Kan kokusu alan burjuvazi: "Irak'a gireriz!"

Ortadoğu'da kan ve barut kokusu havayı kapladı. Kan kokusunu alan Türkiye egemen sınıfları boş durmadı: Irak'a gireriz!

GÜNCEL
Çarşamba, 19 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)

Ortadoğu'da yine kan ve barut kokusu havayı kaplamaya başladı. İsrail, emperyalistlerin desteği ve açıkça yönlendirmesiyle Filistin ve Lübnan halklarını sindirmeyi hedefleyen katliam operasyonlarına başladı.

Kan kokusunu alan Türkiye egemen sınıfları boş durmadı: Irak'a gireriz!

Emperyalistlerin büyük çıkar hesaplarıyla Ortadoğu halkları bir kez daha gerici savaş çarklarının arasına alınırken Türkiye'de de egemen sınıfların ayranı kabardı; karanlıkta kan kokusunu alan step kurtları gibi uluyorlar. Terörle mücadele demagojisi yine en üst perdeden çıkmaya başladı. Başbakan Erdoğan “Demokratik çizgide bu işi halledelim istedik, ancak artık sabrımız kalmadı, gerekeni yapacağız” diyerek startı verdi. AKP'nin “demokratik çizgi”sini yeni çıkarılan TMY'den, 8-9 yaşlarındaki çocukların sokak ortasında kurşunlanmasından, katledilen Kürt gençlerinin cesetlerinin yakılmasından, Şemdinli'de “sonuna kadar gideceğiz” dedikten üç gün sonra üç tetikçiyle işin üstünü örtmesinden biliyoruz. Bu çizginin “demokratik” olmayan uygulamalarının ne olacağını tahmin etmek zor değildir. Türkiye'nin eli kanlı stratejik ortağı İsrail'in Filistin ve Lübnan'da yaptıklarını örnek alarak, son günlerdeki icraatlarından güç ve cesaret alarak harekete geçiliyorsa katliamdan başka bir şey yapılmaz. Dillendirilen “sınır ötesi” operasyonun anlamı budur. Aylardır Irak sınırına yapılan askeri yığınakla kan dökmek dışında ne yapılabilir ki...

Ancak mesele bununla sınırlı da değildir.

ABD ile “ Stratejik Vizyon Belgesi” imzalayarak Ortadoğu'daki pozisyonunu açıkça bir kez daha deklare eden Türkiye, bölgede sertleşen emperyalist hegemonya mücadelesinde öngörülen aktif ABD jandarmalığına uygun konuma geçiyor.

Dillendirilen “sınır ötesi” operasyonla sadece Kandil Dağı'nı vurmayı, ezilen Kürt halkını sindirmeyi hedeflemiyor. Bunlar elbette rejim için önemli ve öncelikli sorunlardır. İçerde asgari bir sükunet yaratmadan, işçi sınıfı ve emekçiler, ezilen Kürt halkı zaptu rapt edilmeden dışarıda rahat hareket edilemez. Dolayısıyla Türkiye'nin Ortadoğu'da jandarmalık yapmasının, TSK'nın savaşlara, işgallere sürülmesinin koşulu faşist baskı ve yasakların önünün alabildiğine açılmasıdır. TMY'nin tam da bugün çıkarılması; Polise sınırsız terör uygulama imkanı veren Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu'nda değişiklik hazırlığı bunun içindir. İşe TMY ile “teröre karşı sınır ötesi operasyon”la başlanmasının bir nedeni budur. Bunun devletin işini kolaylaştıran bir yönü de kamuoyunda yarattığı etkidir.

Son yıllarda ABD karşıtlığının yükselmesi Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD hesabına yüklendiği aşağılık görevlerin yerine getirilmesini zora soktuğu bizzat AKP'li bakanlar ve Genelkurmay tarafından da dile getirilen bir durumdur.

Emperyalist işgal karşıtı tepkilerden/eylemlerden kaynaklı ABD'nin Irak işgalinde istenilen yapılamamıştır. Şimdilerde ise İran ve Suriye ekseninde sertleşen emperyalist kıskaçta aynı zorlukla karşı karşıyalar. ABD'nin Afganistan ve Irak'taki vahşetinin de körüklediği, milliyetçilik ve dincilikle iç içe gelişen ABD karşıtlığı rejim ve emperyalistler açısından zararsız bir kanala akıtılmadan Türkiye'nin Ortadoğu'da istenileni yapması mümkün değildir. Bu kanal, “terörle mücadele” adı altında pompalanan Kürt düşmanlığıdır. Bu açıdan Kandil dağının vurulması, Barzani-Talabani'ye “hadlerinin bildirilmesi” milliyetçi, dinci Amerikan karşıtlığını yedeklemeyi de içeren, bir taşla birkaç gerilla kampı gibi başka siyasi kampları da vurmayı hesaplayan bir politikadır. Özcesi Amerikan karşıtlığı tersine çevrilerek ABD hayranlığına dönüştürülerek Ortadoğu'da açılan “uzatılmış savaş” saldırganlığına katılmanın önü açılıyor.


