Kilis’te kan sesleri

Sedyelerden birinden kan damlıyordu. Hızlı hızlı, alelacele, bir an önce ölüme varmak, ölümü haber vermek ister gibi...

GÜNCEL
Çarşamba, 11 Eylül 2013 (13 yıl 1 ay önce)

Kilis Devlet Hastanesi'nin acil servisindeki üç sedye de doluydu. Sedyelerden birinden kan damlıyordu. Hızlı hızlı, alelacele, bir an önce ölüme varmak, ölümü haber vermek ister gibi…

— Şıp, şıp şıp şıp…
Tüm sedyenin kanla dolup taştığını hatırlıyorum; daha yirmisinde görünen genç esmer adamın o kan gölünün ortasında ıssız bir adacık gibi beliren bembeyaz yüzünü, siyah uzun sakalını, kısacık yalıtılmış bıyıklarını, yarı açık gözlerindeki gencecikliğiyle tezat matlığı, içimin çekildiğini, korktuğumu hatırlıyorum.

— Şıp, şıp şıp şıp…
Bütün sesler flulaşıyor, bir tek alelacele damlayan kanın sesini duyuyorum. Kurşunun başına isabet ettiği, canından umut olmadığı ama kanın çok aktığı, yerlerin hep kan olduğu, buna bir çare bulunması gerektiği üzerine diyalogları sonradan peyderpey anlamın bir yerlerine yerleştirebildim.

Henüz yirmili yaşlarının ilk yarısında görünen genç doktorun soluk yüzündeki artık bayatlamış bir dehşetle kanıksanmış çaresizlik karışımı ifade de yine bu satırları yazarken belirdi zihnimde.

Birisi başına kurşun alan İslamcı savaşçının kurtulması çok zor diyordu sanki, belki de demiyordu, belki de çok alakasız şeyler söylüyordu ya da belki de birazdan binanın üst katlarında göreceğim başına kurşun isabet etmiş genç kızdan bahsediyordu.

15-16 yaşlarında güzel bir genç kızdı. Suriye tarafında kalan Türkmen köylerindendi. Türkçe konuşabildik:
— Köyde kapının önünde oturuyordum. Birden başıma bir şey vurdu, oracığa yığılmışım.
— Hiç ses falan duymadın mı?
— Yok, hiç ses olmadı.
— Kurşun soğukmuş, dedi hasta yakınlarından biri. Sıcak kurşun olsa hem sesi duyardı hem de bu kadar ucuz atlatamazdı.

Soğuk kurşun etkili olduğu menzili çoktan aşıp yoluna devam eden kurşuna deniyor. Küçük kız 9 gündür hastanedeydi, artık iyiydi ama estetik müdahale yapılacaktı, onu bekliyordu.

Bir başka odanın sonundaki yatak bir perdeyle erkek hastalardan ayrılmış. Refakatçileri erkek (kocası ve kaynı) olduğu için bu odada perdenin ardında yatıyordu genç kadın. Boğazına şarapnel parçası isabet etmişti. Konuşamıyordu; yüzündeki, kara gözlerindeki acı ve dehşeti kaynı anlattı: Köyleri Azaz yolunda, anayola yakındı. Yoldan geçen bir tır konvoyu muhaliflere un taşıyormuş. Konvoyu hedef alan bombardımanda bir şarapnel isabet etmişti boğazına.

Bir başka odada üç yatak var, iki kenardaki ikisi dolu. Biri 16 diğeri 14 yaşında iki oğlan çocuğu yatıyor. İkisi de mayına basmış sınırı geçerken, birer ayaklarını bilekten kaybetmişler. Refakatçinin sözleriyle söylersek: “İkisinin de ayağı çiçek gibi açılmıştı.”

Pasaportları olmayan Suriyeliler sınırı ancak tellerden geçebiliyorlar. Çoğu da sınırı geçmek için o bölgede hakim olan silahlı çetelere para vermek zorunda kalıyor. Ve bu çeteler arasında insanları mayınlı arazinin kenarına getirip “Buradan yürüyün, şu zeytinliğin ötesi Türkiye” diyenler az değil.

Telin öteki tarafına sağ salim varırlarsa, orada Kilisli taksiciler bekliyor. Telden Kilis’e ücret kişi başı 9 TL. Arada bu küçük çocuklar gibi mayına basan talihsizler oluyor ama onlar da bir ayaklarını diyet vererek yolu daha güvenli hale getiriyorlar. İnsan canının sudan ucuz olduğu savaş zamanında bu işler böyle.

