Refleks teoriler

Türk tekelci burjuvazisinin “bölge gücü olma” hayalleri ne zaman azsa, solda da hemen “emperyalist Türkiye” ya da “alt emperyalizm” teorileri piyasaya sürülüyor

GÜNCEL
Cuma, 20 Eylül 2013 (13 yıl 1 ay önce)

[Aşağıdaki yazı ilk olarak Ufuk Çizgisi dergisinin 7 Aralık 2007 tarihli 74. sayısında yayınlandı. Neoliberal ideolojinin çekim alanına girmiş olanların gözlerinin Türk tekelci kapitalizminin 12 Eylül sonrası yaptığı göreli sıçramayla kamaştığı, bu bağlamda AKP'nin "stratejik derinlik" tezlerinin revaçta olduğu bir kesitti.

O günlerden bugüne köprülerin altından çok sular aktı. O konjonktürde "etkileyici" görünen ve müşteri bulabilen bütün "iddialı tezlerin" istisnasız hepsi teker teker çöktü. Makyajlar aktı. AKP'nin büyük tantanalarla piyasaya sürdüğü "stratejik derinlik" ve "komşularla sıfır sorun" politikaları da bunlar arasındaydı.

Türk tekelci kapitalizminin ve onun temsilcisi AKP'nin içi boş böbürlenmelerinin sınırları son olarak Suriye konusunda kendini gösterdi. Bir zamanlar gözleri kamaştıran “bölge gücü” olunduğu iddiasının yerinde şimdilerde ne yapacağını şaşırmış ve tuttuğu her dal elinde kalmış bir şaşkın ördek var. İçinde bulunulan konjonktürü “teorileştirmeye” soyunan aydınca fantezilerin kaderi de aynı.

Aşağıdaki hatırlatma bu gerçeğin altını çiziyor.
]

Refleks teoriler


Ufuk Çizgisi, 7 Aralık 2007, Sayı:74

Türkiye sol hareketi 1980 ortalarından bu yana yeni bir refleks edindi: Türk tekelci burjuvazisinin “bölge gücü olma” hayalleri ne zaman azsa ya da bu demagojik söylem arkasında aslında başka birtakım fırıldaklar dönmeye başlasa, solda da çeşitli versiyonları ile hemen “emperyalist Türkiye” ya da “alt emperyalizm” teorileri piyasaya sürülüyor.

“Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri yönlerden artık kabına sığmayan bir güç haline gelmekle kalmayıp tekelci burjuvazisinin yeni sömürü ve pazar alanları ihtiyacının önünü bölgesinde artık ordusunun silah gücüyle de açabilecek kadar güçlenmiş bağımsız ve etkin bir güç haline geldiği” temel iddiası, bu refleksif teorinin özünü oluşturuyor.

“Fikir babası” günün modasını “teorileştirmekle” ilgi odağı haline gelmeyi tarz olarak benimsemiş, aydın sorumsuzluğunun tipik örneği Yalçın Küçük olan ve tek yanlı olarak abartılmış doğrularla o doğru parçaçıklarından daha çok ve baskın karakterdeki yanlışların iç içe geçtiği bu teorinin büründüğü biçim, kullanılan argümanlar vs vs. kullananların meşrebine göre değişkenlik gösterebiliyor ama iddianın özü değişmeden kalıyor.

İşbirlikçi Türk tekelci kapitalizminin sık sık çıplak gözle görülebilecek kadar bariz bir hal alan yapısal zayıflıklarına gözlerini kapatarak gerçeği bu “teori”nin içine sığdırma çabaları sırasında;

