İsyan!..

Kendiliğinden patlayan toplumsal öfke sayısız talep, tepki, biçim ve hedefle iç içe geçiyordu

GÜNCEL
Cuma, 28 Haziran 2013 (13 yıl 4 ay önce)

Tüm bir Haziran ayını boydan boya kesen toplumsal isyanın sayısız şifresi var. Hemen hemen tüm toplumsal kesimler, yaygın deyimle “iki ağacın kesilmesi”ne direnen bir avuç insana vahşice saldırılmasına, bir gök gürültüsünü andırırcasına hep bir ağızdan “yeter artık!” dedi. Onları ortaklaştıran bu “yeter artık” komutuydu. Kimler yoktu ki… Aleviler, kent yoksulları, son yılların hızla proleterleşen eski küçük burjuva kesimleri, ulusalcılar, hatta artık yaşam tarzlarının gözeneklerine müdahaleye dönüşmüş saldırılar karşısında burjuvazinin çeşitli katmanları, ille de kadınlar ve gençler… Tüm bu kesimler, yıllardır sessizce biriktirdikleri öfkelerini Gezi’de “iki ağacın savunulması için” başlayan direnişle birleştirdiler.

Deyim yerindeyse “gökten şimşek çakarcasına” patlayan bu dev öfke, ilk anlarından itibaren kendiliğinden hareketin tüm özelliklerini taşıyordu. En belirgin özelliği ise tüm kesimleri birleştirecek talepler bütünlüğüne sahip olmamasıydı. Sistemle şu ya da bu şekilde çelişkisi olan hemen tüm kesimler, hatta siyaseten zıt kutupları temsil edenler bile aynı alandaydı. Kimisi -ki daha çok ulusalcılar- işi salt AKP karşıtlığı temelinde ele alarak oradaydı, kimisi yaşam tarzlarına müdahaleye tepkiden… Hatta ulusalcılar (tabanı değilse de ideolojik temsilcileri), onyıllarca rejimin omurgasını oluşturdukları halde burjuvazinin yeni ihtiyaçları temelinde bir anda “tasfiye” edilmiş olmanın birikmiş hıncıyla isyanı adeta kendi rövanşlarına dönüştürmek istiyorlardı. Onların “Hükümet istifa!” sloganını içeriklendirmesiyle, alanlara akan işçi ve emekçilerin içeriklendirmesi bambaşka karakterdeydi.

İsyanın bu toplumsal karakteri karşısında burjuvazinin bazı kesimleri bile tedirginliğe kapılarak “eğilmek” zorunda kaldılar. Keza karşısında duramayacaklarını anladıkları bu dalganın karşısına dikilmenin en başta ekonomik çıkarlarına aykırı olduğunu düşündüler. Sonrasındaysa isyanı sistemin köklerine dokunmayacak bir mecrada tutmanın ivecenliğiyle lüks otellerinin, mağazalarını, kafelerinin kapılarını isyancılara açtılar. Kaygıları giderek isyanın kapitalizmi kökten sorgulayacak bir niteliğe sıçramasını ketlemekti.

İlk patlama anının o heterojen görünümü sloganlara, kendini ifade ediş biçimine ve davranış şekillerine kadar her şeye yansıyordu. Mesela sadece içki yasağına karşı çıktığı için eylemlere katılan azımsanmayacak sayıda insan vardı. Bunlar daha çok burjuvazinin çeşitli katmanlarından geliyorlardı. Kadınlar, gençler kapitalist sistemin AKP’de billurlaşan neoliberal saldırganlığının yaşamın tüm gözeneklerine nüfus etmeye çalışarak onları yeni bir kalıba dökme çabasına karşı bir öfke yumağı olmuşlardı. Öfke, somut bir olguya dönüşmüştü!

