Piyasaya çoğunlukla yalan ve iftira temelinde üretilmiş iddialar sürmeye dayalı bir psikolojik savaş yöntemidir bu
Bunların alayı neoliberal ya, bir şeyin adını değiştirir, biraz da egzantrik bir isim takarsanız ortadaki çıplak gerçeğin de farklılaşacağını, daha doğrusu 'farklıymış gibi' görülüp yutturulacağını zannederler.
Neoliberalizmin ideolojik yörüngesine girmiş kimi budala solcuların bile aklını başlarından alabilen bu okus pokusçuluğu bir ara adeta 'yeni bir bilim' gibi pazarladıkları “yönetişim” kavramıyla yürütüyorlardı. Bugünlerde kullandıkları gözde kavram ise “algı yönetimi”.
Düşünmeyen, daha doğrusu düşünme yeteneğinde olmayan -ya da fazla kullanmadığı için beyninin bu fonksiyonu körelmiş- sıradan kavrayışı istediği kıvama getirip istediği doğrultuda “yönetmek” üzere piyasaya çoğunlukla yalan ve iftira temelinde üretilmiş iddialar sürmeye dayalı bir psikolojik savaş yöntemidir bu.
Taksim Direnişi'ni içten bölüp itibarsızlaştırmak için bu alçaklığa başvuracakları belliydi. Hemen hepsini faşist darbe dönemlerinde de darbecilerin ağzından duyduğumuz sakıza dönmüş “dış güçlerin kışkırtması” iddiasından tutalım Maraş, Çorum, Sivas katliamları öncesinde de kullanılan “camilere saldırıldı... camide içki alemi yaptılar...” iftirasına kadar bu rejimin psikolojik savaş cephaneliğinde ne kadar beylik ve ne kadar rezil silah varsa hepsine sarıldılar.
“Gezi Parkı'ndakiler 'iyi çocuklar', iyi niyetliler ama etraflarını saran şu 'marjinal gruplar' yok mu...” algısının yaratılmaya çalışılması da bu bağlamda yürütülen bir psikolojik harekattı.
Bu demagojik tez, sadece Taksim'deki direnişçiler arasında güvensizlik ve bölünme yaratmak amacıyla üretilmedi. Ondan da önemlisi, direnişin kamuoyu gözündeki meşruiyetine gölge düşürülmesi hedeflendi, kafalarda soru işaretleri ve kuşku yaratılmak istendi.
Bu aslında 5 yaşındaki çocuk aklının -ve algısının- bile yutmayacağı kadar kaba bir demagojiydi. Ne “ilginçtir” ki, kendilerini dünyanın “en akıllısı... en bilgilisi... en uyanığı... en çevrecisi... en Taksim'cisi... en... en...” gören en megalomanları başta olmak üzere Gezi Parkı Direnişi'ni bile öncelikle kendilerini gösterme ve tatmin aracı olarak 'algılayan' liberal budalalar yuttular bu zokayı (“Direnişten en büyük parsayı nasıl toplarız” hesabını en başa yazan kimi “gösteri solcuları”nın “istemem yan cebime koy” oportünizminin de büyük payı oldu bu mayanın tutmasında).
Öncelikle Taksim civarındaki barikatları ve devrimci sembolleri hedef alan dünkü (11 Haziran) saldırı başladığında bunlardan bazıları polis megafonlarından yaptıkları konuşmalarla alet oldular devletin planladığı bu “algı yönetimi” operasyonuna. Gezi Parkı ile Taksim arasına kama soktular. Devletin, “saldırının Gezi Parkı'na yönelik olmadığı” demagojisini tekrarlayarak, Gezi Parkı içindeki direnişçilerin 27 Mayıs'tan beri kendileriyle omuz omuza direnip dövüşen devrimcilere yönelik saldırıya seyirci kalmalarına çanak tuttular.
Direnişin merkezinde sergilenen bu tutukluk, sadece Taksim'le de sınırlı kalmayan zincirleme sonuçlar üretti. AKP iktidarı ve polisin Mayıs-Haziran İsyanı'nın tamamını söndürmeye yönelik yeni saldırı hamlesine karşı diğer yerlerdeki tepkileri de geciktirici ve zayıflatıcı bir rol oynadı.
11 Haziran saldırısı, “Gezi Parkı dostları, lütfen eyleminize devam edin. Biz sadece Taksim Meydanı'ndaki pankartları temizlemek için buradayız. Size hiçbir şekilde gaz atılmayacaktır. Aranızdaki marjinalleri uzaklaştırın. Sözcülerinizle görüşmek istiyoruz...” anonslarıyla başladı. Sonra ne oldu?.. O TOMA'lar ve polis sürüleri, aynı hoyratlık ve azgınlıkla akşam saatlerinde dönüp bu kez Gezi Parkı'na daldılar.
Böylelikle Hanya -umarız- herkes tarafından görüldü!..
Bu arada saldırı öncesinde piyasaya bir “görüşme beklentisi" sürüldü. Sultan 1. Recep Tayyip güya “diyalog” kanallarını işletecek, “Gezi Parkı direnişinin temsilcileriyle görüşmeler yapacaktı”. Bu da aslında beylik bir Osmanlı taktiğiydi. Saldırmaya hazırlandığı hasmının saflarında budalaca bir iyimserlik ve rehavet yaratarak onu gafil avlamaya yönelikti.
