Neruda'ya veda

Kalabalık ilk başta dilsiz ve cansızdı. Sonra birden o karanlık kalabalığın içinder bir ses filiz verdi ve haykırdı: "Yoldaş Pablo Neruda!"

DÜNYA
Cumartesi, 28 Eylül 2013 (13 yıl 1 ay önce)



Pablo Neruda’nın toprağa verildiği o 26 Eylül 1973 günü ben de Santiago’daydım, Cementerio General’in (Büyük Mezarlık) birkaç kilometre uzağında. Büyük ozanın yeryüzüne doğru son yolculuğuna eşlik etmek için şehrin öte yakasına yürümekten daha basit bir şey yoktu benim için. Gerçekten de adını hep bir ağızdan haykıran o kadınlara ve erkeklere katılmak benim için çok kolaydı, ben de tabutunun yanında onun ismini anabilir, onunla orada vedalaşabilirdim. Ama yapmadım, o birkaç kilometreyi yürümedim, mezarının yanında adını haykırmadım, benim Şili’ye ve Kastilya diline duyduğum aşkın başlamasında yaşayan ya da ölü bütün yazarlardan daha çok emeği olan o adamın cenazesine katılmadım.

Şu hayatta pişman olduğum çok az şeyden biridir bu.

1954 yılında Birleşik Devletler’den Şili’ye -Arjantin doğumlu ama kendi anadilinde birkaç kelimeyi acınacak halde telaffuz eden 12 yaşında bir ergen olarak- geldiğimde, bırakın ondan birkaç dize okumayı Neruda’nın adını bile duymamıştım. Ama elbette takip eden on yılda, ben Şili’nin ve dilinin cazibesine kapıldıkça Neruda da benim varlığıma dirhem dirhem sızacak ve sonunda tüm benliğimi ele geçirecekti.
Neruda’yla ilk karşılaşmam, eğer yanlış hatırlamıyorsam, 14 yaşında oldu: Benden yaşça birkaç yaş büyük, uzak ve nazenin bir kız için yanıp tutuşurken. Okuldan bir arkadaşım -eğer talihim o kadar yaklaşmama fırsat verirse- bu havalı güzelin kulağına birkaç seçilmiş söz fısıldamaya bakmamı önerdi: “Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim.” Merak etme, kız bu dizeleri duyar duymaz, diye ısrar ediyordu benim edebiyatçı akıl hocam, o şehvetli ve dolgun dudaklarını teslim etmeye hazır, kollarına bırakıverecek kendini.

Denedim. Ama aksanım gibi yorumum da o kadar zavallı olmalıydı ki: “Neruda bu!” diye bağırdı kız “Yirmi Aşk Şiiri. Sen bu ay bana bununla gelen on beşinci şair bozuntususun. Neden ‘Umutsuz Bir Şarkı’yı öğrenmeyi denemiyorsun?” O kadar cahildim ki, benim hayallerimi yıkan bu metaforik bir sonsözle, Neruda’nın aynı kitaptan başka bir şiirine gönderme yapıldığından bile habersizdim. Sonuç olarak, o gün öğrendiğim bir şey varsa, o da eğer kadınların kalbini fethetmek istiyorsam Neruda repertuarına daha ciddi bir şekilde dalmanın elzem olduğuydu. Tıpkı bu yenilginin hemen akabinde şairin henüz kendisinin olduğunu ilan etmediği ama dehasının o erotik kıtaların herbirinde yeniden zuhur ettiği Kaptan’ın Dizeleri’ne yaptığım derinlemesine çalışma gibi.

Takip eden yıllarda Neruda benim bitmek bilmez duygusal, edebi, entelektüel ifade arayışımda aldığım uzun yoldaki rehberim, kendimi sürekli keşfedişlerimdeki yoldaşım olacaktı. O bitimsiz genişliği ve tükenmezliğiyle Neruda hep dilimin ucundaydı, düşmanca ve gizemli bir dünyayı deşifre etmeye hazır haliyle, her merak ve her zevk için hep yanımdaydı.

