Sınıfın yüz akı

450 milyona 12 saat çalışan Akmercan işçileri çöpleri bıraktı umutları süpürüp topluyorlar ortak hanemize

GÜNCEL
Cuma, 21 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)

“Biz günde 40 ton çöp toplarız ama bir haftadır benim evimde çöp dolmuyor. Çünkü tüketemiyorum ki çöpü doldurayım. Babam Taksim metrosunu yaptı ama bir kez bile binmedi.”
“12 saat çalışan bir işçinin hayalleri olamaz. Tek bir hayali var, eve ekmek götürmek.”
“Kışın soğuğunda donunuza kadar ıslandığınızı düşünün. Parmaklarınızın ucunda soğuğun verdiği acıyı düşünün.”
“Arkadaşım soğuktan üstüne küçük abdestini yapmış durumdaydı elleri ayakları donmuştu.”
“Evlerine gittik, toprak zeminde yatıyorlar, buzdolapları dahi yok.”

[foto]akmercan.jpg[/foto]

Görmemek imkansız onları. Binlercesi gece gündüz, sabahın ilk ışıklarında, gecenin karanlığında, güneşin altında, soğuğun ayazında sürekli sokakta. Kimi zaman bir elinde süpürge bir elinde faraş, kimi zaman da kamyonun arkasında çalışan bahsi geçenleri tanıyoruz. Onlar temizlik işçileri. Namı diğer çöpçüler. Eskiden konuşulurdu, “Çöpçü deyip geçmeyin, belediye işçisi onlar, iyi para kazanırlar” diye. Ama eskide kaldı bunlar. Şimdi ise onların payına daha fazla açlık, yoksulluk, umutsuzluk ve insanlıktan mahrumiyet düşüyor.

İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesinde kendilerine ayrılan bu payı reddeden Akmercan taşeronuna bağlı temizlik işçileri direnişe başladı. Biz de yaşadıkları süreci konuşmak için işçilerin yanına varıyoruz.

Akmercan işletmesinin karşısında kaldırıma oturmuş sohbet ederken buluyoruz direnişçi işçileri. Sıcak bir merhabalaşmadan sonra anlatıyorlar Akmercan’da işçi olmayı.

– Ben Abidin Ateşoğlu. Akmercan, 450 YTL'den 12-13 saat işçileri aç aç çalıştırmaktan çekinmeyecek kadar gözü dönmüş bir işyeridir. Bir patrondur aynı zamanda. Bizler 12-13 saat çalışıyoruz. Ücretimiz ve sigorta dışında hiçbir sosyal hakkımız yok. Pazar günleri de çalışıyoruz mesaisiz. Şoför arkadaşlarımız arabalar kaskolu olmasına rağmen kaza yaptıklarında ücretlerinden ödemek zorunda kalıyorlar. Kışın soğuduğunda sürekli üzerinize yağmur yağıyor. Donunuza kadar ıslandığınızı düşünün. Bir taraftan soğuk. Parmaklarınızın ucunda soğuğun verdiği acıyı düşünün. Ayaklarınız donmuş.

– Benim ismim Erol Tümen. Gecede karın ve yağmurun altında da çalıştım. Arkadaşım soğuktan üstüne küçük abdestini yapmış durumdaydı, elleri ayakları donmuştu. Ben onu arkadaşlık görevi olarak arabanın ön tarafına oturttum, elimden geldiği kadarıyla temizliğe devam ettim. Biz bu şartlarda çalıştık.


Nedir peki Akmercan işçisinin istekleri, hayalleri? Bir araya geldiklerinde hangi beklentilerinden konuşurlar?
– Benim babam ağır bir işçiydi. Ben şunu biliyorum 12 saat çalışan bir işçinin hayalleri olamaz. Tek bir hayali var, eve ekmek götürmek. Biz buradan çıktığımızda zannediyor musunuz ki eve gidiyoruz? Bir arkadaşla gece saat 2'de çalışırken karların üzerine oturmuşuz, “İki işte çalışıyorum abi” dedi, “Çocuğumun yüzünü göremiyorum.” Bu insanın hayali ne olur? Bir gün iyi bir işe sahip olmak ve çocuğunun elinden tutup gezmektir. Madende çalışan işçilerin evlerinde yakacak kömür olmaz. Biz de günde 40 ton çöp toplarız ama bir haftadır benim evimde çöp dolmuyor. Çünkü tüketemiyorum ki çöpü doldurayım. Babam Taksim metrosunu yaptı ama bir kez bile binmedi.”

