Bir devrimi istemek onu başarmaya yetmez, onun yegane öznel imkanı bu dünyadaki bütün çıkarlardan vazgeçebilmektedir
9 Ekim Che Guevara‘nın ölüm yıldönümüydü. Tam 40 yıl geçmiş aradan… Ama Che hala ‘yaşıyor‘. Dünyanın dört bir yanında düzenlenen anma etkinliklerinin rutinlikten uzak canlılığından tutalım Che üzerine yazılan yazı ve kitapların uyandırmaya devam ettiği ilginin büyüklüğüne kadar bu gerçeğin birçok somut göstergesi sayılabilir.
Hatta o kadar ‘uzun boylu‘ bir araştırmaya da gerek yok! Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, Che bir biçimde mutlaka karşınıza çıkacaktir. Ariel Dorfman‘ın da dediği gibi, “…Che şimdi her yerde ve her zaman hazır ve nazır: Kahve fincanları ve posterlerden bize bakıyor, anahtarlık ve takıların ucunda sallanıyor; rock parçalarının ve resim-heykel sergilerinin orasından burasından çıkıyor…”
Che gibi sosyalizme inanmış militan bir devrimcinin yıkmak için hayatını adadığı kapitalist emperyalizm tarafından günümüzde böylesine metalaştırılmış olması, bütün devrimcilerin haklı olarak midesini bulandırıyor. Bu tepki dolaysız biçimiyle kapitalist kar hırsının rezilliğine yönelik olarak dışa vuruyor çoğu zaman belki ama, bunun örtük olarak “Che’ye layık görülmeyen” bu metanın tüketicilerine karşı bir tepkiyi de içermediği iddia edilemez herhalde.
Piyasanın çelişkisi
Fakat Che’nin sistem tarafından çeşitli formlar altında yaygın olarak pazarlanan bir tüketim nesnesi haline getirilmesinde -hem “üreticiler” hem de “tüketiciler” boyutuyla- sadece “değerlerimize yönelik bir saldırı” görmek biraz fazla tekyanlı bir mantık olarak görünüyor. Kuşkusuz burada bir saldırı var, iç boşaltma ve değersizleştirme var, sıradanlaştırma çabası var… Aynı zamanda kendi zıddını kendi elleriyle besleyip büyüten, bu anlamda özellikle de her şeyin kara endeksli olduğu kapitalist sistemin kendi adına her “kazanım”ının, her “çözüm”ünün içerdiği yapısal bir çelişkisi yok mu? Kapitalist pazar mantığı, Che’yi bu denli yaygın bir tüketim nesnesi haline getirirken hem onun “piyasa değerini” kabul edip buna teslim olmuş hem de o değerin sürekli bir biçimde genişleyerek üretimine kendi elleriyle katkıda bulunmuş olmuyor mu?..

Lenin, Çarlık gizli polisi tarafından Bolşevik Parti‘ye sızdırılıp merkez komitesine kadar yükselmesi sağlanan Malinovski olayını çözümlerken, meselenin sadece görünen yönüne takılıp kalmaz, diyalektik bir yaklaşımla gözden kaçırılan bir yönünü de aynı anda görür:
Malinovski partimizin en üst organına sızarak kuşkusuz davamıza çok büyük zararlar verdi. Fakat partinin gizli yayın organının Rusya’ya sokulup dağıtılması sürecinde oynamak zorunda kaldığı rol nedeniyle de diğer taraftan binlerce yeni Bolşevikin yetişmesine kendi elleriyle katkıda bulundu...Bu yaklaşımın ışığında baktığımızda bugün Che’yi “tüketenler”, Dorfman’ın da bir yönüyle yerinde gözlemleri ve vurucu anlatımıyla, yalnızca “boylu boyunca bir siniklik, çıkar ve çılgın tüketim dünyasına gömülmüş oldukları için asla onun ayak izlerini takip etmeyecek olanlar”dan mı ibarettir? Che’yi hala bu kadar çekici kılan, “...şimdi Che’ye tapınan insanlığın, onun inandığı her şeye neredeyse tamamen sırt çevirmiş olması” mıdır? Tarihsel koşullar ve dengelerdeki değişimin de sonucunda “onun hayatını nasıl olsa tekrar etmenin imkansızlığı” yanında Che’nin artık bir “tehlike olmaktan çıkıp, tamamen jestler ve modalardan ibaret postmodern yaşam tarzı ve felsefesine açılan bir kanal haline gelişi/getirilişi” midir?..