Hayatımın varoluşsal girdaplarında kendimi anlama, kendi tükenişimin dehşetinde kaybolma ihtiyacındayken, ateşli bir yeniden dirilişi düşlerken ya da düşleri, karabasanları ve gündelik olayların doldurduğu kaotik okyanusu birleştiren ve ayıran muğlâk sınırları keşfetmeyi denerken, Residencia en la tierra vardı yanımda. Sonra Bizim Amerikamıza bir ad koymak gerektiğinde, yine hemen orada uzanırdı Canto General, kuşları, nehirleri, dağları, taşlarıyla; tıpkı sube a necer conmigo, hermano (benimle doğmaya çık, kardeşim) dizesindeki gibi, Machu Picchu yüksekliklerinden, Latin Amerika’nın bir araya getirilmiş tüm öfkeli hikayesi, bugünün ve dünün mücadelesinde hayatını kaybetmiş onurlarından başka her şeyleri ellerinden alınmış milyonlarca yoksul namına yeniden anlatırdı.
Ve iş benim kendi ayaklarımı izlemeye, Neruda’nın da yapmayı sevdiği gibi buzlu volkanik denizde yüzmenin manasını dillendirmek için kelimeler bulmaya, yerelmasının ve kertenkelelerin ve mavi rengin gizemlerini kurcalamaya gelince Odas Elementales’teki Neruda’ydı muhatabım.

Ve hep Neruda’ydı, dilin doğru yerlerinde sohbet pencerelerini tekrar tekrar ve yine tekrar aralayıp oradan sanki yüreğimde bana dünyanın harikalarını fısıldayan bir gizli dost gibi yanımdaydı ve bu arada, bu dünyanın şairlere ait olduğundaki cömertlikle tüm sakinlerine ait olamayacağından bahsederdi. Siyaset, yılanbalığı çorbası, çıkar ya da çıkmaz eğri büğrü sokaklar, saatler ve çan kuleleri, kahramanlar, genelevler, madenciler, diktatörler ve meme uçları ve ayakkabılar ve eller, eller eller, -insanın hayatın sonsuz bereketi içinde bilmek isteyeceği ne varsa- her şeyden vardı Neruda’nın dünyasında. Oraya her zaman herkesten önce varmıştır o, hepsine dair çokça ve dolu kelimeleri vardır ve bunların çoğunluğu -hepsi değil tabii ki- mükemmelle yarışır.

İşte şimdi benim bakışıma biçim veren o zanaatkâr ölmüştü ve ben cenazesinde olmayacaktım.

Neruda kanserden ölmüştü ama üzüntüden de ölmüştü; 11 Eylül 1973 devlet darbesinin yarattığı keder, Salvador Allende’nin ölümünün ve onunla beraber tutuklanan, işkence edilen, kurşuna dizilen başka pekçok dostun ve yoldaşın kaybının getirdiği acı, bir komünist olan Neruda’nın hayatı boyunca kavgasını verdiği ekonomik bağımsızlık ve toplumsal adalet ideallerinin uğradığı yıkım, hep birden onu tükettiler. Yaşanan korku iklimi, Neruda’nın daha önce dizelerinde tarifini verdiği aynı korkuydu, Cumhuriyetçi İspanya sokaklarında akışını yazdığı kan- şimdi kendi barışçıl Şili’sinin üzerinde akıyordu; umudun her hanesini işgal ederek ve sessizleştirerek.

Beni Neruda’nın cenazesine katılmaktan alıkoyan da bu korkuydu. Artık ülkeden canlı çıkmaya çalışan bir kaçak durumdaydım ve kendime öfkeden kudurarak şöyle diyordum; şu anda yapacağın en aptalca şey askerlerle ve ajanlarla dolu olduğunu bildiğin bir cenazeye katılmaktır.



Bu arada, belki benden çok daha umutsuz -ve muhakkak ki daha hesapsız ve kesinlikle daha cesur- durumda binlerce başka Şilili, darbecilerin karşısına çıkmakta ve kendi korkularının hayaletiyle karşı karşıya gelmekte tereddüt etmiyorlardı. O Eylül günü Santiago’nun her yerinden tek tek Cementerio General’e akın ettiler.