kapitalizmin sistem olarak dünyadaki neoliberal yeniden yapılanması kapsamında onun 1980 sonrası yaptığı göreli sıçramanın -sadece iç dinamikler yönünü görerek- boyutlarını abartanını mı ararsınız, devlet sorunu ve faşizm üzerine 1970′lerde yaşanan tartışmalar sırasında özellikle Poulantzas‘ın tezlerinde somutlanan yapısalcı devlet anlayışı ve faşizm tahlillerini çağrıştıracak tarzda burjuvazi içinde gerçek hayatta karşılığı olmayan kanatlar ve sürtüşmeler yaratılmasını mı ararsınız, Lenin’in emperyalizmin en temel karakteristiklerinden biri olarak tanımladığı ‘sınırsız ve mutlak hegemonya‘ ihtiyacının sırf bu “teori”ye geçerlilik kazandırabilmek için kolayca ‘unutulmasını‘ mı yoksa neoliberal yeniden yapılanma döneminde bu ihtiyacın -hem de Avrasya gibi bir bölgede- neden dolayı nasıl büyüdüğü basit gerçeğinin bu yönlü tahlillerde nedense hiç yer bulamayışını mı ararsınız… bu zeminde karşınıza çıkabilir.

Bunlar biraz da, zihinlerin kıvrımlarına bir kez yuvalanmış olan o “emperyalist Türkiye” inanışını tetikleyen dalganın o konjonktürdeki kabarış biçimine ve geliş yönüne de bağlı olarak değişir ve çoğu kez değişik ölçülerde harmanlanmış ‘farklı karışımlar‘ şeklinde çok sık duyduğunuz bayat yavelerle tekrar tekrar karşılaşmanın artık kabak tadı veren bıkkınlığını duyarsınız.

Buyur burdan yak!..

Sözünü ettiğimiz refleksif gelenek, “Türkiye’nin bir bölge gücü olduğu” iddiası ve efelenmelerinin, PKK’nin askeri eylemlerini bahane eden gözü dönmüş bir şovenizmle de birleşmiş olarak gürültülü bir biçimde bir kez daha gündeme getirildiği şu son süreç sırasında da bozulmadı. “Bölgesel emperyalizm”, “alt emperyalizm” teorileri tekrar raflardan indirildi ve ‘geleneğe‘ uygun bir tutumla “özgün” çizgilerle süslenip güncellenmiş olarak yine piyasaya sürüldü.

Bunlardan, içinde dikkate değer görüşler de bulunan birine bakarsanız (Volkan Yaraşır, “Cemaatci/’Hayırsever’ Kapitalizm Kökleşiyor …“, Kızıl Bayrak internet sitesi), bu konuya ilişkin olarak karşınıza şöyle özetlebilecek bir “tahlil” çıkar:

- Bu ülkede bir büyük sermaye vardır, bir de “küresel sermayenin ve tekelci burjuvazinin rasyonellerine göre dönüşüm geçiren” bir AKP olgusu ve hükümetiyle onunla didişme içindeki bir asker-sivil bürokrasisi. İç ve dış politikadaki gelişmeleri, zannedersiniz ki bu iki “klik” arasındaki gerilim ve sürtüşmeler tayin etmektedir. Örneğin, “Yaşanan süreç ve özellikle Kuzey Irak’a girme girişimi, egemen klikler arasındaki çatışmanın bir dışavurumu olarak okunabilir ya da Türkiye kapitalizminin transformasyonunda bir ‘eşiği’ göstermektedir.” (agy)

- Sonra sahneye bir “askeri sanayi kompleks” girer. “Özgün bir tez, teori, tahlil vs.” üreteceğim derken gerçeği kafadaki kalıplara uydurabilmek için ya sayı saymasını unutan ya da kıyasladığı fizik büyüklüklerden galiba haberi olmayan bir zorlama örneği olarak şöyle bir iddia ileri sürülür : ”Türkiye kapitalizminin içine girdiği transformasyon süreci, bir yanıyla da militarize olmuş kapitalizm sürecidir… Türkiye kapitalizmi; Çin, Rusya ve ABD kapitalizmlerinden görüldüğü gibi, kendi özgünlüğünde ciddi oranda askeri-endüstriyel komplekse sahiptir. Bu durum sermayenin karakterinin önemli bir yönüdür”.