İsyanın şifreleri



Kendiliğinden patlayan bu toplumsal öfke bu niteliğiyle sayısız talep, tepki, biçim ve hedefle iç içe geçiyordu. Daha sonra bunlar giderek sadeleşip somutlaştı. Katılımcı kitlenin dokusu da öyle… En somut talebin “özgürlük istemi” olmaya başladığı eylemler, kendiliğinden hareketin eğitici okulunda giderek kendi bilincini de yaratarak özgürlük ve demokrasi isteminde ortaklaştı. İlk önceleri polis zoruyla hiç karşılaşmadığı için onun bu denli vahşice saldırması karşısında “ya bize terörist gibi saldırıyorlar ya!” şaşkınlığını ifade eden kitleler, günlerce edindikleri deneyimden sonra henüz sınıf bilinci haline gelmese de burjuva devlete karşı özgürlük istemini o naif karakterinden çıkarıp daha olgun ve politize olmuş bir kıvama döktüler. Kendiliğinden hareket ve devlet zoru onyıllarca yürütülecek sabırlı bir çalışmayla kazandırılamayacak bir bilinci mayalamaya başladı. Ve kitleler giderek “özgürlük” çığlığını daha bilinçli bir kıvamda atmaya başladılar. Eylem alanları giderek sadeleşti, sloganlar, talepler giderek netleşti. Aslında kitleler Türkiye’deki tüm demokratik sorunları sahiplenme yönelimine girecek bir eğitimden geçiyorlardı. Hatta öyle ki medyanın üç maymunu oynaması, yalan haber yapması bile onlarda olağanüstü bir bilinç sıçraması yaratarak, “Demek ki yıllarca Güneydoğu’da yaşananları biz hiç anlamamış, öğrenmemişiz” demeye başladılar.

Bu özgürlük istemi ekonomik-sosyal yıkım, sınıfsal çözülme, son onyıllarda neredeyse tüm mesleklerin neoliberal dönüşüm çarkından geçerek proleter statüsünde eşitlenmeleri gibi temel bir dinamikten bağımsız ele alınamaz. Klasik kent küçük burjuvazisi hızla çözülürken neoliberal nobranlığın yeni temsilcisi AKP ya da cemaatlerin çevresel gücü hızla onların yerini dolduruyordu… Sınıfsal haritada yıllardır yaşanan altüst oluş artık somut toplumsal sonuçlarıyla görülüyordu. Öyle ki, bu bizzat İslamcı çevreler içinde bile sınıfsal bir yarılma yaratacak düzeyde başdöndürücü boyutlar kazanıyordu.

İsyana rengini veren



Bu noktalardan baktığımızda isyana rengini veren sınıfsal dinamiklerden birinin, çözülerek proleterleşen eskinin küçük burjuvaları olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Bu kesimlerin isyandaki ideolojik duruşları da oldukça heterojendi. Ulusalcılıktan liberalizme; anarşizmden bireysel özgürlük arayışlarına kadar son derece geniş bir yelpazede tanımlamak en doğrusu olacaktır sanırız. Bu kesimler içinden kendiliğinden hareketin okulundan sistemdışı çözümlere yönelmiş olan azımsanmayacak sayıda insan olduğunu söylemek de abartılı olmayacaktır.

Hareketin devlet zoruyla bu denli kapsamlı ve şiddetli bir kıvamda yüzleşmesi ve en önemlisi de içinde bu ülkenin tüm ilerici dinamiklerini taşıması ve bu dinamiklerin harekete içerden nüfuz edecek bir enerjiyi ifade ediyor olmaları; onun gerici kanallara akmasını engelleyerek, demokratik bir muhteva kazanmasını sağladı. Hareket bu topraklardaki ilerici dinamiğin aslında hem ne kadar yaygın hem de ne kadar derin olduğunu da sınamış oldu. Bu potansiyel olmasaydı bu patlama çözülen sınıfların tarihsel olarak gerici duvarlarına da çarparak hiç istenmeyen mecralara da akabilirdi! Hareketin açığa çıkardığı en önemli sonuçlardan biri budur!

Yanı sıra işçi ve emekçi mahallelerinin yıllardır yaşadığı suskunluğu çığlaşan bir öfkeyle haykırması da hareketin önemli oranda sınıfsal bir zemine oturmasını sağladı. Özellikle TDH bileşenlerinin azımsanmayacak etkisinin olduğu, ancak ‘90’lardaki antifaşist yükselişten sonra yıllara yayılmış biçimde toplumsal bir çözülme yaşayan, neoliberal hegemonyanın pekçok biçimiyle denetim altına alınan bu semtler Gezi’ye adeta kalkan oldular. Kent yoksullarının, işçi ve emekçilerin mekânı olan bu semtlerin yıllar içinde biriktirdiği öfke yer yer devasa bir kitleselliğe kavuşarak militan bir eksende süreklileşti.