Bu sefer bir İslamcı savaşçıyla konuşuyoruz. “Biz bir Alevi köyüne baskına gitmiştik” diyor. Bir mevki ya da köy adı da söyledi ama unuttum. 25-30 yaşlarında topluca bir adamdı. Sakalları uzundu yine, bıyığı yalıtılmıştı. Çatışma esnasında sol yanına bir el bombası düşmüştü. Sol yanı boydan boya, şarapnel parçaları yüzünden irili ufaklı mor beneklerle bezeliydi. Ama asıl sorun gözündeydi. Sol gözünü kaybetmişti. Sol ayak bileğinde de epey hasar vardı. Ama iyiydi. Şükrediyordu. Yakında ayağa kalkıp savaşa dönecekti.

Kilis’te, Devlet Hastanesi'nde tedavi edilen yaralı savaşçıların taburcu olduktan sonra kaldığı rehabilitasyon evleri var. Bana bunlardan Kilis’te birkaç tane olduğu söylendi. Ben de bir akşamüstü birisini ziyaret edebildim.

Küçük bir bahçe içinde iki katlı müstakil bir evdi. Binanın bahçeden girişi olan bodrum katı mutfak olarak kullanılıyordu. Mutfaktaki hareketliliğe bakılırsa akşam yemeği az önce yenmiş, bulaşıklar yıkanıyordu.

Giriş kattaki büyük salonda ve küçük odalarda on-onbeş kadar hasta vardı. Çoğu nispeten iyi durumdaydı ama kollarında ya da bacaklarında mutlaka hasar vardı. Uzun sakalları ve tıraşlanmış bıyıkları değişmiyor; bu görünüm hepsinin kimlik kartı gibi.



Peki buradaki yaralılar Suriyeli mi? Bilmiyorum, bunu anlamam mümkün değildi. Soramadım da. Belki o gün oradaki tüm yaralılar Suriyeliydi. Ama Çeçeninden Libyalısına, Suudisinden Türküne, Amerikanından Fransızına kadar pekçok farklı milliyetten yaralının geldiğini bana söylediler. Bu militanların büyük çoğunluğunun ecstasy ve captagon (kirazlı ve iç içe girmiş iki hilalli haplar) kullandıklarını da eklediler.

Üst kata çıkan merdivenlerde Türk ve Suriye bayraklarının iç içe geçtiği bir grafik tasarımın üstünde “Ya Allah Menne Gayrek Ya Allah!” (Allahım, senden başka yardımcımız yok Allahım) yazılı bir panoyu okuyorum.

Üst kattaki yaralılarla birlikte toplam yirmibeş-otuz hasta kalıyordu evde. Bu katta bir oda ilaç odası olarak kullanılıyor. Yardım kuruluşlarının topladığı kullanılmış ilaçlarla dolu karton kutular var yerlerde. Bir diğer odada elektronik cihazlarla, fonksiyonlu özel yataklarla düzenlenmiş fizik tedavi odası. Yaralıların çoğu tedavilerinin ardından ortopedik sıkıntıları aşmak için fizik tedavi görmeye geliyorlar buraya.

Dışarı çıktığımızda güneş iyice çekilmiş, zaman bir Ağustos akşamına epey yanaşmıştı. Akşamüstünün bu en güzel saatinde bahçede oturup sohbet eden yaralılar vardı. Dışarıda onbinlerce Suriyeli mülteci her şeye rağmen Kilis’e bir akşam hareketliliği katıyor, Kilis’i gerçek bir şehre benzetiyorlardı.

Yemek kokuları, insan sesleri ve tüm bu akşam hareketliğini kızıla boyayan Ağustos ışığı insana neredeyse huzur dolu bir Anadolu akşamına katıldığı hissi veriyordu ama gün boyunca gördüğüm sahneler, dinlediğim hikâyeler, zihnime kazınan fotoğraflar beni bu yanılsamadan alıkoyuyordu.

Elimde değildi, zihnimde bütün sesler flulaşıyor, bir tek kan sesleri duyuluyor; hızlı hızlı, soluk soluğa, yaklaşan savaşı bir an önce haber vermek istercesine bir kırbaç tesiriyle damlıyorlardı:
- Şıp, şıp şıp şıp….

newala qasaba, Bülent Kale, 9 Eylül 2013