Ulucanlar hapishanesi kadın tutsaklara karşı yapılan işkenceli sevk saldırısı ile boşaltılmıştı. Ulucanlar Cezaevi'nde kalmış ve 26 Eylül 1999 tarihinde yapılan katliam operasyonu ve direnişin canlı tanığı olan TİKB davasından hükümlü bir tutsak Ulucanlar'ın kapatılma haberini duyduğunda hissettiklerini bizlerle paylaştı. Bizler de bir direniş yatağı olarak Ulucanlar tarihine, devrimci yaşantı ve savaşıma, devrimci tutsakların teslim alınamaz iradesine yer verilen bu mektubu sizlerle paylaşıyoruz:

Ulucanlar taşınmaya başlandığını ve kapatıldığını sizde duymuşsunuzdur. Uzun zamandır beklediğimiz bu haberi alınca anılar canlandı ister istemez...
Gazetelerde haber olarak gördük önce Ulucanlar Cezaevi'nin kapatılıp Sincan'daki tutsakların L1, L2 ve Kadın ve Çocuk cezaevlerine taşınacaklarını. Sonra şöyle bir anons duyduk: “...cezaevi açılışımız olduğundan iki gün boyuncaki tüm faliyetler iptal edilmiştir.” Faliyetler?.. Bizim bir alakamız yok zaten onların faliyetleri ile biz kendi devrimci faliyetlerimizdeyiz; onu da kimse iptal edemez nasılsa. Mevzu bu değil ama anons yapanın nasıl mutlu ve gururlu olduğu dinlenmeye değerdi. Sanki hastane, okul vs. gibi bir yer açılıyor; “halkımıza hizmet veriyoruz.” Az gelişmişliğin kulvarlarında herhalde olsa olsa hapishane açılışından bu kadar gurur duyulur. Emekçilerin cebinden çalınan ve yine onların özgürlük mücadelelerini bastırmaya dönük bir tehdit olarak kullanılan bu zindanlar pıtrak gibi çoğalıyor.
Ulucanlar cezaevinin devrimci mücadelede ayrı bir yeri olduğu sanırım hepimizin ortak kanısıdır. Başkentin göbeğinde devrimci tutsakların birçok direnişine ev sahipliği yapan Ulucanlar, devrimci harekette hep gururla ve direniş düşüncesiyle birlikte anılırken, burjuvazi ve devletince hep bir öfke ve nefretin kaynağı oldu. Faşizmin başkentinde baş eğmeyen bir direniş, sönmeyen bir meşale gibi yanıp duran, direniş fikrinin anıtı gibi dikilen bu yer yıkılmalıydı. Sanki binaların yıkılıp, yok edilmesi ile düşüncelerde yok olacaktı. Ve ayrıca bu değerli arsa derhal piyasaya sunulmalı, burjuvaziye tahvil edilmeliydi. Akbabalar alesta bekleyip dururlar.
Ulucanlar'ın zihinlerde bıraktığı en derin izi 26 Eylül 1999 tarihi taşır. O gün faşizmin zindan katliamları tarihine kalın bir çentik daha attığı gün oldu. Ulucanlar katliamını diğer zindan katliamlarından ayıran olgu ise, onun lokal bir gelişme olmadığı, devletin F tipi hücre saldırısının startının işaret fişeği olmasıdır. 19 Aralık 2000'e giden sürecin ilk adımı 26 Eylül 1999'da Ulucanlar'da atıldı. Devlet Ulucanlar'da ilk defa silah kullanmış (yoğun olarak) F tipine geçiş konusunda ne kadar ısrarlı olacağını göstermişti. Kullandığı yoğunlaştırılmış gaddarlığa rağmen devrimci tutsakların gözlerinde korkuyu değil direnişin, sınıfa ve devrime bağlılığın ateşini gördü, tıpkı sonrasında Buldur'da, 19 Aralık'da olduğu gibi. 10 devrimci tutsak sakınmasızca yoldaşlarının, dostlarının kucağında son nefesini verdi. 80'i aşkın tutsak ağır yaralandı. “Bilanço” ne kadar ağırsa, direnişte o kadar görkemliydi. Etkisi güçlü oldu. Yalanların arkasında siper edinen faşist devlet yaptığını savunacak cesareti elbette gösteremedi. Yaralı tutsakları suçladı, onlara davalar açtı. Direniş ve hesap sorma geleneği mahkeme salonlarında da sürdürüldü ve halen sürdürülüyor.