Sonrası, Ortadoğu'da İsrail gibi en aşağılık icraatların tetikçisi olmaktır. Bu onursuzluğa izin verilemez. Bu, ABD emperyalizminin kanatları altında kurulan Neo-Osmanlıcılık rüyalarıdır ki bunun sonu halkların birbirine kırdırılmasıdır. Savunma adı altında kuzeyde Çeçenya 'da, güneyde Kerkük'te konuşlanması hesaplanan cephenin savaşçıları kime karşı ve kimin için savaşacak? Elbette ABD emperyalist sermayesi ile Türk tekelci sermayesi için savaşılacak. Burjuvazinin bütün kesimlerinin ve CHP'sinden MHP'sine, DYP'sinden ANAP'na tüm burjuva partilerin “sınır ötesi” operasyon bahsinde AKP ile hemfikir olmasının hikmeti budur.

Bu noktada ABD Büyükelçisi Ross Wilson'nun operasyon planlarına karşı çıkması yanıltıcı olmamalıdır.

ABD, Irak batağının en güvenli parçasında, Güney Kürdistan'da destabilize bir hareketi istemediği için bir; ikincisi, Türkiye'ye karşı da kullanılabilen Kürt kartını bu aşamada devredışı bırakmayı uygun görmediği için (Çünkü bu kartı Irak'ta olduğu gibi Suriye ve İran'a karşı da kullanıyor/kullanacak ve şimdi hedefte bu iki ülke var) Kandil'e yapılacak tek taraflı bir operasyona karşı çıkmaktadır. Fakat bu iki faktörün de zamana bağlı değişkenler olduğu açıktır. Türkiye ile ABD'nin ilişkilerini belirleyici nitelikte bir şey olmadığı tarihsel ilişki ve deneyimlerden bilinir. Bunu ABD Büyükelçiliği'nin son açıklamasında da görmek mümkün: "Elli yıldan uzun bir zamanda müşterek savunma ve güvenliğe adanmış bir ittifakın üyeleri olarak omuz omuza verdik. Kısa süre önce, terörizmle mücadele ile PKK ve bağlantılarıyla mücadelenin de dahil olduğu, iki tarafı ilgilendiren bütün meseleler üzerinde birlikte çalışma sözü verdik.”

Halkların kanı üzerine kurulu bu elli yıllık işbirliğinin bugün Ortadoğu'da yeni bir kan banyosuna hazırlandığı bir süreçte emperyalistlerin birbirleriyle ve bölgedeki işbirlikçileriyle yaşadığı çatlaklardan yürümeyi düşünenlerin yolculuğu çok uzun olmayacak; kanlı Ortadoğu anaforuna kapılıp kaybolacaklardır.

Çakalların sofrasında yem olmak istenmiyorsa emperyalist saldırganlığa karşı net bir duruş ve bölgenin işçi sınıfı ve ezilen halklarıyla ortak mücadeleyi yükseltmek dışında bir seçenek yoktur.

Ortadoğu tarihi savaşlar tarihidir. Katliamlar, kitlesel göçler bu coğrafyanın parçası olmuş; savaşla gelen kıtlık, açlık ve yoksulluk kader bilinmiştir.

Savaş halk türkülerinin, söylencelerin bile başlıca temalarından biri olmuştur. Bir Kürt halk türküsü şöyle der: “Şer daketye Cizıra Botan / Mina şere Med u Asuran” (Savaş Botan Cizre'sine yayıldı / Tıpkı Med ve Asurların savaşı gibi) Med ve Asurlar'dan çok önce başlayan bu toprakların savaşlarında hep halkların kanı akmıştır.

“Ararat sınırından Tur Abidin'e kadar bu ülke içinde su gibi Guti kanı aktı” diyen Asur kralı Salmanazar, üç bin yıl öncesini değil sanki bugünü betimliyor.

Zira Ortadoğu'da halkların kanı bugün de su gibi akıtılıyor. Üç kıtada üretilen bilgi ve malların buluştuğu eski çağların Ortadoğu'sunda, bu duruma, Fırat ve Dicle'nin toprağa akan bereketi de eklenince bunu paylaşmak için kılıç kalkan devreye girerdi. Modern çağda da durum değişmedi. Kapitalizmle birlikte jeostratejik önemine yerden fışkıran bir “bela” daha eklendi Ortadoğu halklarının başına. Artık New York sokaklarındaki taksinin tekerleğini döndüren enerji ile Çin'de üretilen her mal için harcanan enerji aynı yerden geliyor: Ortadoğu. Afganistan'ı bombalayan uçakların yakıtı ile Shell'in BP'nin karlarını tavana vurduran enerji aynı yerden geliyor: Ortadoğu. İşte bu yüzden Irak'ta her gün ortalama 100 kişi katlediliyor; emperyalist işgalin başlamasından bu yana 100 binden fazla Iraklı katledildi.

İsrail'in bir haftalık katliam bilançosu ise 300 ceset ve yerinden olan 500 bin göçmen oldu. Filistin ve Lübnan'ın altyapısı: Elektrik santralleri, su depoları, dünya ile bağlantısını sağlayan otoyollar, köprüler, havaalanları, limanlar yakılıp yıkıldı. Dünyadan tecrit edilen Filistinli ve Lübnanlılar açlıkla, susuzluk, ilaçsızlıkla katlediliyor.

Bu buyük insanlık trajedisi, sokaklardan gereken yanıt verilmedikçe, tüm bölgeye yayılıp devam edecektir. Türkiye'nin sınır ötesi operasyon hazırlığı bunun adımıdır. Karşı çıkmalı, durdurmalıyız!