Bir gaz kapsülünün aşırı acıklı hikâyesi

Hepimizi sırayla çıkarıp kuruladı bir rafa dizdi; içimize toprak ve daha yeni filizlenmiş çiçekler koydu, iyice suladı

GÜNCEL
Çarşamba, 25 Eylül 2013 (13 yıl 1 ay önce)

Küçük bir delikten dışarıdaki mavi gökyüzünü görebiliyordum. Gerçi duyduğum sesler daha çok ilgimi çekiyordu. İçinde olduğum silah gökyüzünden aşağı doğru kaydırılınca insanları görebildim. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum, bu insanlar neden buradaydı? Ben neden buradaydım? Görebildiğim kadar insanları inceliyordum. Kalabalığın içinde çocuklar, gençler, aileler hatta neneler dedeler vardı. Onlar için endişelendim, ne olursa olsun kimseye zarar vermek istemiyordum. Silah sağa sola hareket ediyordu, insanlar tek ağızdan slogan atmaya başlamışlardı: “Her yer Taksim, her yer direniş!”

Ve bir anda içinde bulunduğum dar alandan fırlayarak havayla tanıştım. Gerçi tanışmasaydım daha iyiydi ama… Havada süzülürken herkes benden kaçıyordu. Süzülmek yerine insanların arasına dalmak desem daha doğru olur, çünkü içinde bulunduğum durum pazar yerine giren araba gibiydi.

Yere düşüp patlamadan önce biraz yeşillik gördüm, tam ne olduğunu anlayacaktım ki ikinci tanıştığım şey bir tekme oldu. Panikle atılmıştı ve başka birinin ayağına dolaşmama neden oldu. Sonra bir tekme daha, bu seferki bayağı yetenekliydi. Tekmeyle beraber bir su birikintisine yuvarlandım, sonunda insanları boğan o gazı püskürtmüyordum. Ama herkes hala koşup kaçıyor, bazıları yerde yatıyor ve nefes almaya çalışıyordu. Bunları yapanın ben olmadığımı fark ettim. Başka bir sürü gaz kapsülü vardı, onlarca ya da belki yüzlerce. Olduğum yerde öylece kalmıştım, hareket edemiyorum aslında. Olanları izledim, saatler boyunca devam etti. Yere düşenler, onları kaldıranlar, barikat kuranlar, slogan atanlar, etrafta koşuşturan gönüllü sağlık ekipleri, yüzleri kapalı ve maske takan insanlar… Herkes mi aynı maskeyi takar? Bu beyaz yüzlü, bıyıklı ve gülümseyen adam kim acaba. Bana çarpanlar sayesinde arada bir yer değiştiriyordum. Bir yokuşun başındaki barikata gelmiştim, herkes elden ele bir sürü şey yığıyordu buraya. Eşya taşımaktan yorulan biri yanıma oturdu, biraz bana baktı ve eline alıp üzerimde ki yazıları okudu: "İnsanların üzerine ateş etmeyiniz yazıyor burada".

Diğer arkadaşı omuz silkti;
- Yazsa ne fark eder ki? Her şekilde sıkıyorlar zaten.
Beni ellerinde evirip çevirdikten sonra yere geri bıraktılar. Başka biri de bana bakarak, "o kadar gaz neresinden çıkıyor bunun" diye sordu.

Doğrusu ben de bunu merak etmiyor değildim. Zaman geçtikçe hava kararıyor, barikatlarda ateşler yakılıyordu. İnsanlar burada duruyor, birkaç saatte bir nöbet değiştiriyorlardı. Sabaha doğru beni alıp yazılarımı okuyan gençle yine karşılaştık, uykulu bir şekilde beni alıp üstüme gülen yüz çizip bıraktı. Artık gülümseyen bir gaz kapsülüydüm.

Güneş bulutların arasından gözüküyordu, insanlar yüzlerine ışık vurdukça kendilerine geliyorlardı. Etrafta sessizlik hâkimdi, sabahın ilk ışıklarıyla kuşlar ötmeye başlamıştı. Buradaki kuşlara özenmiştim. Elinde poşet olan biri bana doğru eğildi ve beni poşetin içine attı. Şeffaf olduğu için dışarıyı görebiliyordum. İçinde olduğum poşette bana benzer kapsüller vardı, sonra aramıza başkaları da katıldı. Sonrasında poşetle beraber bir parka girdik, içeride bir sürü çadır vardı. Sanki başka bir şehir gibiydi, yemek ve yardım dağıtan yerler vardı. Bazı yerlerde karpuz dağıtıyorlar, bazı yerlerde ise içecek veriyorlardı. Her yerde "Çapulcu Cafe, Çapulcu Kahvesi, Çapuling otel" yazıyordu. Herkes kendi çadırına yazı yazıyor ya da pankart asıyordu; “çArşı, Her yer Taksim her yer direniş, #direngezi, İzmir burada, Boş yer var, Çapuling çadırı, Gezi Parkı bizimdir, tek yumruk, fenerbahche” ve daha neler neler. Gezi parkı sakinleriydi onlar; kuşlar, insanlar, kediler, köpekler, benim gibiler...



Poşetle beraber parkın içinde gezerken çok şey görmüştüm. İnsanlar çöpleri topluyor sonra da poşetleri elden ele zincir oluşturarak çöpe götürüyorlardı. Beni taşıyan kadın poşeti çöpe atacak zannediyordum ama başka tarafa doğru gidiyorduk. Çadırların arasından geçerek parkın aşağılarına kadar geldik, sonra “Gezi Kütüphanesi”nde durduk. Kütüphane mi? Benim hiç alakam yoktu ki burayla. Kütüphaneyi incelemeye başladım. Kaldırım taşlarıyla yapılmıştı, içinde daha çok az kitap vardı ama herkes elinde buraya bağışlamak için kitap getiriyordu. Kadın beni görevli olan gence uzattı, sonra da diğer kapsülleri verdi. Genç de teşekkür ederek bizi kolonyalı su dolu bir kovaya attı. Sanırım kokudan kurtulmak içindi. Kitapları alıp raflara dizerken bizi burada unuttuğunu düşünüyordum. Onun yerine başkası geçince hepimizi sırayla çıkarıp kuruladı ve bir rafa dizdi. Sonra da içimize toprak ve daha yeni filizlenmiş çiçekler koydu, iyice suladı. Çok güzel olmuştum.

Gelen geçen herkes bize bakıyor, fotoğrafımızı çekiyordu. Bir hafta boyunca diğer kapsüllerle beraber orada kaldım. İnsanlar geldiler gittiler, görevliler değişti, yeni raflar yapıldı, yeni kitaplar geldi. Bu sırada parkın her yanı dolmuştu, adeta çadır kente dönmüştü. Herkes burayı sevmiş ve alışmıştı, her şey kendi düzeninde tıkır tıkır işliyordu.

Sonra bir gün küçük bir kız beni çok sevdi ve alıp evine götürdü. Buradan ayrıldığım için üzüldüm, fakat sonradan şirin bir balkonda güzel bir yerim olunca burayı da sevdim. Gezi Parkı hep o şekilde kalacak zannediyordum, öyle de isterdim. Bir hafta sonra da Gezi Parkı'na girildiğini, kütüphanenin yıkıldığını, çadırların toplandığını, insanların oradan sürüldüğünü duydum ve çok üzüldüm.

Umarım diğer kapsülleri de birileri almıştır. Gezi parkı sakinleri nasıldır acaba?

[Alınteri okuru bir ÖB'li]