“Sermayenin karakterinin önemli bir yönü” gibi anlaşılmaz ifadelerin tercih edilmesini yazarın “özgün olma” merakından ileri gelen bir üslup denemesine vererek görmemezlikten gelebilirsiniz. Bu arada, emperyalizm çağında ‘militarizasyon‘ eğilimi taşımayan bir sermayenin olup olamayacağı sorusu takılır belki önce aklınıza. Fakat asıl zorlama, gerçeği olgularda aramak yerine kafasındaki kalıplara uyarlama şeklinde bir “teori üretimi”nin karakteristik özelliklerinden birini oluşturan “özgün olma merakı” yanında muhtemelen “alt emperyalizm” tezine “Marksist ekonomi politiğe uygun” bir görünüm kazandırabilmek için Türkiye’de olduğundan büyük bir “askeri endüstriyel kompleks” icat etme girişimi biçiminde çıkar karşınıza.

Yukardaki abartının bir kalem sürçmesi olmadığını, dipnotlar içinde tekrarlanan şu kuvvetli altçizmede de görürsünüz: “Türkiye kapitalizminin önemli özelliklerinden biri, askeri-endüstriyel kompleksin gelişmişliği ve ekonomide etki gücüdür”.(agy)

Türkiye’de, kökleri 1974 sonrasının “Kendi uçağını kendin yap” kampanyalarına kadar giden ve son 25 yıldır özellikle de Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve bağlı vakıfların faaliyetleri yanında TAİ, MKE, Aselsan, FMC-Nurol, Otokar vb. somutunda giderek gelişen bir ‘askeri endüstri‘ sektöründen söz etmek mümkün olmakla birlikte bunların sermaye büyüklüğü, üretim kapasitesi ve ürün yelpazesi, daha çok emperyalist silah tekelleri ile yapılan anlaşmalara konulan taşeron kullanma zorunluluğuna dair maddelere dayalı olarak ürettiklerini aslolarak ‘iç tüketimle‘ yani Türk ordusuna kakalamakla sınırlı karakteri, sonuç olarak genel ekonomi içinde kapladıkları yer, dolayısıyla siyasi iktidar ve devlet politikaları üzerindeki etkilerini kalkıp bir ABD ya da Rusya ölçütlerine vurarak tartmaya kalkmak, zorlamanın da bir ölçüsü olması gerektiğini düşündürür size.

Sonra bir bakarsınız, sermayenin içinde de, “zorun sermayesi” olarak tanımlanan bir kanat/klik ile bunun karşısında “küresel sermayenin ihtiyaçlarına ve yönelimlerine uygun bir kapitalist transformasyon içinde olmayı tercih eden” bir “öteki” kanat icat edilmiş?!! “OYAK’ın zorun sermayesi ve tekelci burjuvazinin organik parçalarından biri olduğu düşünülürse, sermayenin rasyonelleri bunu dayatmaktadır” cümlesini görünce, merak ettiğiniz bu “zorun sermayesi” ile OYAK’ın kastedildiğini anlarsınız anlamasına ama bu noktada da bu kez; 1) Bir tek OYAK’a dayanarak ve onun da ekonomik büyüklük ve iş hacmi olarak en büyük 10 tekel arasında gelmekle birlikte asıl orduyla olan özgül bağını baz alıp tekelci burjuvazinin sınıf olarak egemenliği sistemi içindeki yerini başlıbaşına bir ‘mihrak‘ oluşturacak ölçüde abartmanın ne ölçüde doğru olduğu, 2) “Zorun sermayesi”ni eğer OYAK ve arkasına takılanlar temsil ediyor iseler, tekelci burjuvazinin “öteki” diye muğlak bir niteleme ile geçiştirilen kanadının ‘zor‘ ile hiçbir ilişkisinin, zor eğiliminin vs. olmadığının mı iddia edildiği -yapılan kategorilendirme buna çıkıyor çünkü- soruları takılır bu kez zihninizin çengellerine.

