Yıllarca çadırlarda ya da konteynırlarda sürdürülmeye çalışılan bir yaşamın zorluklarını karşılayacak bir rakam dili yok
23 Ekim 2011’de yaşanan Van Erciş Depremi’nin üzerinden 3 yıla yakın bir zaman geçti. O depremin ağır sonuçlarının rakamsal ifadesi 604 ölüm, 4 binden fazla yaralanma, 8 bin civarında evin kullanılmaz hale gelmesi, yaklaşık 60 bin kişinin evsiz kalmasıydı! Bu, yıkımın görünen kısmıydı. Ardından bıraktığı yaşamların yıkımıysa rakamlarla, ölçülerle tariflenmesi mümkün olmayan boyutlarda. Yokluğun-yoksulluğun-yıllarca çadırlarda ya da konteynırlarda sürdürülmeye çalışılan bir yaşamın devasa zorluklarını karşılayacak bir rakam dili yok! Hele tüm bunları depremin ve sonrasında yaşamak zorunda kalınan hayatın travmalarıyla çarptığımızda…
Van depreminin yıkımı sadece bunlarla, sadece depremi yaşayanların sınırsız acılarıyla mı sınırlıydı/sınırlı?.. Hatırlarsanız o günlerde en büyük deprem Türkiye’de yaşanmıştı. Kökleri ölçülemeyecek derinlikte olan tarihsel gericilik birikimi depremin sarsıntısıyla öyle bir hortlamıştı ki kanımız donmuştu! Deprem Kürdü vurunca bırakalım insani-evrensel olanı, güdüsel denebilecek duyarlılıklar bile buharlaşmıştı! “Kürtler mi…” ile başlayan sayısız cümle kurulmuş, “Oh olsun...”larla devam etmişti.
En acısı da bunu sadece kaşarlanmış faşistler-gericiler-satılık ruhlu medya maymunları değil; bizzat yanı başımızdaki işçi ve emekçilerden duymuştuk. Deprem gibi bir trajedinin, toplumsal gericilik birikiminin boyutlarını bu denli açık hale getirmiş olması karşısında ürpermiş, kaskatı kesilmiştik!
Burjuva devletin yaklaşımlarınaysa hiç girmiyoruz. Kanına işlemiş faşist kodlar refleks olarak konuşmuştu sadece! Yardımlar engellenmiş, kendi taraftarları dışındakilere ulaştırılmamış, işin içine çeteler sokulmuş, el altından karaborsa örgütlenmiş, acılı ve çaresiz insanlara tek “hizmet” olarak dinsel propaganda ekipleri yollanmıştı! Fazla söze gerek var mı?
Hemen arkasında, olup bitenlerle kapitalizmin faşizmle çarpılmış sureti her daim işbaşında oldu. Van gibi kışı eksilerin bilmem kaç derece altında geçiren bir kentte insanlar o soğukta istif vaziyette kalacakları çadırlara mahkum edilmişti. Yerleşim yerlerine en yakın mesafenin 1 km olduğu bu çadır kentlerde insalar toplama kamplarından farksız koşullarda yaşamak zorunda bırakılmıştı. Hiçbir hijyenin, asgari beslenme olanağının bulunmadığı bu kamplara salgın hastalıkların uğraması uzun sürmemişti. Ya soğuklar?.. Eksi 10 dereceyi bulan soğuklarla mücadele etmenin de bilançosu ölüm olmuştu: Tam oniki can yanarak ölmüştü! Felaket felakete; acı acıya ekleniyordu!..

Bizden kesilen ve aslında oldukça hacimli bir fona dönüştürülen deprem vergilerinin Van’a merhem olmasını boşuna beklemiştik! Onlar çoktan başka kasalara girmişti. Devletin o soğuk sesini duymamız, “Sizi çadır kentlerden kurtaracağız, konteynırlarda kalacaksınız” demesi nispi bir rahatlama bile yaratamamıştı. Vanlı depremzedeler “Bu büyük yaraları saracağı” vaadinin sınırlarını bilmenin temkinliliğiyle karşılamışlardı. “Yaraların nasıl sarıldığını” bilmenin umarsızlığıyla...
Nitekim arkası hızlı geldi. Önce çadır kentlerde kalıp da evinin az hasarlı olduğu söylenen insanlar evlerinde yaşamaya zorunlu bırakıldı. Evleri yıkık ve ağır hasarlı olanlarsa 2012’nin Şubat ayında konteynırlara yerleştirilmişti. Ev sahibi olmayıp kirada yaşayanların ise bu iki seçenekleri bile yoktu.
Bunca ağırlığın içinde en hızlı olanı bir akbabadan farksız olan TOKİ’nin oraya sökün etmesiydi. Deprem karlı bir rant alanı açmıştı devletin rantiyeci yüzünün çıplak ifadesi olan TOKİ’ye. O bildiğimiz konutlarını Van Erciş’e dikmesi de uzun sürmedi. Nitekim 2012’nin sonlarında şaşaalı bir törenle açılışları da yapıldı.
TOKİ evleri bittikten sonra konteynırların büyük bir bölümü kaldırıldı. Sadece hak sahibi olmayan ve yoksulluğun dibini yaşayanlar suyun, elektriğin olmadığı, ısınma sorunlarının çözülemediği konteynırlarda kalmaya devam ettiler. Suları, elektrikleri kesildi; 21. yüzyılda ortaçağ koşullarına hem de en yoksul halleriyle mahkum edildiler. Buna rağmen konteynırlarda kalmaya devam ettiler, çünkü başka şansları yoktu.

Konutlara yerleştirilmeyen depremzedeler şimdi açlık grevindeler… Seslerinin duyulmaması karşısında 13 Eylül’de açlık grevlerini ölüm orucuna çevirdiklerini duyurdular. Yirmi insan en temel hakları olan barınma hakkı için ölüm orucunda!
Depremin sayısız travmasını, açlık-yokluk ve yoksullukla çarpıp sınırsız bir acı eşiğine ulaşan bu insanlar ölümüne haykırıyor: Sesimizi duyan var mı? Bu bir deprem sesidir! Kulakları sağır edecek bir sessizlikle karşılanamaz! Yakıcı bir toplumsal sorun olan barınma hakkının savunulması tüm işçi ve emekçilerin sorunudur! Van’daki ölümüne direniş de hepimizin olmak zorundadır!