Filistin 1987 - 1948

GÜNCEL
Cumartesi, 22 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)

8 Aralık 1987 günü, işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler için sıradan bir gün gibi başlamıştı. Haziran 1967'den bu yana son yirmi yıldır işgal altındaki bir ülkenin beşinci sınıf vatandaşı statüsünde yaşamaya neredeyse alışmışlardı. Ara sıra başkaldırılar, bombalarmalar ve küçük çatışmalarda olmuyor değildi. Ama bu tür olaylar gerek İsrailli yetkililer, gerekse dünya kamuoyu tarafından neredeyse “vakayi adliyye”den sayılıyor, giderek kanıksanıyor ve haber organlarında yer bile almıyordu. Hatta Batı Şeria ve Gazze'de görev yapan İsrail ordusu mensupları “hareketsizlikten” sıkıldıklarını dahi açık açık ifade ediyorlardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini ya bir mülteci kampının daracık bir odasında ya da kampların dışında kalan mahallelerde açan genç-yaşlı on binlerce Filistinli, milyonlarca yıldan beri süren bir “ekmek kavgası”nın modern sıra neferleri olarak yollara dökülüyor, biraz daha iyi bir yaşam uğruna ve İsrail ekonomisini de kalkındırmak pahasına işgalci gücün fabrikalarını dolduruyorlardı. İsrail'in, faşist toplama kamplarından kaçıp kurtulmuş ve kendilerine “vaadedilmiş topraklara” gelip yerleşmiş o “masum kurbanları” kendilerine layık görmedikleri tüm pis ve ağır işleri Filistinlilere sunuyorlardı. İşgal altındaki topraklarda hayatlarını sürdürecek parayı, birkaç özel işyerinin dışında kazanamayan “çağdaş faşizmin son kurbanları” ise bir seçeneksizlik girdabında içinde Yahudilere ait işyerlerine girip çalışmakta buluyorlardı ekonomik kurtuluşu...

8 Aralık sabahı yine böyle yollara dökülmüş işyerlerine gitmekte olan yaklaşık 100 bin Filistinli'nin içinde yer alan dört kişi, daha sonraki aylarda gittikçe yükselecek bir direniş çizgisinin ilk şehitleri olacaklarını bilemezlerdi. Gazze'nin Maghazi mülteci kampında yaşayan 46 yaşındaki Talep Ebu Zalip ile 25 yaşındaki Ali Mahmoud İsmail, yolda karşılaştıkları Jabalya mülteci kampından 29 yaşındaki İssam Mohammad Odeh ile 26 yaşındaki Shaaban Said Nabhan işlerine yetişme telaşı içindeydiler. Karşıdan gelen bir İsrail askeri kamyonunun azrailleri olacağını pek sezememişlerdi. Askeri kamyonun dev tekerleri altında can verirken son sözlerinin ne olduğunu da kendilerinden başka kimsecikler bilmiyordu. Belki kelime-i şahadet getirmiş, belki bir sevdiklerinin adını fısıldamış, belki de “Kanımız, canımız sana feda olsun ey Filistin” demişlerdi...

Ancak bu olayın hemen sonrasında, yirmi yıldan bu yana işgal altındaki topraklarda yaşayan ve Filistinlilerden başka hemen herkesin unuttuğu acılı bir kuşak tüm dünyaya “ilk söz”lerini haykırmaya hazırlanıyordu. Ordu yetkililerinin “basit bir trafik kazası”, Filistinlilerin ise “planlı bir cinayet” olarak değerlendirdikleri bu olay, sabırlarını patlamaya hazır bir mavzer gibi biriktirmiş olan Filistinlilerin ayaklanmasını başlatacak ilk kıvılcım oluyordu.

(...)
1948 yılının yazında, yeni Yahudi kenti Tel Aviv ile eski Arap limanı Yafa arasında bulunan Ramle'de bir bakkal dükkanı vardı. Bakkalın oğlu Halil Vezir 12 yaşındaydı (Filistin Devrimi'nin ve El Fetih'in ilk önderlerinden ve El Fetih Silahlı Kuvvetler Komutanı olacak olan Halil Vezir'i dünya Abu Cihad adıyla tanıyacak -nba) ve çevre evlerde yaşayan Yahudi çocuklarla birlikte sokakta çeşitli oyunlar oynardı. O güne dek Arap ve Yahudiler barış ve tam bir uyum içinde yan yana yaşamışlardı. Filistin üstüne oynanan oyunlar ve savaş, Halil'in genç ömrünün önemli bir parçası olmamıştı henüz...

Ancak, o Temmuz günü Ramle'deki sakin yaşam aniden değişiverdi. Bakkalın oğlu Halil de -yani şu anda Filistinlilerin içlerine gömmeye çalıştıkları, “nom de guerre” (kod adıyla -nba) Abu Cihad- İsrail devletinin kurulmasından iki ay sonra ürkmüş ve korkmuş 700 bin Filistinlinin içinde buldu kendini birdenbire... Evlerini terkederek Filistin'in dışında, sürgünde, Diasporada yaşamaya gidenler “Deir Yassin Katliamı”nı düşündükçe adımlarını daha hızlı atıyor, çocuklarının ellerinden çekiştiriyorlardı.

Ramle'deki evlerini, bakkal dükkanlarını ve anılarını bir toz bulutu ardında bırakarak yollara düşenler arasında Abu Cihad'ın ailesi de vardı. O günleri bir de Halil El-Vezir'in, yani Abu Cihad'ın ağzından dinleyelim:

“O günü hiç unutmayacağım. Erkekler hep bir arada toplanmışlardı. Ve Yahudilerin bizlere de, Deir Yassin'de yapılanların aynısını uygulayacaklarını söylüyorlardı. Kentimizin kuşatıldığını, işgal edilmesinin an meselesi olduğunu söylüyorlardı. Korkmuştum, hem de çok korkmuştum...

Annem, ben ve kız kardeşlerim kiliseye gittik. Tüm kent halkı da oradaydı. Başpiskoposun kapının önünde durduğunu anımsıyorum, elinde de beyaz bir bayrak vardı. Sonunda Siyonist birlikler kente girdiler. Başpiskopos onlara, 'Bizler asker değil, sivilleriz. Savaşçı da değiliz. Bize dokunmayın' dedi ve uzun bir müddet tartıştı. Ancak bir takım askerler yine de kilisiye girerek aramızdan genç olanları seçip dışarı çıkardılar. Hiç kimse onların nereye götürüldüklerini bilmiyordu.

Daha sonra bizler de dışarı çıktık. O anda gördüklerim, aklımdan hiç çıkmayacak bir tablo gibiydi... Tüm evlerin önleri, ara sokakların içleri cesetlerle doluydu. Şimdi bile unutamıyorum bu görüntüyü... Sokakta buldukları herkesi, kadın-çocuk ayırımı yapmadan katletmişlerdi. Bu ilk aşamaydı. Arkasından anavatanımızdan, topraklarımızdan sürüldük, buna kovulduk da diyebilirsiniz. Evlerimizden ve kentimizden kovulduk yani...”



Yukarıdaki metin Belge Yayınları tarafından Temmuz 1988'de birinci baskısı yapılan Ceylan Göllücü'nün “Filistin Kazanacak Filistinli Sürgünlerin Ağzından Direniş Destanı” adlı kitabın 176 ila 179. sayfaları arasında yer almaktadır. Başlık tarafımızdan konulmuştur.