İşçi ve emekçiler sadece kendi semtlerinde değil, aynı zamanda özellikle kentsel dönüşümün sembolü haline gelen Gezi ve Taksim’deki kritik anlarda da belirleyici bir rol oynadılar. Onların varlığı bu toplumsal patlamaya emekçi bir renk vermekle kalmadı, daha kararlı bir eksene oturmasını da sağladı. Çünkü bu kesimler neoliberal yıkımın en ağır sonuçlarını yaşadılar. Yıllardır tüm olup biteni “sessizlikle izliyor” gibi görünseler de tarihsel birikimlerinin, belleklerinin üzerine sürekli olarak yeni öfke dinamikleri eklediklerini bu patlamayla bir kez daha gösterdiler. Gezi ile başlayan süreç bu birikimin muhtevasını da açığa çıkardı. Bu muhteva kentsel dönüşümden, işsizliğe, daha fazla yoksullaşıp yoksunlaşmaya, çocuklarını okutamaz-sağlık hizmetlerinden yararlanamaz hale gelmelerine, … kadar onları sistemle sınıfsal temelde karşı karşıya gelmeye zorlayan pekçok dinamik barındırıyor.

Bu kitle içinde Alevi emekçilerinin ve aslında CHP tabanının önemli bir etki gücüne sahip olduğunu belirtmek gerekir. CHP’nin işin başında isyandan nemalanma çabasının daha sonra yangın söndürücülüğe dönüştüğünü biliyoruz. Kendi kitlesini alanlardan çekmeye çalışmasına rağmen özellikle emekçi kesimlerde bu yönde bir etkide bulunamadığını da. Onlar günlerce sokakta kalmaya devam ettiler. Böylesine kararlı bir tutum almalarıysa Alevi kimliğine dönük aşağılayıcı tutumların yanı sıra ve belki de daha fazla kentsel dönüşüm başta olmak üzere yaşadıkları/yaşayacakları ekonomik-sosyal yıkımdır.

İsyanın sınıfsal bileşimi...

Bu noktada “İsyanın sınıfsal bileşimi, karakteri nedir?” sorusu bizce çok anlamlı değildir. Keza bu isyan, çözülerek proleterleşen sınıflarıyla, gelecekte işçileşeceği açık olan gençleriyle, diplomalı işsizleri/ öğrenci işçileriyle özünde sınıfsal bir isyandır. Fakat bu gerçek isyanın diğer sınıfları kapsamadığı şeklinde düz bir yaklaşıma da neden olmamalıdır bizce. Keza bu, gerçeği kafamızdaki kalıplara sıkıştırmak anlamına gelir ve politikalarımızı da belirler. İsyanın dokusuna nüfuz etmek, onu sınıfsal bileşimi, sınıfların örgütlülük düzeyi, oraya gelişlerindeki esas dinamikleri kavramayı zorunlu kılar. Bu olmadığında dışardan konuşmanın ötesine geçilemez, hareketle sübjektif yargılarımız temelinde ilişkilenme beyhude çabasına gireriz.

İsyana karakterini veren sınıfsal omurganın niteliği de iyi okunmalıdır. Bu bileşimin özellikle son yıllarda proleterleşen beyaz yakalı kesimi, nesnel konumundan yola çıkılarak tek başına emek-sermaye çelişkisi propagandası üzerinden sesleneceğimiz bir kesim değildir. Sınıfsal konum kayıpları bunların bir kısmında son derece gerici tepkiler de yaratmakta, eskiye dönme özlemi nesnel gerçeklerini perdelemektedir. İşçileştiklerini kabul ederek sınıfa daha yakın duranları bile yaşam tarzları, alışkanlıkları, ufuk ve ölçütleriyle-istisnaları saymıyoruz elbette- işçi sınıfının aristokratik siyasetine daha yakın bir kesimi oluşturmaktadırlar.

Bu kesimlerin önemli bir kısmı örgütlenme fikrine düşmandır. Keza çoğunluğu mağduru oldukları neoliberal yıkımın ideolojik argümanlarıyla şekillenmiştir. Sınırlı bir kesimi isyanda radikalleşen bu kesimlerin tipik özellikleri orta sınıflara ait özelliklerdir.

