Tüm söylem ve eylemin asıl olarak bu katmanın düzeyine göre belirleneceği bir evrenin!..
Bulduğu her fırsatı tehdit savurmanın vesilesi haline getiren Tayyip Erdoğan, bayramda da susmadı! Namaz çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtlarken, “...bu yola tevessül edenlere bu ülke tüm güvenlik güçleriyle gereken cevap neyse, haddini bilmeyenlere hadlerini bildirir. Neyiniz eksik? A’dan Z’ye temel hak ve özgürlükler noktasında cumhuriyet tarihi noktasında verilmemiş olan hakları Ak Parti iktidarı vermiştir” sözleriyle bu sefer de filmlerdeki ağalar gibi konuştu!
Bu pederşahi söylem, kitle-iktidar ilişkisinin hangi tarihsel gericilik kodlarına göre içerik kazandığının açık beyanıdır.
Bu, tekil bir söylem olarak da kalmadı. Hemen arkasından AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın Haliç Kongre Salonu’nda düzenlediği bayramlaşma töreninde bu sefer de üç çocuk bahsinde ifade kazandı. Adeta bir şef havasında konuşan Tayyip, bu sefer de hakkıymış gibi, “Ben bu davaya gönül vermiş kardeşlerime diyorum ki, en az 3 çocuk bu millete hibe edin, lütfedin diyoruz” dedi.
O konuşmanın bütününde Tayyip Erdoğan, bugüne kadar buyurgan bir şekilde talep ettiği ve toplumda ciddi bir tepkiye neden olan şeyleri adeta bir aile büyüğünün doğal hakkıymışçasına meşrulaştırmaya çalışan bir yaklaşım sergiledi! Biz bu yaklaşımı tarihteki faşist liderlerin söylemlerinden çok iyi tanıyoruz!
Onlar da kendisine biat edenlerin en geri dürtülerini harekete geçirecek bir söylemle, adeta tarih öncesinden sesleniyorlardı! Toplum adına düşünen, onun ihtiyaçlarını belirleyen, sınırlar çizen, lütfeden bir edayla… Toplumun istemesi onlar için de anlamsızdı! En anlamsızı da onların toplumdan taleplerinin topluma yararlı olduğunun anlaşılmamasıydı!
Tayyip şimdi onları tekrarlıyor. Ama tarihte bir şey ikinci defa tekrarlandığında sonuç komedi değil, trajedi olur!
“Ustalık” döneminin ifadesi mi?
Her iki konuşmada dile gelen yaklaşımlar, AKP'nin gelişim sürecinde yeni bir evreye girildiğinin habercisidir.
Bu evre, toplumu kutuplaştırmanın ve aslında siyaseti de, söylemi de sadece kendisine biat edenlere doğru daraltmanın açık beyanıdır. Öncesi bir yana Haziran İsyanı ile birlikte sıçramalı bir şekilde açıklık kazanan bu yaklaşım, tarihsel gericiliğin en karanlık kodları ile hareket edileceğinin de ilanıdır! Artık ince eleyip sık dokumadan, sadece kendisine “gönül vermiş” yüzde elliye bile değil, bu yüzde ellinin içindeki en has tebasına siyaset yapan bir iktidar gücüyle karşı karşıyayız! Tüm söylem ve eylemin asıl olarak bu katmanın düzeyine göre belirleneceği bir evrenin!..
Bu yaklaşım bir yanıyla da ciddi bir sıkışmanın açık ifadesidir. “Yüzde 50” baş dönmesiyle toplumsal yaşamın burnunu sokmadığı tek bir alanının kalmamasına Haziran’da verilen patlamalı yanıtın yarattığı sarsıntı vardır bunun gerisinde...
2023’ü bırakalım 2071’leri fethetme hayali kuran bir iktidar bloğu açısından bunun nasıl bir etki yarattığını tahmin etmek güç olmasa gerek. Çünkü onun asıl gücü, çok böbürlendiği yüzde 50’nin varlığı değil, bir türlü harekete geçemeyen diğer yüzde 50’nin sessizliğiydi. Elindeki toplumsal gücü de asıl olarak bu sessizlik ikliminde büyütmemiş miydi?
