Emek cephesinde yer alan güçler açısından bu umutlu bir bekleyiş. Sermaye cephesi ise endişe hatta korkuyla bekliyor Eylül’ü
Türkiye’de bir süredir herkes bir “Eylül sendromu”ndan söz ediyor.
Sendrom bir tıp deyimi aslında. Hastalık belirtisi anlamında kullanılıyor. Günlük dildeki anlamı ise sıkıntı, gerilim. “Eylül sendromu” bu anlamda, daha doğrusu ‘gergin bir bekleyiş‘ anlamında kullanılıyor.
Emek cephesinde yer alan güçler açısından bu umutlu bir bekleyiş. Sermaye cephesi ise endişe hatta korkuyla bekliyor Eylül’ü.
Emek cephesi, Haziran İsyanı’nı yaratan Gezi ruhunun yeniden harekete geçmesi beklentisinde. Araya giren yaz rehavetinin dağılması yanında üniversite ve liselerin açılacak olması, bu beklentinin iki ana dayanağını oluşturuyor.
Sermaye cephesinin korkusu ise sadece yeni bir Gezi dalgasıyla karşılaşmaktan ibaret değil. Korkunun temelini bu oluşturmakla birlikte bu korkuyu besleyip büyüten başka etkenler de söz konusu. Ekonomide krizin artık kapıdan içeri girmiş olması, Türkiye’nin boyundan büyük işlere kalkışılan Ortadoğu politikalarının ardı ardına çöküşüyle birlikte ortaya çıkan denge değişiklikleri ve nihayet Kürt ulusal hareketinin konjonktürün de yardımıyla Rojava ve Kuzey’de yaptığı hamleler sonucu yaşanan sıkışma bu korkuyu büyüten başlıca etkenler.
Ekonomide ve siyasette 10 yıldır süren balayı günlerinin sonuna yaklaşıldığının hissedilmesiyle birlikte bugüne kadar AKP’nin arkasında mevzilenmiş olan farklı sermaye kesimleri, bu arada AKP-Cemaat koalisyonu arasındaki çatlakların büyümesi gibi irili ufaklı gelişmeler de bu ana dinamiklerden kaynaklanan riskleri büyüten yan etkenler olarak devrede.
Sonuç olarak umudun da korkunun da somut neden ve dayanakları var.
Burjuvazinin korkularını ortadan kaldırmanın çaresi yok. Çünkü bütün bu dinamiklerin kontrolü Türk tekelci burjuvazisinin elinde değil. O en fazla bunların kimi sonuçlarını geciktirip kendisine vereceği zararları görece hafifletebilir. Bunun başarılabilmesi bile -özellikle son 10 yıla kıyasla- kolay olmayacak. Çünkü Türk tekelci burjuvazisi ve AKP hükümetinin hareket alanı daralmış durumda. Rejimin kullanabileceği enstrümanlar sınırlı. Bunlar da ağırlıklı olarak daha fazla baskı ve devlet terörü gerektiren yöntemler. Ancak Haziran İsyanı’ndan sonra bu noktada da yeni bir açmazla karşı karşıya burjuvazi ve AKP hükümeti: Kendisine muhalif her dinamik ve kıpırtıyı zorbalıkla sindirip denetim altına alma çabası içerisine giren dizginsiz otoriterizm ve faşist devlet terörü -geçmiş yıllardan farklı olarak- karşıtını da keskinleştirip büyütüyor. Burjuvazinin Eylül korkusunu büyüten de bu zaten.
Ancak özellikle emek cephesi adına beslenen umudun -kendiliğindenci bir rehaveti beslemesi ölçüsünde- hayal kırıklığına dönüşme riski yüksek. Haziran ruhu kuşkusuz hala canlı ve forumlar başta olmak üzere yerel dinamikler tarafından sönmesine izin verilmeyerek bugünlere taşındı. Ancak bunun kendiliğindenci bir evrimle kendini büyüterek devam edeceğini beklemek hayalcilik olur.
Haziran İsyanı’nın temel zaaflarını oluşturan handikaplar hala sürüyor çünkü. İşçi sınıfının üretimden gelen gücünü örgütlü bir biçimde kullanarak sürece ağırlığını koy(a)mayışı, bütün bileşenlerin saygı ve güvenini kazanmış devrimci bir merkezi önderlikten yoksunluk ve programsızlık bu handikapların başlıcaları. Bunlar ortadan kaldırılamadığı, özellikle de net bir programatik hedefler bütünlüğü ve merkezi önderlik boşluğunun giderilmesi yönlerinde belirgin ilerlemeler kaydedilmediği sürece Haziran’ın kendini tekrarlaması çok zor.
O ruh kuşkusuz hemen kaybolmaz, bilinçlerde ve yüreklerdeki etkileri kolay kolay silinmez. Ancak sözünü ettiğimiz zayıflıklar sürdüğü müddetçe, Haziran’dan farklı olarak isyanın daralması, yerelleşmesi ve giderek sönümlenmesinin önü alınamaz. Olası en ileri durumda dahi, burjuvazi ve AKP iktidarının yapacağı yeni kimi hamlelere karşı tepki patlaması/öfke boşalmaları sınırlarının ötesine geçmek mümkün olmaz. Bu sınırları parçalayamayan bir hareketin çok geçmeden tıkanıp yorulması, patinaj yaparak geriye doğru kırılmalar yaşaması ise kaçınılmazdır.
Bu nedenle Eylül umudu, kendi dışımızdaki gelişmelerin tetikleyeceği kendiliğinden bir patlama beklentisi şeklinde pasif bir beklenti olmaktan çıkmak zorunda. Forumlarda filizlenen aşağıdan yukarıya merkezileşme eğilimleriyle hareketi bileşiminin genişliğini ve zenginliğini korumayı da gözeten net bir kapitalizm karşıtı programatik perspektife kavuşturmak can alıcı halkalar olarak kavranmalı. İşçi sınıfının kitlesel olarak harekete geçirilebilmesi de bu iki yönde sağlanacak gelişmeyle mümkün olabilir ancak.
Umudu pratikleştirmenin yolu, kolları kavuşturup Eylül’ü beklemekten değil onu örgütleme çabalarını yoğunlaştırıp en üst düzeye çıkarmaktan geçiyor.
[Alınteri'nin Eylül 2013 tarihli sayısının başyazısıdır]