Mesela sistemle ideolojik düzeyde olmasa da mücadele yöntemleri düzeyinde daha militan bir mücadeleye yönelenleri eski küçük burjuva sınıfsal aidiyetlerine ait özellikleri tüm çıplaklığıyla yansıttılar. Kendi militanlaşma eğilimlerini merkeze koyarak ciddi bir baş dönmesi yaşadılar. Kendi ruh hallerini merkeze koyarak direnişin bütünlüğünü koruma fikrini es geçtikleri anlar da oldu. Küçük burjuvalara has bir özgüven patlaması yaşadılar. Öyle ki, örgütlü sola ağızlarına geleni söyleyecek kadar ileri gittiler. Bu, solun niteliğinden bağımsız olarak asıl olarak örgütlülük fikrine duyulan tepkiydi.

Önümüzdeki dönemde bu kesimlerin kendi ruh hallerine uygun örgütlenmeler, biçim ve modeller yaratmaları beklenmelidir. Merkezi bir örgütlülükten ziyade esnek, ağ tipi modellerin tercih edileceği bu örgütlenmelerin en radikal olanları liberal anarşizmin sol versiyonlarını oluşturacaktır. Daha pasifist olanlarıysa aynı modellerin sağ biçimlerini…

Ufukları, en fazla iyileştirilmiş kapitalizme dayanan bu kesimlere ulaşmak, her şeyden önce sınıfın kendi içinde bölünmesinin engellenmesi açısından zorunludur. Bu da en başta niteliklerinin, arayış-özlem ve eyleyiş biçimlerinin kavranması, buna uygun modellerin-söylem ve dil başta olmak üzere kendi kalıplarımızı kıracak bir zenginleşmenin kaçınılmazlığını dayatıyor. Onlarla taviz ya da ileri görünen yönlerinin pohpohlanması üzerinden değil; asıl olarak ilkeli ve arayışlarına onları aşan biçim ve önerilerle yanıt vererek ilişkilenebiliriz.

Kendini Taksim'e hapsetmek



Gezi direnişi boyunca bu kesimlerle içerden ilişkilenmek yerine ayrışarak kendisini Taksim alanına hapseden ve bu alandaki varlığını da alışılmış ajitasyon propaganda biçimleriyle sınırlayan TDH, Gezi’de konumlanan bu kesimlerle asıl olarak 11 Haziran’dan sonra ilişkilendi. Herkesin ezberlerini bozan ve herkesi radikal bir devrimci yenilenmeye davet eden bu devasa hareket, TDH’nın alışılmış ölçütlerini, ezberlerini fazlasıyla bozdu, zorladı. En özgüvenli hareketleri bile “nereye gider bilmeyiz -ki bu doğrudur da” diyecek kadar naifleştirdi! Bu kesimlerle bu düzeyde kitlesel bir ölçekte yanyana olmak da herbirimizin kimyasında farklı etkiler yarattı.

Bazılarımız bu kesimlerin karakteristik özelliklerini kavramadan onların radikalleşme eğilimlerinin sarhoşluğuna kapıldık. Gezi’deki son çadır tartışmalarında bu alenileşti. Bu kesimler, direnişin kritik kader anlarında tarafların (sol ve sağ) elinde koz haline getirilmeye çalışıldı. Radikalleşme eğilimi içinde olanların “her şey olduğu gibi devam etsin, manevra falan olmasın” eğilimi direnişte kazanılan özgüvenin ifadesi olarak son derece manidardı. Fakat küçük burjuvalara has kendini merkeze koyan darlaşma yönüyle de sakattı. Direnişin bütünlüğünü bozmaya götürebilecek tehlikeli bir nitelik taşıyordu. Bu noktada TDH’nın önemli bir kesimi, onların özgüven patlamasından yararlanabileceklerini hayal ederek aslında onlardaki zayıflıkları da pohpohlayacak bir duruşun sahibi oldu. Bu yaklaşım isyanın niteliğinin kavranmamasıyla birebir ilişkiliydi.

Kendiliğinden hareketin doğası gereği -hele hele örgütlü gücünüz zayıfsa- ona kolay kolay nüfuz edemezsiniz. Ona irade dayatmaya da kalkamazsınız. O zaman o sizi dışına atar. Ama bu bir gerçekken, bu hareketin bütünlüğünü korumak, olası kırılmalara ya da sokakla yeni tanışan bu devasa gücün faşist bir ezme operasyonuna açık halde tutulması tehlikesine karşı uyarıda bulunmak da başka bir gerçektir.