Öyle ya, yıllarca Kürt ulusal hareketi ve dönem dönem parlayıp sönen ama bir türlü süreklileşmeyen irili ufaklı direnme dinamikleri dışında onca yolu neredeyse engelsizce yürümüştü. Arkasında uluslararası sermaye ve onunla içiçe geçmiş Türk tekelci burjuvazisinin desteği; önünde on yıllardır sessizlik duvarını dönem dönem zorlasa da bir türlü kıramayan bir toplumsal gerçeğin sunduğu olanaklar!..
Şimdiki o pervasız, pervasız olduğu kadar da kutuplaştırıcı ve sadece kendisinin en sadık “tebasını” hedefleyen o söylem aslında yeni bir yol haritasının da açık ilanıdır.
Bu yol haritası, esneme marjlarının giderek azaldığı, o nedenle de eskiden olduğu gibi rıza-zor ikilemini keyfince kullanamayacağı bir toplumsal zemin üzerinden çiziliyor. Dediğimiz gibi tarih öncesi çağlardan seslenen bir gericilik ve saldırganlıkla karakterize oluyor!
Şirket yöneticisiydi, şimdi “reis” oldu!
Tayyip Erdoğan eskiden bir şirket CEO'su edasıyla, “Ülke yönetmek bakkal dükkanı yönetmeye benzemez” demişti. Neoliberal ekonomik-sosyal yıkım politikalarını engelsizce ve engelsizce olduğu için de "ustaca" uygulayan Tayyip Erdoğan bu sözleriyle neoliberal zamanların ruhunu ne kadar da isabetli imlemişti: Ülke yönetmek şirket yönetmek gibi bir şeydi!
Kendisi ve temsil ettiği iktidar bloku, bugüne kadarki icraatlarıyla, artıdeğer sömürüsünün derinleşmesi başta olmak üzere sermaye birikiminin katlanması için (yağma ve talanın tüm biçimleriyle) ellerinden geleni yaparak gerçekten de bir şirket yöneticisi gibi çalıştılar. Bu açıdan öncekileri sınıfta bırakacak bir performans sergilediler!
AKP Hükümeti’nin bu pratiği burjuvazi tarafından çok sevildi. Kendisi için daha fazla soğuracağı-sömüreceği bir iklim yarattığı oranda keyifle "yürü ya kulum" dedi! AKP Hükümeti neoliberal yağma-talan ve sömürünün katlanması için attığı her adımda, kısacası ekonomik-sosyal icraatlarında zamanın neoliberal ruhunu yakalamakta son derece cevval olduğunu kanıtladı.
Genlerindeki konuşuyor!
Bu ruhun bir de siyasal cephesi vardı. Ekonomiden koparılamayacak bu cephede de işler epey bir zaman yolunda gitti. Kitlelere zehir, rızayla içirildi! Tüm bunları iktidar içindeki konumunu sağlamlaştıracak adımlarla içiçe geçirerek yaptı. O konumu sağlamlaştırıp-pekiştirdiği oranda başdöndürücü bir merkezileşmeye/otoriterleşmeye yöneldi.
Eski iktidar blokunun denetimindeki faşizme has katı merkeziyetçilik, onların tasfiyesiyle eşgüdümlü olarak AKP kontrolünde bir merkezileşmeye dönüştürüldü. Yasama-yürütme-yargı erki eskiden sivil-asker bürokrasinin denetiminde toplanmışken; şimdi yüzde 50’nin oyuyla hükümet olmuş AKP’nin (elbette baş bağlaşığı Cemaatin), kısacası yürütmenin denetiminde merkezileşiyordu. Bu öyle zamana falan da yayılmadan son derece hızlı adımlarla gerçekleşiyordu.
Ona “demokrasi kahramanlığı” payesi verenler, bu yönelim olgunlaştığı oranda elektrik çarpmış gibi sarsılıyordu. 21. yüzyılda sermayeyi, yeni iktidar blokunu “demokrasiye mahkum” ilan edenler yavaş yavaş sözlerini yutmaya başladılar.
