İnsan olmayı öğreteceğim

Kıyamet günüydü o gün, nerden nasıl çıktığını bilmediğimiz yüzlerce çevik kuvvet polisi üzerimize doğru yürüyordu

GÜNCEL
Çarşamba, 17 Temmuz 2013 (13 yıl 3 ay önce)

Ben çocuklarıma insan olmayı öğreteceğim anne

24 yıl önce...

Yeni doğmuş, ana kucağında annemin gözyaşlarını izliyordum. O ağlıyordu, ben ağlıyordum... Sonra yumuşak elini alnıma götürerek "hadi yavrum uyu" dedi. Gözlerimi açtığımda , henüz emeklemeyi beceremezken yürümeye çalışırken buldum kendimi, yara bere içinde kalmıştı dizlerim. Eski yıkık dökük bir evimiz vardı. Salonun en dip köşesinde bir kömür sobası, penceredeki perdenin yarısı kornişten çıkmış dağınık bir evdi... Sobanın yanında uyuya kalmışım.
Çocukluk yıllarımın en güçlü olduğu zamanlarda annem başımda "Büyü büyü de bu güzel günlerimizi anlat" derdi...

Gözlerimi açtığımda ise 18. nci yaşgünümü kutluyordum. Etrafımda tanıdık tanımadık insan kalabalığı ve herkesin elinde parlak naylon kağıtlara sarılı kutular vardı. Önümde ise koca dev bir çikolatalı pasta.

Biz o zamanlar bilmezdik kimin rengi ne? Onun dini ne, hatta Sünni-Alevi nedir... onu da bilmezdik. Politika nedir, kavga gürültü nedir bilmezdik. Bizim en büyük kavgamız "Bugün bakkala sen gideceksin" olurdu en fazla....

Herbirimiz annelerimizin anlattığı o danaların girdiği bostanlarda büyüdük. Hayat denen o çarkı döndürmeye çalışırken büyüdük. Lakin hayat o kadar toz pembe değilmiş...

Tarih 28 Mayıs...

İstanbul Taksim Meydanı'nı yayalaştırma projesi kapsamında başlatılan çalışmaya küçük bir grubun direnişi tüm Türkiye hatta dünya kamuoyuna yayılmıştı. Yaşlısı, engelli yaşam süren arkadaşlarımız, genci, çocuğu, Kürt, Türk, Alevi, Sünni tüm muhalifler herkes sokaklara döküldü. Karanlık yavaş yavaş belirmişti.

İlk direnişime 3 Haziran'da İzmir'de katıldım. İzmir Çankaya'ya indiğimde buranın asla İzmir olamayacağını düşünmüştüm. Biraz telaş, korku ve şaşkınlıkla etrafıma bakınıyordum. Her yer yanıyordu. Gençlerin çoğunun yüzleri kapalı ve çevik kuvvetin uyguladığı teröre karşı direniyorlardı barikatlarda...

Aklımızı kaçırmış gibiydik, kıyamet günüydü o gün, nerden nasıl çıktığını bilmediğimiz yüzlerce çevik kuvvet polisi üzerimize doğru yürüyordu. Polisin azgınca saldırısı karşısında Gündoğdu Meydanı'na doğru "Her yer Taksim her yer direniş!" sloganıyla çekiliyorduk. Kitle olarak Gündoğdu Meydanı'nda ikiye ayrıldık, bir grup polisin saldırısını engellemek için ve meydanı korumak için cadde boyunca ve ara sokaklara barikatlar kurarak savunmaya çalışıyordu. Fakat tüm çabalarımıza rağmen sivil polisler aramıza sızmaya çalışıyordu. Atılan biber gazlarına rağmen birliğimizi ve beraberliğimizi hiç bozmadık. Polisin attığı biber gazı fişeklerinden yaralanan çok sayıda direnişçi vardı bunlardan biri de bendim. Direnişçilerin çoğunun yaralı olmalarına rağmen sloganlar hiç susmuyordu. "Her yer Taksim heryer direniş!".