Hareket bu uyarılara rağmen aynı biçimde akmakta kararlıysa onun karşısında durmak, hatta onu yola getirmeye kalkışmak da başka bir oportünizmdir. Buradan bakınca solun çeşitli versiyonları hareketin ruhuna uygun bir sorumlulukla hareket etmemiş ya onu kasacak ve bütünlüğünü bozacak bir eğilimi ya da onun ruhunu öldürecek bir ateş söndürücülüğü tercih etmiştir.

Reformist solun hesapları



Bu noktada sağcı reformist cenahı, meslek odaları ve sendikaları ayrıca ele almak lazım. Bu kesimler hareketin bütünlüğünü korumak bahanesi ardına saklanarak başından beri yangın söndürücü bir rol oynamaya kalkıştı. Çözülen küçük burjuvazinin en sağ eğilimlerinin temsilcisi oldular. Hatta bu kesimlerin eğilimlerini kaşıyarak isyanı stabilize etmeye kalkıştılar. Aslında bu kesimler direnişin tüm kritik anlarında ya da direnişin tüm iç zayıflıkları konusunda hep aynı uğursuz rolü oynadılar. Mesela ulusalcı etkinin belirgin olduğu ilk dönemlerde bu basıncı fazlasıyla duydular, bunu pekçok davranışlarına da yansıttılar. Başta TKP olmak üzere reformist solun kimi özneleri bu basınçla dolaysızca buluştu ve ulusalcı tabandan nemalanmak için epey bir didindi. Bu amaç politik duruşlarını da belirledi. Bir Sırrı Süreyya’nın konuşturulup konuşturulmaması bile bu hesaplarla sayısız ayak oyununun konusu edildi.

İsyanın sınıfsal konum kaybına uğradığı halde ruhsal olarak eski sınıfına dönme özlemleri kuran kesimleriyle reformist solun ruhsal motivasyonu aynı sınıfsal karaktere sahipti. Bu sol isyan uzadığı oranda kendi statik-bürokratik alışkanlıklarına dönmenin özlemiyle direnişin niteliği ne olursa olsun militan damarına saldırmak, bu damarı zayıflatmak üzerinden oyun kurdu. Onlar alıştıkları, kendilerini güvende hissettikleri, kontrol edebildikleri durumlara göre şekillenmişti. Nereye gideceği, ne olacağı belli olmayan, hele hele yönetemedikleri bir isyan kimyalarını bozmuştu!

Omurgası işçi sınıfına dayanan bu hareket (yeni ve eskisiyle) işçi sınıfının örgütlü bir güç olmamasının (gerek sendikal-gerekse siyasal) tüm lekelerini de taşımaktadır. Kendiliğinden hareket okulundan belirli deneyimler kazanarak kolektif bir bilinç sıçraması yaşanmış olsa da bu dev enerji esasa ilişkin boşluğu dolduracak bir manivelaya dönüştürülmediğinde kendisini tekrarın ötesine geçemeyecektir. Sol ve özelde de TDH asıl olarak bu gerçeği görüp hareketin ortaya çıkardığı enerjiyi sınıf kitleleri içinde örgütlenmenin basamağına dönüştürmeye kafa yormalıdır. Aksi taktirde hiç de azımsanmayacak düzeyde olan örgütlenme karşıtlığı giderek kökleşen bir eğilime dönüşecektir.

Bu toplumsal isyan geniş kitleler için yakıcılaşan özgürlük istemini kulakları sağır edecek bir çığlık olarak dile getirdi. Bu noktada, kitlelerin sayısız yöntemle sisteme bağlandığını, entegre edildiklerini, neoliberal kapitalizmin her hâlükârda bunun bir yolunu bulduğunu söyleyenler de sistemin sınırlarını da kitlelerin entegre olma halinin sınırlarını da görmüşlerdir. İsyan en başta kapitalizmin gücünün sanıldığı kadar stabil olmadığını gösterdi. Birikmiş patlama dinamiklerinin er ya da geç şu ya da bu biçimde açığa çıkacağını. Devrimci ve komünistlerin asıl olarak hem kitlelerin yaşadığı değişim, farklılaşmayı (sınıfsal-ideolojik-kültürel-siyasal… çok yönlü) görüp buna göre bir yenilenme ve devrimci zenginleşme yönelimine girmesini, bu tür süreçlere hazırlığın en başta bundan geçtiğini gösterdi. Buna uygun bir kadrosal genişleme ve zenginleşme, en başta yönelim olmadığı sürece bu tür süreçlerden beslenerek çıkmanın imkanı yoktur.