Sohbet ederken dışarda kalan bir işçi, çocuğunu da yanına alarak çemberin içinde kendine yer açarak giriyor aramıza. Belli ki söyleyecekleri var. “Akmercan sen şimdi mutlu musun? Biz altı kardeşiz, şimdi ekmek yiyemiyoruz, açız. Ama sen orada huzurlu musun? 450 milyonla sadece benle babam geçiniriz, altı kardeş nasıl geçinelim?” cümleleri hızlı hızlı dökülüyor işçi çocuğunun ağzından. Belli ki önceden düşünmüş. Bir daha soruyoruz, peki ihtiyaçların karşılanıyor mu? Bu sefer gözleri yere kayıyor ve daha düşük bir sesle, tek kelimeyle kafa yukarı doğru kalkıyor: “Yok”. Baba söze giriyor, “Bir çocuğuma bir dondurma almak için 12 saat çalışıyorum. Diğer beş çocuk aç.” “Aç”… Bu kelimeyi öyle vurgulu ve gırtlaktan söylüyor ki baba, yoksulluğun ve yokluğun acısını hissetmemek elde değil. “Babam çalışıyor, mesailer yapıyor ama yemek yiyemiyor.”

Yine babaya soruyoruz, “Sen çocuklarına bu imkanları sağlayamadığın için ne hissediyorsun?” Anlatıyor, doluyor gözleri, gözlerimiz.
– Onlara o imkanları sağlayamadığım için kendimi insan sınıfının dışında görüyorum. Eve vardığımda çocuğum baba bana ne getirdin diyor. Geçiyorum banyoya ve ağlıyorum. Akmercan çocuğuna cip alamadığı zaman üzülüyor mu bilmiyorum ama ben çocuğuma bir kalem, silgi, defter alamadığım için üzülyorum, yalın ayak bir çorapla çocuğumun ayakkabısı delik okula gönderdiğim zaman üzülüyorum. Bunları Akmercan duysun.”

[foto]akmercan1.jpg[/foto]

İşçi yapısı üzerine sohbet etmeye başlıyoruz. Belediyeler ve onlara bağlı çalışan kuruluşlara parti vasıtasıyla işe girme burada da çıkıyor karşımıza.
– Genç işçilere sözde AKP iş verecek ya, kendi tabanları ya, onları getirip iyilik yapıyormuş gibi en zor şartlarda çalıştıran bu sahtekar parti anlayışını işçiler kendileri burada tanımaya başladılar. Orta yaşın üzerinde çalışanlar da var. Emekli olacağına inanan vasıfsız işçiler var. Bu işçiler doğallığında bilinçsiz. Adam tam çalışmış ama işveren ücretinden kesinti yapmış. En doğal hakkı olan ücretinden bile alamayacak durumda olan bir işçiydi Akmercan işçisi.

İki karşıt güçtür işçi sınıfı ve patronlar. Patron gücünü nerden alır? En başta parasından. Sonra parasıyla satın aldığı yalaka işçiden, parasıyla satın aldığı güvenlik gücünden, kendi çıkarlarına göre yazılmış yasalardan... Peki işçi? İşçi gücünü diğer sınıf kardeşleriyle birliğinden, bir ordunun neferi gibi örgütlenmesinden alır. Akmercan işçisinin kesinti yapılan parasını tam olarak isteyememesi onun bilgisizliği değil güçsüzlüğünden, yani örgütsüzlüğünden kaynaklıydı.

Olamaz denilen oldu işçinin tabiriyle “Ummadık taş patronun kafasını yardı” ve işçiler örgütlendi. Örgütlenmede emeğiyle öne çıkan işçi Abidin anlatıyor örgütlenme sürecini:
– Bu örgütlenme bir seneye yayılan bir süreç. Sürekli anlatıp konuşuyorduk. İşçilerin tek derdi “Burda hiçbir işçi arkadaşa güvenilmez, her şey patronun kulağına gider”di. İşçilerin önünü kesip “Beş dakika konuşabilir miyiz?” dedik. Tek işte çalışıp çocuğunun karnını doyurması gerektiğini anlattık. Evlerine gittik, toprak zeminde yatıyorlar, buzdolapları dahi yok. İçimizde dini yönleri kuvetli olan işçiler de vardı. İlk başta anlattığımız zaman komünist diye bizden kaçtı. Ama sonra 450 milyona yaşanmayacağını görünce katıldı. Gizli gizli toplantılar yaptık. Gerçekten inatçı, kararlı, içinde bulunduğu sınıf kimliğini tanıyacak insanlara ulaştık ve onlarla gizlice bir komite kurduk.

Sahnede emeğin yumruğu var. Güven sorununun hem kendine hem sınıf kardeşine güvenerek aşılmasında emeğin yumruğunun belirleyici olduğunu bir kez daha gördük.
– Örgütlenmemiz açığa çıktıktan sonra patron toplantı yaptı. “Ne istiyorsunuz” dedi. Patron yalakası bir işçi sizin sağlığınızı dedi. Biz de gidip ona ’sağlık’ verdik. Yalaka işçiye tokat attık ve patronun yakasına yapıştık, “Senin muhatabın burada; benimle konuş” dedim. Elini uzatmaya çalıştı, “Lütfen insan gibi konuşalım” dedi. Biz insanız ama sen domuzsun dedik. Senin ellerinde işçilerin kanı var. O da kan var mı diye ellerine baktı. İşçilerin tüm sorunlarını anlatınca işçiler alkış yağmuruna tuttu. O alkış sırasında patron kulağını tuttu beynim patladı dedi. Ve biz anladık ki patronun beyninde patladık.

