ezilenler arasındaki ilişkilerde son dönemlerde giderek artan bir gerilim yaşanıyor. Bir yanda kesif barut kokusu ortalığı kaplarken, diğer yanda liberaller “barış” ve teslimiyet çağrıları yapıyor. Telekom, Tüpraş, Petkim, Erdemir, Seydişehir Alüminyum gibi özelleştirme pastasının son ve en yağlı dilimleri tekellerin yağmasına açılıyor.
Geçtiğimiz günlerde başını ÖDP çevresinin çektiği bir grup liberal aydın bir açıklama yaptı. Kısaca PKK’ye koşulsuz olarak silahları bırakıp teslim olmasını, devlete de lutfedip bu teslimiyeti kabul etmesini talep eden, resmi dilekçe soğukluğuyla kaleme alınmış bir utanç belgesiydi açıklama. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin bir kesiminin Kürt sorunundaki yaklaşımlarını da gözeterek atılan bu adımın, Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki bir engeli düzleme kaygısı taşıdığını biliyoruz. Liberal tasfiyeci Kürt aydınları da aynı açıklamaya üç gün sonra imza atarak katıldı. İmralı teslimiyetiyle birlikte silah bırakıp düzene iltica etmenin yollarını arayan PKK çevresi ise hemen açıklamanın üzerine atladı. “Biz hazırız” dedi. Ama bekledikleri gibi olmadı, konunun asli muhatabı olan faşist ordu operasyonlara devam edeceğini açıkladı; hatta Kandil’e de saldırma tehdidinde bulundu. Çünkü onlar için sorun PKK’dan çok, tüm ağırlığıyla ortada duran Kürt sorununun başka faktörlerle birlikte rejim için yaratabileceği risklerdir.
Liberal aydınların “barış” ve teslimiyet çağrıları yaptığı günlerde faşizm kirli savaş kudurganlığıyla kitle gösterilerine kurşun sıkıyor, Dersim’de imha operasyonları yapıyordu.
Van’da şehit düşen gerillar için cenaze töreni düzenlemek isteyen binlerce Kürt yurtseveri ile jandarma ve polis arasında saatlerce süren çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda jandarma tarafından vurularak öldürülen bir göstericinin cenazesi sonraki gün daha büyük bir kitle tarafından toprağa verildi; burada da polisle çatışmalar yaşandı. Aynı şekilde bir kaç gün sonra bu kez Diyarbakır‘da yapılan cenaze töreni militan bir kitle eylemine dönüştü. Polis yine kitlenin üzerine ateş ederek eylemi dağıtmaya çalıştı. Van ve ardından Diyarbakır’da kitleselliğiyle değil ama militanlığıyla 90′lı yılları anımsatan bu çatışmalar vaka-i adiyeden sayılıp geçilemez.
Mücadele dinamikleri, istismar ve kirli savaş
Faşist ordu en yetkili ağızlardan “sabrımız tükendi, Kandil’i söndüreceğiz” mesajları veriyor. Sorunun çapı Van ve Diyarbakır’daki olaylar ve teslimiyeti derinleştiren PKK ile sınırlı değil. Rejim yeniden yapılanmanın sancılarını yaşarken, bölgesel gelişmelerle birlikte Kürt sorununda da geleneksel inkar ve imha politikalarını sürdüremez hale geliyor; silinen kırmızı çizgilerinin yarattığı boşluğu dolduracak yeni bir politika belirlemekte zorlanıyor. Genelkurmay, ABD’nin yeni Ortadoğu vizyonunda Kürt sorununun nasıl tanımlandığını ve nereye yerleştirilmek istendiğini bilmek ve buna bağlı olarak emperyalist ağababasından güvenceler almak istiyor. Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ, ABD’ye yaptığı resmi gezisinde TSK’nın GOP’a tam angajmanının buna bağlı olduğunu, Kürt sorununda güvence almadan yola çıkamayacaklarını muhattaplarına iletti. Bu çerçevede öncelikle PKK’nin Kandil’deki karargahının tasfiye edilmesi için önlerinin açılmasını istedi. Ancak umduğu cevabı alamadı.