Şu an tartıştığımız asıl konuya, yani Ortadoğu‘da askeri güce ve saldırgan bir politikaya dayalı “alt emperyalist bir güç olma” hayali ve yönelimine gelince sıra, yazarın kafa karışıklığı had safhaya varır. Bu hayali paylaşmakla birlikte izlenmesi düşünülen yol konusunda kimin neyi savunduğu konusunda ortaya bir dediği ötekiyle uyuşmayan, burada dediğini biraz ötede kendi tekzip eden, bu arada asıl ideolojik olarak devlet ve sınıf egemenliğinin işleyişi konularında Althusserci “göreli özerklik” teorileri ile faşizm konusunda Poulantzas‘ın kötü şöhretli “iç piyasaya yönelik sermaye- dış dünyayla bütünleşmiş sermaye” kategorilendirilmesini çağrıştıran tam bir aşure çıkar karşınıza.

Önce, “küresel sermayenin ihtiyaçlarına ve yönelimlerine uygun bir kapitalist transformasyon içinde olmayı tercih eden ‘öteki kanat’ın, istikrarlı ve güvenli bir ortamı tercih ettiğini” öğrenirsiniz; “içte -yine ne demekse- faşizmin derinleşmesini dışta sürekli savaş halini beraberinde getireceği” iddia edilen maceracı saldırgan yönelimin sahipleri olarak ise “zorun sermayesi” ile onun peşine takıldıkları iddia edilen “inşaat, demir-çelik, petrol gibi sektörleri elinde bulunduran ‘yeni’ burjuvazi” diye bu kez biraz daha genişletilmiş yeni bir “klik” çıkarılır karşınıza (Bu arada şu kategorilendirmenin saçmalığına dair daha söylenebilecek olan diğer her şey şimdilik bir yana, Türkiye müteahhitlik sektörünün şu an itibarıyla sahip olduğu toplam 19 milyar dolarlık uluslararası iş hacminin 2 milyar dolarlık kısmını Güney Kürdistan‘da üstlendiği işler oluşturan ve bu yüzden “Türkiye askeri bir operasyon macerasına kalkışacak olursa halimiz ne olur” korkusunu en fazla duyan sermaye kesimlerinin başında gelen inşaatçılar bu “savaş cephesine” nasıl dahil edilirler anlayamazsınız!..)

Ama bunun hemen arkasından şu ‘özünde yumuşak’ “öteki kanat”ın da aslında, doğası gereği içte ve dışta ortalığı yangın yerine çevireceği -doğru olarak- söylenen “ABD güdümlü (yani hegemon devletin rasyonallerine uygun) bir agresyon biçimlenmesi eğiliminde” oldukları iddiasıyla karşılaşırsınız. Trafik bir anda karışır!

Hele iş, “Türkiye kapitalizminin bugün yaşadığı transformasyonun ürünü ve onun konjonktürel güvencesi” olarak tanımlanan AKP’nin pozisyonuna gelince, yumak Arap saçına döner, çelişkili tez ve iddialar birbirini kovalar.

AKP bütün tahlil boyunca, “yumuşak öteki kanat” ile bütünleşip bunlarla aynı doğrultuda, yani “küresel sermayenin rasyonelleri doğrultusunda” hareket eden bir güç olarak tanımlanagelmiştir o ana kadar. Tabii sınıflandırma böyle yapılınca, ABD sermayesinin bu “küresel sermayeye” dahil olup olmadığını merak edersiniz!!! Çünkü onun “rasyonelleri” yazı boyunca hep farklı tanımlanmaktadır.

Fakat işin ilginci, hep “zorun sermayesi” karşısında gösterilen, hatta “alt emperyalist bir güç olma yönelimindeki farklılıkların” dahi onlar arasındaki çekişme ve sürtüşmelerle açıklandığı AKP, nedense bu konuda “ABD rasyonelleri” konusunda hareket etmenin gönüllüsü olarak çıkarılır karşınıza. O zaman ordu ile AKP arasında bu konudaki farklılık ve çekişme nereden kaynaklanıyor sorusu, en azından bu konuda yanıtlanmamış olarak boşlukta kalır.