Abidin önceden planlamadan patronun yakasına yapıştığını söylüyor ve ekliyor “Eğer ben o gün bu tepkiyi göstermemiş olsaydım işçinin örgütlenmeye güveni kalmayacaktı. Patronun düştüğü aciz durum işçiye inanç kaynağı oldu”

Sürecin devamı şöyle:
– İki tane de toplantı yaptık. İlkine 70, son toplantıya 100 işçi katıldı. Sonra karar aldık Pazar günü mesaisinde çöp dökümüne gitmeden saat 14:30'da toplanacağız. Burda toplandık saat 15:00 oldu. Sloganlar atıldı, 300 işçi tek kortej oluşturduk. Konuşmalar yaptık. Bir arkadaş şantiyenin girişine kendini zincirledi. Sonra patronlar gelmeye başladı. “Geçin bu tarafa, bugün size şantiye” kapalı dedik. Çevik polisi yığmaya başladılar. Hatta özel tim de geldi. Çevik kuvvet müdahale için hazırlandı. “Siz kararlı mısınız?” diye sordular. Kararlılığımızı belirttik ve buyur cesaretin varsa gel dedik. Ondan sonra işçiler tekrar ayaklanmaya başlayınca bunlar geri çekildi. Buraya oyun oynamak için değil, hakkımızı istemek için değil, almak için geldiğimizi ve şantiyenin önünü bu yüzden kapattığımızı söyledik. Bu sırada gündüz vardiyası da gelmeye başlamıştı. Onları yan tarafta bulunan belediyenin yapı yol işletmesine soktular. Oradan işçiler direnişe katılmak istediklerini ama kendilerine daha önceden borç senedi imzalattıklarını ve bununla tehdit ettiklerini söylediler. 7 saat boyunca şantiyeyi kapattık. Kararlılığımızı görünce çevik de bir köşeye çekildi. Meydan tamamen bizimdi. Çevrede bulunan tekstil firmalarında çalışan işçiler camlardan sarkarak, servislerden geçerken bizi alkışladı. Belediyenin işletmesinden çıkan kamyonlar korna çaldı. Müthişti. Anlatılamayacak kadar çok güzel bir ortamdı. Sonra müdür bizi işten attığını, muhatabımızın belediye olduğunu söyledi. Biz de merkezi yerlerden geçerek belediyeye doğru yürüyüş yaptık. Orada da tepkimizi koyduk.

İşçiler, Pazar günü çift yevmiye sayılması, araç zararlarının ücretlerinden kesilmemesi, ücretlere zam yapılması talepleriyle başlattıkları eylemlerini Saraçhane’de yaptıkları basın açıklamasıyla Büyükşehir Belediyesi’ne de taşıdılar. İl Bölge Müdürlüğü'nün önüne yürüyüş yaptılar. 10 Temmuz’da başlayan süreç kısaca böyle. İşçi Abidin, 20 Temmuz’dan itibaren açlık grevine başladı. İşçiler açlık grevinde olan arkadaşıyla birlikte saat 17:00'den sonra işletme önünde toplanıyorlar.

Sohbetin sonlarına doğru işçi Abidin bir anısını bizimle paylaşıyor:
– Fabrikaların arasında çöp topluyordum. Çöp çok fazlaydı ve fabrikanın yemek çöplüğüydü. Tamamen üstüme boşaldı. Her tarafım sulu sulu pis çöp. Bu durumu gören bayan işçilerden bazıları ağlamaya başladı. O an servise binen iki işçi bayıldı. Ben şunu anladım orada, bir kez daha bu mücadeleye dört elle sarılmalı. Şunu da öğrendim, biz ne kadar arabesk de dinlesek, biz ne kadar yanlış kültüre itilsek de işçi birbirini anlıyor. O bayılmayı, ağlayışlarını görmem beni o kadar etkiledi ki. Bana şunu söylediler, “Sen ekmeğin için bu duruma düştün değil mi?” “Evet ekmeğim için.” “Hep bu durumlarda mı çalışıyorsun?” “Evet.” Sonra güzel bir sohbet ve ilişki kurduk.

Evet işçi birbirini anlıyor. Aynı acıları yaşayan ve aynı beklentiler içerisinde olan uçsuz bucaksız bir ordudur işçi sınıfı. Ve bizler camlardan sarkıp alkışlayan, kornalarla direnişimize destek veren, senet imzaladığından dolayı direnişe katılmak isteyip de katılamayan işçileri bu direnişlerin parçası haline de getirebilir, ortak taleplerle patronun üzerine yürüyebilirsek gerçek kazanıma ulaşabileceğiz.

Akmercan işçileri, direnen işçiler sınıfın yüz akıdır. Her gün karşılaştığımız, belki düşünmeden yanından geçtiğimiz temizlik işçilerine, namı diğer çöpçülere sıcak bir merhaba dedik. Aynı sıcaklıkla tek tek ellerini sıkıyor ve tekrar görüşmek üzere randevulaşıyoruz.