Kirden pastan arınmaya, silkinmeye, doğrulmaya, ayağa kalkmaya çağıran bir Eylül daha tüm haşmetiyle önümüzde...
Alınteri'nden...
Haziran İsyanı‘nın ateşini ve geleceğimize saçtığı kıvılcımları yaz rehaveti bile silikleştiremedi. Silikleştirmek ne kelime, forumlarla akıp yeni biçimlere bürünen eylem kendine örgütlenme kanalları arıyor. Gezi‘nin en büyük eksiği -ve belki de en büyük handikapı- tarihsel ve siyasal açıdan bu kadar önemli bir kesitte işçi sınıfının sınıf olarak yerini alamamış olmasıdır. Kitlesel ayağa kalkışı, daha ileri hedeflere yürütecek, bu yolu açacak en devrimci sınıf, sendikal barikatlara, tüketilmiş örgütlülük duvarına, güven/özgüven harabiyetine toslayıp durmaktadır. Fakat mutlaka aşılmak zorundadır, aşılacaktır.
Kirden pastan arınmaya, silkinmeye, doğrulmaya, ayağa kalkmaya çağıran bir Eylül daha tüm haşmetiyle önümüzde. Üniversiteler açılıyor, işbaşı yapılıyor, yaşam yeni bir dinamizm kazanıyor. “Eylül sendromu”, korkuları büyümüş burjuvazinin açmazlarını derinleştiriyor. Çünkü, etkisi Ortadoğu‘yla sınırlı kalmayacak bir emperyalist savaş da kapımızda. Bu kanlı müdahalede baş aktörlerden biri olmak için can atan burjuvazi, bizi kardeşlerimizin kanını dökmeye çağırıyor.
Bölgesel savaşın pimini çekmeye soyunan emperyalistler ve Türkiye gibi uşakları, gözlerini bu kez Suriye’ye dikmiş durumda. Onların derdi, bölgeyi parça parça edecek vahşi bir kıyım yanında Rojava gibi ayağa kalkmış ve varlığını kanıtlamış özerk Kürt bölgelerine -dolayısıyla PKK‘ye- de haddini bildirmek! “Siyasetin kirli biçimleri”nde tüm bunları burjuvazi cephesinden deşifre ediyoruz. İşçi emekçilerin tek bir seçeneği var; bu katliamcı kaosa, Suriye’ye karşı girişilecek müdahaleye karşı “çekin ellerinizi” demek.
İşçi-sendika sayfalarımızda Kazova işçilerinin fabrika işgali ve üretime geçişleri, Teksil grevleri, Dinex Egzoz‘da Türk Metal çetesinin saldırganlığına meydan okumak başta olmak üzere Punto Deri ve Darphane grevi gibi öne çıkan örnekleri sınıfın nabız atışlarından yansımalar olarak bulacaksınız.
Yeni rant alanlarının sermayeye peşkeş çekilmesi demek olan olimpiyatların İstanbul için nasıl bir yıkım anlamına geleceği, “Kent Hareketleri”yle yaptığımız röportaj üzerinden sizlere ulaşıyor. Aynı kapsamdaki “Enkazın altında kalan” yazı dizimiz bu sayımızda da sürüyor.
TİKB hükümlüsü Murat Güneş’in, gözaltına alınan Gezi tutsaklarıyla Sincan F Tipi Cezaevi’nde yaptığı röportajı yayınlıyor, “Proletaryanın Dilinden” köşesinde “Semboller”e yer veriyoruz.
“Kadının bedenini süs” olarak niteleyen, “bu ülkeyi seviyorsanız çok çocuk doğurun” diyen neoliberal gericilik, kadını bir bütün olarak hakimiyet altına almaya, sindirmeye ve boyun eğdirmeye çalışıyor. Sistemin çürütücü/öldürücü göstergelerinden biri olan taciz, tecavüz ve ensestin hangi boyutlara ulaştığı bizzat devletin rakamlarıyla dile geliyor. Daha savcılıktan bırakılan polisler, özel tim, jandarma kamu görevlileri yine bu istatistiklerden sırıtıyor.
Sanat sayfamızın iki konuğu var. İkisi de ezilen halkların sözü/sözcüsü olmuş, onların acılarını ve özlemlerini bizlere ve tarihe taşımış iki güçlü ses karşınıza çıkacak: Filistinli şair Mahmud Derviş ve Kürt edebiyatının devrimci siması Şêrko Bêkes.
Gelecek sayımızda buluşmak üzere…