Velhasıl-ı kelam, o kadar çok şey söyleyip günün asıl açıklık gerektiren konularında hiçbir şey söylememek ya da bulanıklığı daha da artırmak, asıl olarak “farklı görünmek” ve “özgünlük” peşinde koşan bu tür afaki “teori üretme tarzı”nın şanından mıdır diye düşünmekten kendinizi alamazsınız…

Problemin kökü nerede

Son örneğine yukarda kısa değinmeler eşliğinde işaret ettiğimiz “emperyalist Türkiye” teorilerinin bu kadar etkili olup bu kadar sık müşteri bulabilmesi ne ile açıklanabilir?

Bunu tezin gücü ve isabet derecesiyle açıklamanın -en azından Marksist bir bakış açısına sahip olanlar için- imkanı yoktur. Bu popülaritenin olsa olsa iktisattaki “kötü para iyi parayı kovar” ilişkisine benzer bir banallikten ileri geldiği söylenebilir.

İşin temelinde tayin edici etken olarak önce ‘yöntem sorunu’ yatar. Bütün süreçlerin ve olguların ele alınışı sırasında ulaşılan sonuçların gerçeklik ve geçerlilik derecesini de belirleyen etken olarak bunu, belli bir konuya çözümlemeye yönelindiğinde önce Marksizmin mi yoksa idealizmin mi zemininde durulduğu, buna bağlı olarak sonra da Marksist olma iddiasındaki çözümlemeler sırasında diyalektik materyalist yöntemin ele alınan konuya ne ölçüde tutarlı ve bütünlüklü bir tarzda uygulandığı sorunu olarak da tanımlayabiliriz.

Marksist olma iddiasındaki girişimler sırasında ilk vahim hata, olgu ve süreçlerin karakterini olduğu kadar seyrini de tayin eden etkenler bütünlüğünün (ekonomik, siyasi, diplomatik, askeri, kültürel, tarihsel…) birbirlerinden kopartılmakla kalınmayıp karşıtlaştırılması şeklinde bir tek yanlılık olarak karşımıza çıkar. Ekonomik determinizm bunu, “ekonomik olanın son tahlildeki belirleyiciliği” materyalist yaklaşımını tekyanlı mutlaklaştırarak yapar; yüzeysel bir siyaset ve “siyasasallık” anlayışı ise bunu bu kez, politika ve stratejilerin -özellikle de süreçler üzerinde tayin edici olan emperyalist güçlerin- çıplak bir gözle de görülebilen rolünün sürükleyiciliğine kapılarak derinlerde yatan etkenlerin gözden kaçırılması biçiminde bir tekyanlılaşma-karşıtlaştırma biçiminde yapar. Tarihin oluşum süreçlerini tek başına ne şu ne de bu etkene ya da etkenler dizisinin mekanik sıralanışına indirgemeyen Marksist tarih ve süreç tahlili anlayışından da böylece daha işin başında farkına varılmadan kopulmuş olunur. Ve bu hata, bir merminin namludan çıkarken göstereceği küçük bir sapmanın bile onu hedefinden baştan uzaklaştırmasına benzer bir kaymayı beraberinde getirir.

Yöntem konusunda düşülen ikinci vahim hatayı, süreçlerin biçimlenişini ve gelişimini belirleyen etkenler bütünlüğünün az çok dikkate alınmaya çalışıldığı durumlarda bile, bunların karşılıklı bağıntılılık içerisinde birbirleri üzerinde herbirinin “olağan” akışını da farklılaştıran karşılıklı bir etkileşim içinde olduklarını unutarak bunlar arasındaki ilişkinin baskın karakterdeki bir ya da birkaç etkenin diğerleri üzerinde etki-tepki mekaniği şeklindeki etkisi biçiminde bir ilişki sistematiğinin kurulması oluşturur. Burada aradaki ilişkinin, buna bağlı olarak hareketin ve süreçlerdeki gelişmenin diyalektik karakteri bir anda boğulmuş, unutulmuş, atlanmış olur.

