Cüret çözecekti…

Sayıya vursan tükürseler boğacakları kadardık ancak irademiz boğazlarında kaldı

GÜNCEL
Perşembe, 26 Eylül 2013 (13 yıl 1 ay önce)

Oradaydım. Gördüm. Duydum. Biliyorum.



Ankara Adliyesi’nde 23 Eylül günü bir mizansen daha yaşandı. Ekleyip çıkartabileceğiniz karakterlerin dışında diğerlerinden ne özce ne de biçim olarak hiçbir farkı yoktu. Anımsarsak eğer; Hrant Dink, Ulucanlar, 19 Aralık, Dersim, Sivas, Maraş, Gazi, Roboski… Ethem Sarısülük. Ardına ekleyeceğimizden kimsenin kuşku duymayacağı Abdullah… Medeni… Mehmet… Ali İsmail ve Ahmet Atakan.

Kötü yazılmış bir oyunun bir o kadarda kötü yönetmenlerce figüranlar tarafından işletilmeye çalışılan hesap-kitap tersine dönecekti.

Aslında her şey herkes tarafından en başından beri biliniyordu. Tıpkı Ethem’in hastaneye yattığı ilk gün akıbetini bildiğimiz ancak dile getiremediğimiz gibi. Arada tek bir fark vardı; muhteşem mazlum kifayetinde ki figüranlar yönetmenin ve senaristin yamuğunu görüp başrol oyuncularını alaşağı edebilirdi/edecekti. Bütün mesele karşındakinin yöneliminin farkına varıp taktilerini değiştirmeye kalacaktı. Ethem’den bizlere miras kalan cüret, irade ve bir adım daha atılacak hamle ile bütün hesaplar tersine dönecekti. Cüret çözecekti…

Sabahtı erken saatlerde Ethem’in avukatının ofisinde ailesi ile bir araya geldik. Bir müsabaka idi birazdan bizi bekleyen. Hazırdık. Hele ki öncesinde idmanlıydık. Bir ölüm orucu gazisi yenge, 12 Eylül’den bu yana faşizmin adliyelerinde ve mahkemelerinde dik duran bir avukat, yaşamını mücadeleye adamış bir ağabey ve daha bu müsabaka gibi onlarcasına tanık olmuş ve olacak bir tanık. Elimizde koskoca devleti bir avuç kâğıt ile tarihin sahnesinde bir kes daha gömecek olan kızıl bir dosya.

Yürüyorduk adımlarımız sert. Hani diyor ya şair;
“Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
”

O hesapla atıyorduk işte adımlarımızı…

Vardık adliye önüne. Koyulduk anamızı, Ethem yoldaşın anasını beklemeye. Sahnenin dışında ki bütün kötü, aciz ve o kadar da düşkün karakterler yerini almışlardı. Telsizleri, kalkanları, kaskları ve coplarıyla… Bizlerde aldık karşılarında yerimizi Ethem’in devrimci yüreği bedenimizi titretiyordu… Bakıyorduk gözlerinin içine içine gülüyorduk yalnızca. Ethem’in gülümsemesiydi suratımıza nakşedilen. Büsbütün acizliklerine gülüyorduk.

Geldi anamız. Ethem yoldaşımızın anası. Parmaklarını zafer işareti yaparak, hepimizin yüreğini tekrar tekrar kabartarak geldi. Ağabeyimiz Cem geldi. Ablamız Fikrinaz geldi. Eniştemiz Eray geldi. Kardeşimiz İkrar geldi. Geldik oradaydık. Sahneden bekleniyorduk. Fazla bekletmeyelim dedik. Çıktık sahneye. Bekletmeyelim diye düşündük. Belki de uzatmayalım diye…

Sahnede bize oturacak kadar da yer kalmamıştı. Kiralık katilin bütün mesai arkadaşları izin günlerinde salonda yerlerini almışlardı. Kendileri de daha sonra böyle bir şeye girişirlerse sonraki sahnelerde kendilerini neyin beklediğini görmek için gelmişlerdi. Böbürlene böbürlene “izin günümüzde duruşma izlemeye geldik, salona almıyorlar” demelerinden de anlaşılıyordu aslında. Ethem’in ailesi ve Avukatları salona girer girmez mahkeme heyetiyle münakaşa başlıyor. O polisler salondan ya çıkacak ya çıkacak. Önce çıkartıyorlar. Salonun dışında karşı karşıya geliyoruz. Salonun içinden haber alamıyorduk. Daha sonra birkaç internet paylaşımından katilin salona “peruk, bıyık ve kaş takılarak” getirildiğini öğrendik. Bir kez daha devletin rezaletini göreceğimizi biliyorduk ancak bu kadar olacağını hiçbirimiz tahmin etmemiştik.