Oysa onu demokrat ilan ettikleri dönemde, Kürtler başta olmak üzere tüm direnme dinamiklerini ezmek için devasa bir siyasal zoru devreye sokarak rengini zaten belli ediyordu. Ama liberaller -ve liberalleşmiş eski Marksist dönekler- bunu da “burjuva demokrasisinin bilinen zaafı” olarak geçiştiriyordu. Bu zoru perdeleyen ve artık retorik halini almış “açılım”ları öne çıkararak onlar toplumun uyuşturulup aldatılmasında AKP-Cemaat koalisyonuna paha biçilmez bir yardımda bulundular. Yaşananın, «demokratikleşme » süreci falan olmayıp sermayenin eşitsiz gelişimi yasası uyarınca ekonomide değişen güç ilişkilerine bağlı olarak siyasette de gücün yeniden paylaşımı temelinde gerçekleşen sermaye içi bir iktidar savaşımı olduğunun altını-üstelik Hasan Cemal'lerin bile « uyandığı” bugün değil yıllardan beri- çizen komünistleri ve devrimcileri « dinazorluk »la suçladılar. Liberaller ve liberalleşmiş döneklerle AKP-Cemaat koalisyonu arasındaki bu birliktelik hikayesi, AKP iktidarını pekiştirip o eski açılımcı-soslu-fiyonklu söylemden neredeyse tamamen kopana kadar sürdü.
AKP Hükümeti'nin “demokratlığının” belki de ilk ciddi sınavı olan Haziran İsyanı ise onun genlerine işlemiş faşist-gerici kodları tümüyle deşifre etti. Gelinen noktada o da bunu sürdüremeyeceğinin farkındalığıyla ruhunun esas kimyasıyla boy göstermeye başladı; daha doğrusu başlamak zorunda kaldı. Artık sadece kendisine koşulsuzca biat edenlerin niteliğiyle örtüşen bir siyaset-söylem ve eylemle karşı karşıya kalacağız!
Günlerdir Mısır’daki darbe üzerinden siyaset yaparken de bu kesimlere siyaset yapıyor zaten. Eski mazlum edebiyatını bu sefer kendi tabanını kemikleştirip-kutuplaşmayı derinleştirecek bir zemin üzerinden yükseltiyor.
Bu tehlikeli gidiş ancak ve ancak işçi sınıfının aktif siyasal bir özneye dönüşmesiyle, farklı bir dünya ve toplum özleminin somut alternatifi olarak sosyalizm ideali ve hedefinin bu temelde toplumsallaşıp kitleselleşmesiyle bozulabilir. Bunun başarılamadığı koşullarda son derece karmaşık çelişkilere sahip olan toplumsal haritanın gerici bir tarzda kaşınması da dahil, sayısız tehlike bertaraf edilemez. Haziran İsyan’nın yarattığı devasa toplumsal sonuçlar bize sınıf içinde de daha güçlü bir çalışmanın zeminini sunuyor. Bu zemine sıkıca sarılmalıyız!
Şu anda farklı biçimlerde seyreden isyanın önümüzdeki günlerde farklı biçimler kazanarak süreceğini söylemek kehanet olmaz. Rejim açısından da öyle! Bir taraftan Haziran'a katılmış tüm kesimlere sopa sallarken, bir taraftan da Suriye'ye burnunu iyice bir sokup uluslararası saldırının alt yapısını hazırlayacak tehlikeli bir bombanın pimini çekmiş durumda. Suriye’de Kürtler ve Alevilerin kitlesel katliamına dönüşen gerici çetelerin icraatları bizzat rejim tarafından desteklenip, motive ediliyor.
İçerdeyse sadece saldırgan bir söylem sözkonusu değil. Aynı zamanda kapsamlı bir saldırı hazırlığı yapılıyor. Kaşınan “Eylül sendromu” ile ABD’den alınacak yeni polis teçhizatları (helikopter de dahil) bunun küçük bir işaretidir.
Kısacası, içerde ve dışarda kaybettiği inisiyatifi yeniden kazanmak için her türlü kirli işi içiçe geçirecek AKP, deyim yerindeyse eceline susamış bir hoyratlıkla konumlanıyor. Fakat nafile! Korkunun ecele faydası yok! Korku eşiğini aşan kitleler bu özgürleşme halinin güzelliğinden vazgeçmeyeceklerini gösterdiler, misliyle göstermeye devam edecekler!..