Üçüncü vahim hata, çoğu kez ikincinin bir devamı, kaçınılmaz bir sonucu olarak ama çok sık bir biçimde başlı başına bir sapma olarak da karşımıza ‘diyalektik değil doğrusal bir gelişme‘ anlayışı, beklentisi, yorumu olarak çıkar. Bu yaklaşım tarzı da süreçlerin seyrini ve gelişme olasılıklarını, Lenin‘in sözleriyle “yavaş ve düzenli evrimi olduğu kadar ani ve umulmadık sıçramaları da içeren” diyalektik bir kavrayıştan ziyade, düz ve doğrusal bir gelişme olarak ele alıp yorumlar. Bu yüzden zaten “beklenmedik” her yeni gelişme karşısında bir kez daha afallar, şaşkın ve hazırlıksız yakalanır, dengesini kaybeder, kendinden önce belki yüzlerce kez tüketilmiş “teori” ve tezlerin kalıntılarına sarılarak yeni durumu “yeni bir tarzda” çözümlediği yanılsamasına kendini kaptırmaktan kurtulamaz.

“Konuya mahsus” etkenler bahsinde...

Cılkı çıkmış “emperyalist Türkiye” tezinin her dalga kabarışında ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilmesinin bu konuya ‘özel‘ nedenleri kapsamında başlıca şu altı etkeni anmak yerinde ve yeterli olur:

1) Soruna ve gelişmelere, dünya, Ortadoğu ve Avrasya üzerinden içeriye doğru değil, kuyunun dibindeki kurbağanın gökyüzü algılamasını doğuracak şekilde Türkiye odaklı olarak “içerden dışarıya” doğru bakılması. Hem siyasi hem de ekonomik yönlerden sadece Türkiye’nin kendisinden kaynaklanan “iç dinamikler” görülürken, ekonomik olanlar da dahil çoğu kez bunların da gerisinde yatan etken olarak “dış dinamikler”in gözden kaçırılması.

2) Türkiye’nin kendi burjuvazisinin sermaye birikim süreçlerinin önündeki tıkanmaları gerektiğinde ordusunun gücünü de kullanarak açabilecek yaptırımcı bir “bölge gücü”/ “alt emperyalist” bir güç haline geldiği iddia edilen bu bölgenin, petrolün bulunduğu 1800‘lü yılların sonlarından başlayarak tüm bir 20. yüzyılın büyük kapışmalarına neden ve sahne olan ve şimdi de 21. yüzyılın emperyalist hegemonya stratejilerinin tayin edici halkasını oluşturan Ortadoğu’yu da kapsayacak şekilde Avrasya gibi dünyanın belki de başka hiçbir alanıyla kıyaslanmayacak kadar hayati ve tayin edici bir bölge olduğu gerçeğinin “unutulması”.

3) Ekonomide olduğu gibi siyasette, içte olduğu gibi dünya çapında da “gücün merkezileşmesi ve yoğunlaşması” ile karakterize olup her zaman bunun daha fazlası (“azami kar-azami hegemonya”) peşinde koşan emperyalizmin tam ve mutlak hegemonya ihtiyacının, neoliberal yeniden yapılanma döneminde - bizzat o ihtiyacı ortaya çıkaran nedenlere de bağlı olarak- daha da artmış ve yoğunlaşmış olduğunun gözardı edilmesi; bunun bir devamı olarak, ABD emperyalizminin ‘90′larda ulaştığı doruktan şimdilerde yavaş yavaş inişe geçen yaptırım gücünü henüz iyice yitirmeden bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirme yönündeki acelesinin ve bunu aksatıp darbeleyecek hiçbir kaprise fazla tahammül gösteremeyecek durumda olmasının çoğu kez hiç hesaba katılmaması.

4) “Emperyalist bir bölge gücü” haline gelebilmenin, sadece belli yönlerde ve çoğu da kendi içinde göreli gelişmelerle mümkün olamayacağının, bu konumun ekonomik ve askeri yönler başta olmak üzere ideolojik ve kültürel, diplomatik, toplumsal, tarihsel, vd. yönlerden en azından diğer bölgesel aktörlerden daha üstün ve güçlü bir konum sahibi olmayı gerektirdiğini ve yine buna dayalı olarak diğer yerel güçlerle ‘tek bir konu ve bazı alanlarla‘ sınırlı kalmayan uzun vadeli bir “çıkar ortaklığı” yaratabilme kapasitesi ve yeteneği istediğinin gözardı edilmesi.

