Haziran İsyanı aynı zamanda kentlerin/doğanın talanına karşı yıllardır çeşitli yöntemlerle denetim altında tutulan öfkenin patlamasıdır!
Haziran İsyanı burjuvazinin kentsel dönüşüm stratejisinde büyük bir gedik açtı. Onun o rantçı/talancı yüzü, kentin kimliği haline gelmiş bir parkın yok edilmesi cüretine dönüşünce ayağına kocaman bir taş düşürmüş oldu. Öyle ya kentsel dönüşüm denilen talan yıllardır ciddi bir tepkiyle karşılaşmadan usul usul sürüyordu. Kentler, özellikle de İstanbul kapitalizmin yeni ihtiyaçları temelinde yeniden düzenlenen gerçek bir şantiye alanı gibi sessizce yeni bir surete kavuşturuluyordu. Dev AVM’ler, plazalar, rezidanslar; emekçilerin doldurulduğu TOKİ evleriyle elele yükseliyordu. İstanbul’da bir bölgeye 6 ay aradan sonra gittiğinizde bile gözle görülür bir farklılaşmayla karşı karşıya kalıyordunuz. Tüm bunlar sessiz sedasız yürüyüp gidiyordu. İşi çığrından çıkaracak uygulama ve düzenlemeler bile (2B arazileri gibi aslında kıyametin kopacağı talancılık!) nasıl oluyorsa toplumsal öfkeyi tetikleyemiyordu. Çünkü burjuvazi sayısız yöntem ve aktörü devreye sokarak kitleleri yarattığı oldu bittiye razı ediyordu! Arıza çıkaracak kimi emekçi semtlerindeyse iş zamana yayılarak çözülmeye çalışılıyordu. Yani bu dönüşüm saldırısı burjuvazi tarafından alabildiğince denetimli bir şekilde hal yoluna sokuluyordu.
Fakat bunun da bir sınırı vardı! Kentlerin kimliği haline gelmiş, giderek daralan nefes boruları olan parklar, hatta afet durumunda sığınılacak yerler bile açgözlü bir talancılığın konusu haline getirilince burjuvazinin o denetimi kaybetmesi kaçınılmaz hale geldi. Bu açgözlülüğü borçlandırarak ev sahibi yapmak gibi ağrı kesicilerle dindirmenin de imkanı yoktu! Kapitalist açgözlülük/dayatmacılık tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıverdi! Gezi Parkı bu açıdan bir sembol oldu. Tıpkı şimdi sırada olan Cevizli TEKEL arazisi gibi…
Haziran İsyanı -bu açılardan baktığımızda- aynı zamanda kentlerin/doğanın talanına karşı yıllardır çeşitli yöntemlerle denetim altında tutulan bir öfkenin patlamasıdır! Sadece Gezi Parkı’nın değil bir bütün olarak Taksim ve civarının bütünsel olarak yağmalanıp, yüksek karar getirecek şekilde peşkeş çekilmesi bardağı taşıran son nokta oldu. Çünkü Gezi ve Taksim kentin kimliğini, tarihsel belleğini temsil eden önemli sembollerdir. Planlanan dönüşümün aynı zamanda kimliğin tasfiyesi olduğu, buraların emekçilere tamamen kapatılacağı gerçeği ile birleşince kentsel dönüşüme karşı toplumsal bir bilinç sıçramasının manivelası haline geldi.
Bu açıdan da Gezi süreci aynı zamanda kapitalist kentsel dönüşüme karşı bilinçte ciddi bir sıçrama noktası oluşturarak burjuvaziye bu noktada önemli bir darbe indirdi. Şimdilerde yağma ihalelerinin düğmesine basılmışçasına rafa kaldırılması bunun somut göstergesidir. Bu gerçek, direnişin önemli sonuçlarından biridir.
Elbette bundan sonra devamlılığının sağlanması gereken önemli bir mücadele dinamiğidir! Önümüzdeki günlerin en önemli mücadele konularından biri toplumsal bilinçte önemli bir sıçramayla birleşmiş kentsel dönüşüme/yağmaya karşı tavır almak oluşturacaktır! Bizim açımızdan da bu hat önemli bir yüklenme noktasıdır. Kitlelerin Haziran deneyiminden bilince çıkardıkları gerçekleri derinleştirmek, örgütlü bir mücadelenin konusu kılmak önemli bir görev olarak durmaktadır.
Kentsel dönüşüme karşı tutum bir kimliktir!
Şehir merkezlerinin işçi emekçilerden soyutlanması, AVM’leştirilmesi, buralara adım atmanın bile metalaştırılması kentsel dönüşümün nihai sonucudur. Her türlü ilişkinin para/tüketim güdümüne sokulması, bir nevi kentsizleştirme ve kimliksizleştirme projesidir. Emekçiler Haziran’la birlikte tam da bu bilinci kazandılar. Şimdi forumlarda dile gelen AVM karşıtlığı, tüketim kültürüne dur deme isteği, zamanı ve mekanı eşit ve sınırsızca paylaşma isteği bunun ifadesidir. Ve bu aynı zamanda yıllardır dayatılan kimliğin reddi ve kentle birlikte yeni bir kimliğin kurulma arayışının dile gelmesidir. Bu gerçeği dönüştürmek, daha ileri bir bilinç ve eyleyişe dönüştürmek önümüzdeki sürecin en önemli görevlerinden biridir!