Bunun üzerine yapılan bütün kurgunun “Ethem’in davasını sahiplenenleri küçük düşürmek için yapıldığı” herkesçe anlaşılmıştı. Şimdi bize düşen bütün hesapları tersyüz etmekti. Şimdi mesele binlerce polis, yüzlerce sivil polis, onlarca kameranın karşısında bir avuç sayılabilecek ihtilalci yürekle mizanseni bozmaktı. Salona girip çıkan sivil polislerin tamamı ilk andan itibaren hem biz tanıklara hem de diğer arkadaşlara yönelik sözlü tacizde bulunuyordu.

Destan yazmanın getirdiği ikramiyelerle edindikleri son model telefonlarıyla fotoğraflarımızı çekiyorlardı.
İçerden bir kıvılcım çakıldı. Sayfı ana katil nezdinden bütün katliamcı devlet aygıtının altına saklanmak istediği peruğu bir darbe ile katilin başından almıştı. Takke düşmüş kel görünmüştü. Ethem’in salondaki ailesi tarafından kiralık katil nezdinde bütün devlet aygıtı bir güzel pataklanmıştı. Soytarılık gün yüzüne çıkartılmıştı. Dışarıda durmak olmazdı artık…

Her şey su dolu bir pet şişenin şerefsiz bir polisin başında patlaması ile başladı aslında. Ardından sloganlarımız geldi. Faşizmin ağında Ethem’i haykırıyorduk suratlarına. Katil olduklarını söylüyorduk. Yüzlerce polis birden üzerimize çullandı. Sayıya vursan tükürseler boğacakları kadardık ancak irademiz boğazlarında kaldı.

Gittiğimizden fazlasını götürdüğümüz bütün dünyaca aşikar oldu. Salonun içinde Ethem’in ailesi ve avukatları salonun dışında bizler kapının önünde yoldaşları devletin her halini ihtilalci bir yürekle adliyenin soğuk betonlarına gömüp dünya aleme resmediyorduk. Söz vermiştik. Biz yargılayacağız demiştik. Biz bitti demeden bitmeyecek bu dava demiştik. Öyle de oldu. Biz henüz bitti demedik. Bütün dünyaya sesimizi duyururcasına sloganlarla çıktık salondan. Cümle aleme teşhir ettik olanı biteni. Yaralılarımıza hastaneye geri kalanlar avukat ofisine ve bilindik yerlere gittiler. Sonra Sayfı ana avukatın yanında çıka geldi. Kapıyı açar açmaz “bu korku onlara yeter!” çocuklar dedi. Yüreğimiz serinledi.

O yıkılamaz denilen, sarsılamaz denilen devlet iradesinin karşısında karşılaşılacak bütün bedelleri göğüsleyerek Ethem’e yakışır bir şekilde çıkmıştık ilk müsabakadan. Kağıttan kaplanları eline alan bütün aile bireylerinin yüzü gülüyordu. Söz verilmişti Ethem’i toprağa verirken baş ucunda “Tarihimize bakın… Ethem’in katillerinden hesap soracağız!” denilmişti.

Duruşma günü “polisimi yedirtmem” diyenlerin iradesini çiğneyip çiğneyip tükürdük. Cümle alem sözümüzün nasıl arkasında durduğumuzu ve ne kadar gerçekçi olduğunu gördü. Çünkü biz söylemiştik 84 Ö.O’da Mehmet Fatih’in ağzından “gök gürlemeyince yer gülmez!”. Haykırmıştık 19 Aralık barikatlarında “Faşizmi döktüğü kanda boğacağız!”. Göstermiştik Selma Aybal yoldaşın katili Adil köpeğinden hesap sorulurken. “Katillerden hesap sorduk, soracağız!” ilk duruşmada olduğu gibi 28 Ekim’de şimdi yeniden söylüyoruz, söz veriyoruz;
Biz yargılayacağız!
Biz kazanacağız, Biz kazanacağız, Biz kazanacağız!


[Bir Alınteri okuru]