Dostlarım bana kalabalığın ilk başta dilsiz ve cansız olduğunu söylediler, sonra birden o karanlık kalabalığın içinden bir ses filiz vermiş ve haykırmıştı: “Yoldaş Pablo Neruda!” Ve yüzlerce sesle çınlamıştı yanıt: “Burada!” Orada bekleyen askeri birlikler Şilinin en büyük şairine, yirminci yüzyılın ve bütün yüzyılların en tanınmış yazarına yapılan bu anmaya nasıl tepki vereceklerini bilememişlerdi.

O zaman aynı bariton ses yeniden yükselmişti kalabalıktan -Koca elleri ve uzun beyaz sakallarıyla dev gibi bir adam olan- Patagonyalı büyük romancı Francisco Coloane’ydi bu. Ama bu sefer iki hafta önce gizlice ve isimsiz olarak gömülen katledilmiş başkanın adının ve varlığının tanınmasını talep ederek başka bir ismi haykırıyordu: “Yoldaş Salvador Allende!” Ve yeniden gümbürdeyen bir “Burada!” Bu mücadele haykırışları, daha özgürlükçü bir devrim düşlerinin talanının yarattığı acıyı henüz kamusal alanda gösterememiş olanların, kendilerini gözetleyen diktatörlüğün 16 yıl daha çektireceği uzun bir acıya katlanmak zorunda kalacakların haykırışlarıydı.

Neruda ölümün diğer yakasından gülümsüyor olmalıydı. Çünkü o her şeyden çok bedene -bedenin salgılarına, kemiklere, cinsel organlara, tüylere, tene, ince bileklere- inanırdı. Şimdi açıkça ölü olan bedeninin Pinochet’ye karşı Şili direnişini ateşleyen aleve dönüştüğünü görmek onun bakış açısının bir intikamı gibi görünüyordu, ki bu cenaze eylemi Neruda’nın şiirlerinde insanlara yasaklanan kamusal alanları yeniden diriltmeye çağırdığı halkın darbeden sonraki ilk sokak eylemi olmuştu. Sembolik bir anlamı da vardı; çünkü bu imhacı sıkıyönetim güçlerine karşı bu ilk karşı duruş, kendisi de şairlerin tanrıdan çok bir fırıncı ya da bir duvarcı olduklarını, gündelik yaşamı kuran sıradan kadın ve adamlarla kaderlerini paylaştıklarını ilan eden bir kelime işçisi için yapılan kitlesel uğurlamayla olmuştu.

Evet, o adamların ve kadınların dünyaya ozanlarının onları terketmediğini ilan eden ilk sesler olmaları çok hakkaniyetli olmuştu; onlar da benim gibi varoluşları boyunca Pablo’nun şarkılarından beslenmişlerdi. Yine çok yerindeydi bu insanların bir biçimde, dünyaya ozanın anısını canlı tutacaklarına yemin eden ilk insanlar olmaları; sevişirken, iyi bir kırmızı şarabı paylaşırken, denizin yüzeyinde ışıldayan yakamozu solurken, günbatımının melankolisini, tan vaktinin umudunu, sömürülmenin hıncını hissederken yalnızca onun sözlerinin sıcak gölgelerini hatırlayarak onu kalıcılaştıracaklarını söyleyen ilk Şililer onlardı.

Ve ben inanıyorum ki, Neruda da bu dünyadaki son eyleminin -tıpkı o gün olduğu gibi- sonsuzca daha iyi bir şeyin öncülüne ya da prelüdüne dönüşmesini isterdi; gezegenin onun bize cömertçe sunduğu şiirlere yaraşır bir yer olduğu o günü, bizim ölümlerimizin ve onun önemsiz fani ölümünün ötesinden ses veren ve bizi bekleyen o günü haber vermesini isterdi.

Ariel Dorfman, çeviri Bülent Kale

tlaxcala