ABD, Ortadoğu’yu yeniden yapılandırma harekatında Afganistan ve Irak’tan sonra yönünü Suriye ve İran’a çevirmiş ve Lübnan’da kazandığı mevziyle saldırganlıkta vites büyütmüşken, uşağının “çok yönlü dış politika”, “bölgesel güç olma” hevesleriyle oyalanmak istememekte, ya GOP’a gönüllü tam entegrasyonu sağlaması ve onun taşeron vurucu gücü olması ya da içinde Kürt kozunun da olduğu “zor” kartlarının kullanılacağını dayatıyor. ABD emperyalizminin Kürt sorununa ve PKK’ye yönelik bugünkü tutumunun özeti budur. Diğer yandan Suriye ve İran’a yönelik müdahalelerinde de Kürt sorununu bir istismar konusu, Irak’ta yapıldığı gibi Kürt işbirlikçilerini ve Kürt topraklarını da hedefteki bu devletlerin derinliklerine uzanan bir destek gücü ve güvenli üs alanı olarak kullanmak istiyor. Ki bu yöndeki girişimler çoktan başladı ve epey yol alındı bile.
Merkezi Washington’da bulunan İKDP yıllar sonra yeniden silahlı mücadeleyi başlatma kararı alırken, buna karşı BOP’un hedef tahtasındaki İran rejimi de iç hatlarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Doğu Kürdistan’daki Kürt gerillalarına karşı operasyonlarını yoğunlaştırıyor, Kürt köylerinde koruculuk uygulaması başlatarak kendisine bağlı milis güçler oluşturuyor. Öte yandan Güney Kürdistan’daki federasyonlaşmanın da etkisiyle ve muhtemelen ABD’nin de el altından tetiklemesiyle, İran rejiminin ulusal baskı ve asimilasyoncu politikalarına karşı artan bir kitlesellikle harekete geçen Kürt halkı faşist terörle bastırılıyor.
Güney Kürdistan’daki gelişmeler Kürdistan’ın diğer parçalarını da giderek daha fazla etkiliyor. Barzani’nin Güney’deki federasyonun başkanı seçilmesi, Mahabat Kürt Cumhuriyeti Başkanı Qadı Muhhammed’in asıldığı Çarçıra Meydanı’ndaki kutlama kadar yankı yapmasa da, Diyarbakır’da da benzer kutlamalar yapıldı. Siyasal boşluktan dolayı daha fazla etkilenen Doğu Kürdistan kadar değil belki ama Kuzey Kürtleri de etkileniyorlar. Son yılların genel düşüş eğiliminin tersine son Newroz kutlamalarındaki “beklenmedik” kitlesellik bu açıdan bakınca anlaşılır olur. Genelkurmay’ın Kürt sorunundaki “hassasiyeti“ni kaşıyan bu gelişmelerin gelip geçici olmadığı, Diyarbakır ve Van’da iki gün süren militan kitle eylemleriyle bir kez daha görüldü. Genelkurmay’ın “Kandil’i söndüreceğiz” tehdidi olsun, liberal aydınların PKK’nin silah bırakıp teslim olmasına karşılık olarak ordudan operasyonları durdurması ve genel af dilenmesine Büyükanıt’ın verdiği o aşağılayıcı cevabın olsun, gerisindeki asıl saik Güney Kürdistan’ın yeni statüsüyle Kürt sorununu sürekli gündemleştireceği yeni bir döneme girilirken Kürdistan’ı üç parçadan kesen GOP’nin yaratacağı tehlike sinyallerinin daha şimdiden alınmasıdır.
Bunun anlamı kirli savaş konseptinin yeni koşullara uyumlu hale getirilerek yeniden devreye sokulmasıdır. Artık büyük kentlerdeki işsizlik ve yoksulluğun da “milli güvenliğe tehdit” kapsamına alındığı MGK toplantılarının gündemini oluşturan yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin son halinde baş tehdidlerden biri de halk hareketleridir. Sermaye merkezileşmesinin tersine yaygınlaşan sefaletin barındırdığı patlama dinamiklerinin yarattığı “risk”, rejimin baskı ve terör aygıtlarının (AB muktesebatıyla da uyumlu hale getirilerek!) yeniden örgütlenmesi, eskiyenlerin etkinleştirilmesiyle giderilmeye çalışılıyor.