Ulucanlar'ın benim için anlamı ise çok daha derin. Birbirinin üstüne binmiş, iç içe geçmiş, karmaşık bir çok anın, olayın ve anının bıraktığı izler halen canlı. Yoldaşlarla birlikte yaptığımız çalışma ve etkinliklerin tadı hala damağımda. İnsan F tipinin hücrelerinde olunca galiba en çok yoldaşlarla birlikte yaptığı çalışmaları özlüyor. Böyle desem de düşüncelerim Ulucanlar'daki son 8-9 saatimize kayıyor. İlk sloganlar, ilk şehit, ortalığın bir an durulmasıyla çekilen o halay, sevgili yoldaşım Zafer'in o anda bile (boynundan aldığı mermi yarasından dolayı konuşamıyordu) devrim ve sosyalizme inancını zafer işareti ile ifade edişi; Habib'in aldığı öldürücü kurşun yarasından sonra kucağımda söylediği “beni parti bayrağıyla gömün” (yoldaşları bu isteği yerine getirdiler) sözleri, Önder'in yaralanması sonrası kendisine yardım edenlere “beni bırakın işinize bakın” demesi, Ahmet'in çevik hareketlerle gelen gaz bombalarını tek tek geldikleri yerlere göndermesi, Cemal Çakmak'ın tükenmeyen enerjisi... Sonra Numune'nin yoğun bakımında kendime geldiğimde duyduğum ve beni çok mutlu eden hastanenin bahçesindeki ailelerin attığı “Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur” sloganı...
Kanlarımızla beton zemini ıslattığımız, kahkalarımızla köhne duvarlarını çınlattığımız bir zindan yıkılıyor. “Zindanlar Yıkılsın!” elbette. Ama onu, işçi ve emekçilerin devrimci bir öfke ve nefretle her balyozu faşizmin beynine inecek şekilde vurarak yıkmalı. Zindanlarla birlikte faşist sistemde yerle bir olmalı. Arzumuz ve ereğimiz budur. Alt yapı ve buna bağlı olarak üst yapıdaki değişiklikler (karşılıklı birbirlerini etkileyerek) kendine özgü bir hapishaneler rejimi de yaratıyor. Devletin Yeniden Yapılandırılması ile startı verilen bu sürece tekabül eden sistem hücre tipleri oluyor. “Kentsel Dönüşüm, Sağlıkta Dönüşüm projelerine” atıfta bulunarak “Hapishane Dönüşüm Projesi” denebilir buna da. Burjuvazi kendi cephesinden hummalı bir “dönüşüm” faliyeti yürütüyor. Yaşamın hemen her alanını emperyalist ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin azami kar ve azami egemenlik ihtiyacını karşılayacak biçimde yeniden düzenliyor. Bunun karşısında devrimci hareket ne yapıyor? Burjuvazinin bu adımlarını çözümlüyor ve yeni perspektifler mi sunuyor? Yoksa her yeni saldırıyla karşılasında parçadan o saldırıya karşı bir duruş mu sergiliyoruz? Bütünü, bağlantıları görmeden, çözümlemeden atılan adımlar karşılığında da doğal olarak bir sonuç alınamıyor. Bu parçalı bakış ve mücadele tarzı bir an önce terk edilmelidir. Biz konuyu dağıtmayıp hapishanelere dönecek olursak, toplumun atomize edilip, görünmez, zihinlere çekilen duvarlarla hücrelere tıkıldığı koşullara denk düşen de F tipleri oluyor. Bu anlamda “Zindanlar Yıkılsın!..” sloganı her daim güncel olacak ve yıkılacak zindanda çok olacak.
Ulucanlar'ın yıkılması ile devletin bir hedefi de orada yaşananların unutulması, zihinlerden silinmesi ise bu çaba nafiledir. Katliam sonrası büyük bir yüzsüzlükle biz tutsaklara açılan davanın duruşmasında da ifade etmiştim:
“Ulucanlar'ın hamamında dökülen kanlarımızı duyduk ki temizleyememiş ve çareyi zemindeki fayansları toptan değiştirmekte bulmuşlar. Belki bu şekilde kan izlerimiz 'temizlenmiştir.' Peki, bizlerin bilincinde derin bir nefret ve haklı gururla kodlanmış izleri nasıl sileceksiniz?! Silemezsiniz!.. Bizler orada yaşananları asla unutmayacak, asla bağışlamayacağız! İşçi ve emekçilerin devrimci öfkesi karşısında hesap görülecektir, bundan kaçınılamaz.”Ulucanlar, “Onlar”la tarihteki yerini aldı. Binaların yıkılması bu durumu ne değiştirir ne de unutturur. Son olarak “Onlar”ı derin bir özlem derin bir özlem ve saygıyla andığımı belirtmek isterim.
Ercan Akpınar
1 No'lu F Tipi Cezaevi B1-6/52
Sincan/Ankara