Che’nin anısına saygı da dahil devrimin ve sosyalizmin değerlerine bağlılığı içeren devrimci öncülük iddiası adına burada bir sorumluluk saklıdır aslında. Her yıl biraz daha çoğalan bir tarzda Che’yi kendilerine bir ‘rol modeli' olarak seçen gençlere, özendikleri Che’nin nelerin sembolü olup Che ruhunun nerede yattığını pratikte göstermek sorumluluğudur bu ve bu tabii ki bu iddianın sahibi komünistlere ve devrimcilere düşen bir görevdir. Tarihteki bütün devrimler ve devrimcilere karşı yapıldığı gibi Che’yi de ‘içini boşaltarak‘ bir tüketim nesnesi haline getiren burjuvaziye, onun belkemiksiz kar mantığına sövüp saymak yeterli değildir bu konuda. Asıl marifet ve yapılması gereken asıl şey, her şeyden önce devrimci adanmışlığın ve enternasyonalist devrim savaşçılığının simgesi olarak Che’de (de) cisimleşen özelliklerin ete kemiğe bürüneceği tutarlı güncel bir devrimci pratiğin hangi alanlarda, hangi yönelim ve politikalar aracılığıyla, nasıl somutlanacağını onlara yaşatarak göstermek, bunun irili-ufaklı kanallarını açıp sürekli çoğaltmaktır.
İdeallerin gücü ve ölümsüzlüğü!.. Che’yi hala yaşatan ve çekici kılan özelliklerin temelinde yatan ana özellik de bu değil midir zaten?.. Che’nin topu topu 39 yıl süren hayatının kronolojik bir özeti dahi bu devrimci idealizmin etkileyici bir tablosunu serer gözler önüne: Arjantin‘de doğmuştur, Latin Amerika‘nın birçok ülkesinde dolaştıktan sonra önce Guatemala'da ABD işgaline karşı direnen devrimcilerle birlikte olur, sonra Meksika'da Kübalı devrimcilere katılır. 30 yaşında Sierra Maestra‘da Küba Devrimi‘nin önderlerinden biridir, Santa Clara kentini onun başında olduğu gerilla birliği kurtarır. Devrimin zaferinden sonra 32 yaşında İktisat Bakanı olur. Bu resmi görevinin yanında Latin Amerika ve Afrika‘daki devrimlerin örgütlenmesi için siyasi ve örgütsel olduğu kadar askeri-pratik bir dizi faaliyetin içinde hatta başındadır. Küba Devrimi'nin hem oturduğunu ama bazı şeylerin de yolunda gitmediğini düşünmesinin de etkisiyle bakanlık ona ‘boğucu‘ gelmeye başlar, tekrar yollara düşer. Bu kez Bolivya'da And Dağları'ndadır ve 39 yaşındayken ölüm onu orada bulur.Dünyayı değiştirmede bireysel insan iradesinin olanaklarının sınırlarına olduğu kadar, bunun içerdiği potansiyellerin çokluğu ve sınır tanımazlığına da işaret ederek, 'nesnel' denilen toplumsal süreçlerin 'bireysel özellikler'in organik bir toplamı olduğunu bir kere daha düşünmemize ve bir devrimi istemenin onu başarmaya yetmediğini, ama ancak bir devrimi hakikaten istemenin ve onun için bu dünyadaki bütün çıkarlardan vazgeçebilmenin onun yegane öznel imkanı olabileceğini somut olarak kavramamıza hizmet ettiği için, 'Che'nin ölümü, 'emperyalizmi topyekün çökertme' stratejisinde kazandığı en büyük zafer oldu. İnsanları mantıksal bir 'yanlış'a tarihsel bir onay vermeye yönelten, bu zaferi kutlama arzusundan başka ne olabilir?.. (abç)“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin!..