Emekçi semtlerinde deprem yaratmak!
Kentsel dönüşüm stratejisi şehir merkezlerini kapsadığı gibi en ücra köşelerini de kapsamaktadır. Hedefinde kent merkezleri olduğu kadar, işçi ve emekçilerin oturduğu varoşlar da bulunmaktadır. Emekçilerin yaşadığı bu bölgelerin bazıları bu dönüşümden nasibini almış ve dönüşüm tamamlanmıştır. Bir kısmı da bu dönüşümü görsel olarak en iyi görebileceğiniz alanlar olarak bir resim gibi karşımız da durmaktadırlar: Bir yanda bakamayacağınız uzunlukta beton harmanlar, diğer tarafta ise gecekondular. Kanal İstanbul Projesi gibi henüz hiç yerleşimin olmadığı alanlar da bu döşümün hedefi ve kapsama alanı içerisindedir. Kısacası emekçilerin yaşam alanlarını, doğayı meta odaklı olarak yeniden organize etmek olan “dönüşüm”, ağaçtan tutalım temiz su kaynaklarına kadar her şeyi talan ediyor/edecek.
Emekçi semtlerinde “dönüşüm” küçük çapta direnişler dışında sesiz sedasız bir biçimde hayata geçirildi. Buralarda emekçilerle uzlaşarak, ikna ve anlaşma yoluyla hayata geçirildi. Gizli tehditler, özel şirketler gibi aktörlerin de içinde olduğu çok kapsamlı “ikna” yöntemleriyle iş yürütüldü. İknanın başlıca argümanı ise insanların derme çatma barakalar diyeceğimiz evler yerine daha düzgün mekanlarda yaşayacakları vaatleriydi.
Emekçilerin geleceklerini uzun yıllar ipotek altına alan bu zoka, mecbur kılınan emekçiler tarafından yutuldu. Bu yöntemin ne kadar alçakça bir yöntem olduğu, o kutu gibi evlere taşınıldıktan, belli bir süre yaşandıktan ve kredileri ödemekte güçlük çekildikten sonra anlaşıldı. Kutu kadar evlere dünya kadar para ödeyen emekçiler, bir yandan bu evlerin kredilerini ödemeye çalışırken diğer yandan ise ev kredileri kadar aidatlar ödemek zorunda kaldılar.
Bu deneyimleri yaşayanlar bu yöntemin alçaklığını anladılar anlamasına ama yeniler için bu yöntem cazibesini korumaktadır. Zaten bir kere hayatta karşılığını bulan bu yöntem ondan sonra bütün dünya sadece bununla sınırlıymış gibi tek seçenek haline gelebiliyor! Bir kere içine girdikten sonra dön babam dön, sonu gelmez borçlar bitene kadar… Bu döngünün içine dalanlar, çaresizliğini şu sözlerle ifade ederler: “Ben borçlarını öderim bari çocuklarım ev sahibi olur”.
İknada başvurulan tek yöntem de bu değildir. İstanbul gibi deprem bölgesi olan bölgelerde evlerin sağlıksızlığı, olası bir depremde İstanbul’un bir mezarlığa dönüşmesi olasılığı bu dönüşümde burjuvazinin önünü açacak argümanlardan biri oluyor. Kötü yapılmış ve ilk depremde yıkılacak bu evler burjuvazinin bu evlerin yıkılması için ciddi bir ikna gücüne dönüşüyor. Çürük yapılar, planlamadan yoksun sokaklar, altyapısız yerleşim alanları… bunların bütününü kapsayan ciddi bir propagandanın oldukça etkin bir ikna gücü var. Burjuvazi de bunu tepe tepe sonuna kadar kullandı ve kullanmaya devam edecek.
Hiçbir çatışmaya mahal vermeyecek biçimde devrede olan bu ikna yöntemleri boşa düşürülmeden semtlerde kentsel dönüşüme karşı güçlü bir mücadele odağının yaratılması mümkün değildir. Çünkü konunun muhatabı olan kesimler bu sürece ikna edilmiştir. Öncelikle bu tersine çevrilmelidir.
Kentsel döşümün odağı olan nispeten daha örgütlü ve toplumsal muhalefetin olduğu bölgelerde dönüşüm sürekli ötelendi, zamana yayıldı. Bu hem örgütlülüğü zaman yayarak çözme hem de tehlikenin gözlerden uzaklaşması, bir rehavet havasının oluşmasını sağlıyor. Bir yandan da bu bölgelerde özel şirketler aracılığıyla emekçilerin evlerini satın alma, birlikteliği içeriden çözme, birlikte hareket etme yeteneğini ortadan kaldırma hamleleri sürdürülüyor. [Sürecek]
[Alınteri gazetesinin Ağustos 2013 tarihli sayısından alınmıştır]