5) Diyalektik yöntemin ve süreç kavrayışının temel yasalarından birini oluşturan “karşıtını/karşıtlarını da harekete geçirip büyüten ilerleme” kavrayışının Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi her biri ayrı bir kapışma ve stratejik hamle sahası olan alanlarda hangi karşıt güçleri ve dinamikleri nasıl etkileyip hangi reaksiyonları doğuracağının yine genellikle hiç hesaba katılmaması ya da bu diyalektik ilişkinin en fazla bir-iki aktörle sınırlı görülmesi.

6) Ve nihayet işbirlikçi Türk tekelci kapitalizminin tarihsel gelişim sürecinde 1950 sonları ile ‘60′ların ilk yarısında yaptığını da aşan yeni bir hamle ve sıçrama kesiti olarak 1980 sonrası yaptığı üçüncü büyük tarihsel hamlenin göreli olarak bütün “çarpıcılığına” rağmen hala süren, hatta bir yönüyle aradaki açığın hem sermaye büyüklüğü ve dünya çapındaki iş hacmi yönüyle hem de teknolojik gelişme düzeyi ve bunu büyütme potansiyelleri itibariyle biraz daha büyüyüp derinleştiği söylenebilecek yapısal zaaflarının sürmekte olduğu gerçeğinin sık sık unutulması, gelişme ve hamlenin bir boyutu görülürken bu diğer boyutun öbürünün gölgesi ve gürültüsü arasında kaybedilmesi.

Ortadoğu’da yapılan her hamlenin, dünya dengeleri, bu arada özellikle de Balkanlar ve Kafkaslar’da yaşanan (veya mayalanmakta olan) süreçlerle bir biçimde mutlaka ilişkili oluşundan, ABD emperyalist burjuvazisi içinde Ortadoğu’da izlenecek strateji ve politikalar konusundaki çıkar ve görüş farklılıklarının belirgin bir biçimde artmış olmasından kaynaklı olarak zaman zaman “Hangi Amerika” sorusunu sormanın gerekliliğine, bizatihi ABD’nin izlediği politikalar sayesinde yeniden güç kazanmakta olan Rus emperyalizminin ataklarından petrol fiyatlarının tayin edici etkisine kadar daha bir dizi temel ya da konjonktürel etkeni bunlara ekleyebiliriz.

Fakat son tahlilde önemli olan, sizin politikalarınıza ve pratiğinize de yön gösterecek olan doğru bir stratejik perspektif sahibi olunmasıdır. Bir şeyler “tahlil” edilirken, fillerin ayakları altında kalan çimenlerin durumuna düşmemek ya da dikkatlerimizi “cambaza” çekerken aslında başka işler çeviren burjuvazinin tezgahlarına gelmemek için omurgası sağlam bir politik hat çizilmesidir.

Bu kaygı ve sorumlulukla hareket etmek yerine, sırtında yumurta küfesi taşımayan aydın sorumsuzluğu tercih edilip akla esen her türlü “orijinal” fikir, tez, teori, tahlil de üretilebilir kuşkusuz. Hele TDH’nin bugünkü durumunda olduğu gibi -sınıftan ve emekçi yığınlardan bu denli kopuk, siyasette bu kadar etkisiz, hayatın bu denli dışında olunması nedeniyle- “tahlillerin” çoğunun kağıt üzerinde kalmaktan zaten kurtulamadığı durumlarda bunun fazla bir “götürüsü” de belki olmaz. Fakat siyasal tarih acımasızdır! Devrimci hareketin anlamlı bir ideolojik-siyasal mücadele pratiğine dahi mecalinin kalmadığı bugünün koşullarında yumurtladığınız ve yanınıza “kar kalmış” gibi görünen “cevherler” aslında üzerinize yapışıp kalmıştır ve tarihin bunların faturasını bir biçimde getirip önünüze koyacağı günler mutlaka gelir!