O gün Türkiye'de belki de hiç olmayan bir şey olmuştu. Birbirini daha önce hiç tanımayan insanlar, yaralanan direnişçilere giyecek, yiyecek ve ilaç yardımı yapıyorlardı. Bir Kürt arkadaşın yaralandığını gören Türk arkadaşlar yardıma koşuyorlardı. O gün anladık ki bizi dilimize, rengimize göre ayıranlar onlarmış ve biz kardeşmişiz.

Direnişler ve çatışmalar devam ederken bir annenin çığlığı tüm ülkeyi yasa boğmuştu, bir şehit vermiştik: Abdullah Cömert. Henüz 22 yaşındaydı. Ardından Mehmet Ayvalıtaş'ı kaybettik... Ankara'da ise devletin hedef gözeterek açtığı ateş sonrasında başından vurulan Ethem Sarısülük' ün haberini aldık. Şehitlerimiz çoğalıyor fakat direniş hiç eksilmiyordu.

Birkaç gün önce Eskişehir'den gelen haberde ise Ali İsmail Korkmaz'ın polisler tarafından sokak ortasında dövülerek yoğun bakıma kaldırıldığını bir ay sonunda şehit düştüğü haberini almıştık. Bu sırada yapılan eylemlerin hepsinde "Ali'nin katili AKP'nin polisi!" sloganı atılıyordu. Devletin bizlere göstermediği, üzerini örttüğü belki de birçok şey var. Tutuklamalar ve gözaltılar halen devam ediyor. Peki ya kim bize hesap verecek şimdi? Polis mi? Emniyet Müdürü mü? Vali mi yoksa? Adalet Bakanı mı? Sağlık Bakanı mı? İçişleri Bakanı mı? Cumhurbaşkanı mı? Başbakan mı? İçinizden biri çıkıp mutlaka hesap verecek bu halka! Hesap vermediğiniz takdirde biz hesap soracağız sizden! Bunu böyle bilesiniz!

Peki ne için birlik olunmuştu?

Sadece iki ağaç mıydı bir ülkeyi ayağa kaldıran yoksa artık yaşamlarımıza yapılan müdahaleye bir tepki miydi?

Reyhanlı patlaması, satılmış medya sayesinde jet hızıyla değiştirilen gündemler, yolsuzluklar, halkı ve insanları dil, ırk, mezhepleriyle ayırması, kalkınmanın nüfusla olacağını zanneden zihniyetin üç çocuk istemleri, "kadınlar hazır mıyız" soruları, sayısız tecavüz ve "bağırmamış rızası var" ifadeleri, 'tecavüz hamileliğinde doğan çocuklara devlet bakar' açıklamaları, alkol yasağının getirilmesi, ÖSYM kopya skandalları, 4+4+4 ile getirilen uygulamalar, okullarda cemaat şirketlerince dağıtılan gıdalardan çocuklarımızn zehirlenmesi, işsiz ya da asgari ücretle çalışan insan sayısına karşın açıklanan yıllık kişibaşı gelir rakamları...

Annem sen söyle şimdi ben nasıl anlatırım çocuklarıma evlatlarıma, biz çok güzel günler geçirdik. "Bizim çocukluğumuz bir başkaydı, bizim zamanımızda oyunlar bir başka" mıydı diyeceğim? Haklısın anne bizim çocukluğumuz bir başkaydı. Çünkü biz hiç çocuk olamadık, biz çocukluğumuzdan vazgeçmiştik, haklısın anam bizim zamanımızda oyunlar bir başkaydı. Polis saldırır, halk direnirdi sokaklarda.

Ben çocuklarıma insan olmayı öğreteceğim anne. Zamanında birileri bize bunları anlatmadı ve şimdi birinin bunu yapması gerekiyor artık.

[İzmir'den bir direnişçi]