Doğu-Sanayi Sitesi'ndeydik

GÜNCEL
Cumartesi, 29 Temmuz 2006 (20 yıl 2 ay önce)

Doğu Sanayi Sitesi’ni çalışmalarımızdan hatırlayacaksınız. 27 Temmuz’da hem gazetemizi işçilerle buluşturmak hem de gündemlerinde olan Ortadoğu’daki emperyalist-siyonist işgali birlikte protesto etmenin yollarını açmak için tekrar gittik Doğu Sanayi’ye.

Bu seferki gidiş yöntemimiz, diğerlerine göre daha farklıydı. Sabahları ve akşamları iş giriş-çıkış saatlerinde sitenin girişinde yapıyorduk çalışmalarımızı. Bu sefer siteye girip iki gruba ayrılarak işçiler işbaşındayken daldık atölyelere. Kimi plastik soluduk, kimi metal onlarla… İşbaşı halinde işçilerle görüşmemiz çalışma biçimlerini, davranışlarını, bize yaklaşımlarını da görmemizi ve bunları veri olarak almamızı sağladı. Gündem farklılığı, hazırlanan kokart ve duvar gazetesi hem de içeri girerek farklılaştırdığımız çalışma biçimi sendika aktivistlerinin işçilerle doğrudan temas yeteneğinini arttırmasına da yardımcı oluyor. Çünkü işçilerin her an patron gelebilir endişesiyle karşı karşıya kalmaları davranışlarını etkiliyor ve bizi de işçileri ikna için farklı yaklaşım yöntemlerini geliştirmeye zorluyor.

İşçilerin Ortadoğu işgaline karşı tavırlarında, kendilerini işçi olarak değil de “Müslümanım”, “Çırağım”, “Rizeliyim” vb. ile tanımlamaları, sınıfın biraraya gelip sınıf gibi düşünme-davranma yeteneğini olumsuz etkiliyor. Biz de işte tam burada emperyalist-siyonist işgali, işçi sınıfını iş yasasıyla hapseden yasaları ve onların uygulayıcısı devleti teşhir ediyoruz. Sınıf olduğumuzu, bu işgale karşı birlikte hareket etmemiz gerektiğini anlatıyor-tartışıyoruz.

Hazırladığımız kokartı bile (Filistin-Lübnan Halkı Yalnız Değildir) takmaya çekinen işçiler oluyor ve “Patrona vereceksiniz o dağıtacak” diyen birkaç işçi de çıkıyor. En olmaz diyen işçiyle sohbet ettikçe, içeriğini, işçi sınıfının çıkarlarına ters düşen işgalin içeriğini anlattıkça kokartı takıyoruz yakasına, o da arkadaşlarına takıyor. “Kokartla olmaz, sokağa çıkmak lazım” diyen buna yakın yöntemler dillendiren işçiler de oluyor. Biz de bunun küçük bir başlangıç olduğunu, imza standımızla bu çalışmayı devam ettireceğimizi, onların da işyerlerinden alkışlı protestolar yapmasının iyi olacağını konuşuyor ve gazetemizi vererek, bir dahaki gelişimizde standta görüşmek üzere ayrılıyoruz. Plastik tabak yapan bir başka atölyede daha önce Hadımköy’de çalışmış ve sendikal örgütlenmeyi işyerine sokan öncü bir işçiyle de karşılaştık. Sendikanın işçileri sattığını söyleyerek yakınıyor, aslında güvensizliğini de dillendiriyor ve hangi sendikadan geldiğimizi soruyor. Biz de sendikadan gelmediğimizi, sendika ağalarının sınıfa ihanetlerini ve buna karşı işçilerin biraraya gelerek oluşturacakları İşçi Kurulları’ndan bahsediyoruz.

Bunun dışında girdiğimiz iki atölyede patronların sert tepkisiyle de karşılaştık. Bizi işçilere gözdağı verircesine bağırışlarla kovmaya çalışırken bir yandan da asıl dertlerini “Beş kuruşa çalışıyoruz” ve “Zamanımı çalıyorsunuz” sözleriyle dillendirdikleri bu öfkenin altındaki asıl kaygının tahammülsüzlüğünü görüyoruz. Onlar için bir veya iki dakika işgücü kaybı sadece karlarını etkilediği için değil, aynı zamanda işçinin hayatını, zamanını üç-beş kuruşa sıkıştırdığı, robot gibi yaptığı işten başka birşey düşünmesini engellediği için de bu tahammülsüzlük. Biz ise çıkmıyoruz hemen kokartlarımızı taktırıyor ve gazetemizi veriyor, sohbetimize devam ediyoruz. Ancak patronun işçiye bağırdığı o anda biz de onu teşhir etmeliydik. Ki işçilerin yaşadığı aşağılanma ve küfür gibi patron baskısı, işçiyi kölece yaşayan-çalışan bir varlığa indirgemesinden dolayı, mücadele etmemiz gereken sorunlarımızın başında geliyor. Bunu da buraya bir deneyim olarak yazmamız gerekiyor.