Bu noktada da oyun çok açık ve kabaydı. 10 Haziran Pazartesi günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında hükümet sözcüsü olarak konuşan Bülent Arınç sahtekarının konuşması bile gerçekte nasıl bir hazırlık içinde olunduğunu ayan beyan ortaya koyuyordu. Arınç, bir taraftan “bu direnişi bu hafta içinde bitireceğiz” tehdidini savururken öbür yandan da sazanlara yem olarak “Başbakan Gezi Parkı'nın temsilcileriyle Çarşamba günü görüşecek” zokasını ortaya atıyordu.
Ortadaki bariz 'büyük resmin' görülmemiş olması da bir yana, bu “görüşme” aldatmacasının kendisi direnişin ruhuna aykırı, adeta dalga geçercesine onunla taban tabana zıt yeni bir 'dayatma' örneği oluşturuyordu. Kendisiyle görüşecek “temsilcilerin” kimler olacağını Sultan 1. Tayyip kendisi belirleyecekti ve onlarla herhangi bir pazarlık yapmayacak sadece dinleyecek ve kendi projelerini anlatacaktı!!! Taksim tam da bu “dediğim dedikçi” otoriterizme ve dayatmalara isyan değil miydi?..
Buna rağmen, “hıyar” sözünü duyunca eline tuz alıp koşmaya meraklı liberal budalalık bu zokanın da üstüne atladı. Hem de ne atlama?..
Taksim direnişinin temsiliyet diye bir sorunu -9 Haziran Pazar günü yapılan mitinge kadar- yoktu aslında. Bu temsiliyetin kurumsal adı ve adresi Taksim Dayanışması'ydı. Zaten Gezi Parkı'nın -ondan da önce Emek Sineması'nın- neoliberal açgözlülük tarafından yağmalanmasının önüne geçmek için bir yılı aşkın bir süreden beri inatçı bir çaba içinde olan, bugüne dek defalarca gazlanıp coplanan, son olarak 27 Mayıs'tan beri Gezi'de yatıp kalkmaya başlayan, 30 ve 31 Mayıs saldırıları sırasında kepçelerin önüne atılıp bedenlerini Gezi'ye siper edenler kimlerse Direnişi de öncelikle onların temsil etmesinden daha doğal ne olabilirdi?..
Ne var ki, fitilini Taksim'in tutuşturduğu büyüyen ve yaygınlaşan halk isyanının ortaya çıkardığı enerji ve sempatiden rant elde etme hesapları işin içine girince ne 'emeğe saygı' kaldı ortada, ne akıl, ne mantık. Bir “temsiliyet” çekişmesi başladı, daha doğrusu başlatıldı ve iş, büyük bir arsızlık ve ahlaksızlıkla kendi kendilerine gelin güvey olan “çakma” temsilcilerin ortalığa dökülmesi noktasına vardı.
Vıcık vıcık bir oportünizm ve ahlaksızlıkla iktidarın sahnelemeye çalıştığı bu oyunda “figüran” olarak görünmeyi içine sindirebilen bu belkemiksiz aydın taslaklarından biri, işlemeye hazırlandığı suçu “gerekçelendirme” adına internette kendini şöyle pazarlıyor:
“sevgili dostlar,
az önce başbakanlık basın danışmanı tarafından telefonla arandım ve yârin 16:00.da Ankara'ya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek üzere davet edildim.
'Kimsenin sözcüsü veya temsilcisi olarak değil; bir İstanbullu olarak, Taksim 2 no'lu park üzerine doktora yapan, son 2 yıldır mahallede parkımızın park olarak kalmasını sağlamak üzere 5 panel-konferans düzenleyen bir kimlikle davetlerini kabul ettiğimi' söyledim.
Bu görüşmede kendimce hedefim, Barışçıl Gezi Parkı protesto sürecimizde hedeflediğimiz gibi parkımızın kamusal park alanı olarak kalması konusunda gerekçelerini açıklamaktır”.
Günlerden beri sokaklarda dövüşen, onca gaz, tazyikli su, cop, kalas darbesi yiyen, yaşamını yitiren, gözü çıkan, kolu-bacağı kırılan... yüzbinlerin ödedikleri bedellerin üzerine bu rahatlıkta basma hakkını kendinde görebilen bu egoizmin iğrençliği açık ve ortada.
Yalnız bugün böylelerinin “temsil hakkını” tartışma konusu yapanlardan bazıları -en başta da Halkevleri ve TKP çevresi-, 9 Haziran mitinginde Sırrı Süreyya Önder'i kürsüden konuşturmamak için başvurdukları demagojiler ve ayak oyunlarının, bugün karşımıza “çakma temsil ve temsilciler” sorunu olarak çıkan bu fırsatçı tutumlardan özde ne farkının olduğuna da bir açıklık getirmeli. Sırrı Süreyya Önder'in genelde Taksim yağmasına karşı özelde Gezi Parkı'na sahip çıkmak için bugüne dek sergilediği çaba ve emekleri ortadayken onun BDP milletvekili olmasını bahane ederek karşısına İlhan Cihaner ismini çıkarıp “Sırrı Süreyya konuşacaksa o zaman İlhan Cihaner de konuşmalı” dayatmasında bulunmanın kendisi de bir “çakma temsilci” üretme girişimi değilse neydi?..
Taksim'den yayılan bu isyanın ruhunu ve çıkarlarını esas alıp herşeyin üzerinde tutacaksak, hasmımıza benzememeye özen göstermeli, onu ideolojik ve siyasi olduğu kadar ahlaken eleştiri hakkımıza da en küçük bir halel getirmemeyi bir an bile unutmamalıyız.
Bugün direnişin karşısına çıkarılan “çakma temsil-çakma temsilciler” belası, dileriz Konya'nın görülmesini de sağlamıştır.