Kıdem tazminatı-kiralık işçi büroları-taşeronluk… Üçü birden bu konseptin en canalıcı parçasını oluşturuyorlar
Burjuvazi ve devletinin hem içerde hem dışarda oldukça dar bir alanda dövüşmek, politik hat belirlemek zorunda kaldığı bir dönemden geçiyoruz. Bir tarafta Haziran İsyanı’yla birlikte toplumsal korku eşiğinin azımsanmayacak düzeyde aşılmış olması; bir tarafta ekonominin yapısal zaaflarıyla da birleşerek derinleşen kriz korkusu, geleceğe dönük stratejik planlarla bu korku arasında sıkışmışlık hali; bir tarafta önümüzdeki seçimleri burjuvazinin çıkarlarını maksimum düzeyde temsil edecek güçlü bir hükümet çıkararak atlatma kaygısı ve tüm bunlarla içiçe geçen bölgesel dengelerdeki belirsizlik hali onlar açısından ciddi bir psikolojik eşik oluşturuyor.
Bu eşik, politikanın sopa kısmını öne çıkarmayı adeta dayatıyor. Yıllarca sayısız stratejik saldırıyı sessiz sedasız gerçekleştiren; bunu adeta toplumsal rızaya bağlayan burjuva hükümet, artık o günlerde olmadığının farkındalığıyla işin bu yönüne fazlaca takılmayacağı mesajları verip duruyor. Meclis açılır açılmaz -hem de önümüz seçimken- kıdem tazminatının gaspını, onu bütünleyecek kiralık işçi büroları ve çalışma rejimini tümüyle taşeronlaştıracak düzenlemelerle içiçe geçiren bir paketi gündeme getireceğini ilan etmesi bunun açık göstergesidir.
Burjuva hükümet artık toplumun geniş kesimlerinin rızasını değil; kendisine bağlı tabanını kemikleştirmek ve burjuvazinin emrine amade olduğunu kanıtlamak sınırlarında at koşturuyor! Geçtiğimiz günlerde yapılan Çalışma Meclisi Toplantısı da bu konsept içinde planlanmıştı. O toplantı aynı zamanda burjuva hükümetin şef değneği haline gelmiş Hak-İş’in sınıf adına tek sendika olarak görüldüğünün ilanıydı. Nitekim “taraflar mutabakata vardı” denilen sonuç bildirgesinde sadece Hak-İş’in imzasının olması, diğer sendikaların adeta yok sayılması bunun göstergesiydi. Aynı şeyi kamu emekçilerinin TİS anlaşmasını sadece Memur-Sen’in “onayını” alarak çıkarmakla da yapmıştı.
Anlaşılacağı üzere burjuvazi hükümetinden politik hesaplarını bir kenara bırakarak elini çabuk tutmasını istiyor! Onun tüm sıkışmışlıklarını da bilerek bunu yapıyor. Aslında seçim sonrasına bırakılması hesaplanan kıdem tazminatının fona devredilerek fiilen gaspedilmesinin şimdi apartopar Meclis’e getirilmesi de bununla birebir ilişkilidir.
Burjuvaziyle hükümeti soruna aynı noktadan bakıyorlar: Sıkışmışlık, zorunluluk ve nesnel durum. Hükümet açısından da meselenin sadece kendi tabanının rızasını almak olduğu, diğer kesimlerin gözden çıkarıldığı düşünülecek olursa tüm söylemin de eylemin de bu gerçek içinden kurgulandığı açıktır. Aslında ciddi bir kriz durumudur bu, bir çeşit gemileri yakma hali! Bu halin siyasal tercümesiyse saldırı, saldırı, daha fazla saldırıdır!
Kıdem tazminatının gaspının rızaya sunulma sınırları da bu konsept içinden belirleniyor. Hak-İş’in sınırları, daha da ötesi AKP tabanını oluşturan kesimlerin rızasının merkeze konulduğu sınırlar… Yoksa içinde fonların olduğu sayısız hikayenin nasıl sonuçlandığını en iyi işçi sınıfı bilir, o fonların nasıl iç edildiğini… Ya da kıdem tazminatı gibi aslında iş güvencesinin sigortalarından biri olan bir hakkın kuşa çevrilmesinin sonuçlarını azçok sınıf sezgisine sahip pekçok işçi bilir.
Bu açıdan da “Alınacak miktar yarıya düşse de, 10 yıl sonra alınsa da, ev alınması şartına bağlansa da hiç almamaktan daha iyidir” söylemi ancak bu hükümete her açıdan biat edecek kesimleri etkileyebilir! Aynı şekilde “İşçilerin çoğu bu haktan yararlanamıyor ama bizim düzenlememizle sadece 1 gün çalışan işçi bile bu haktan yararlanabilecek” denilmesinin aslında işçinin gündelik-belirsiz çalışmaya mahkum edilmesi anlamına geldiğini de…
Oldukça özensiz, bir o kadar da kaba olan tüm o “hakkaniyet” sisinin altında işçinin kolayca işten çıkarılması, adeta gündelik çalışmaya mahkum edilmesi gibi bir saldırganlığın önünü sonuna kadar açmak var. Sorunun alınacak para ya da para karşılığı olarak ev alınmasına indirgenmesi sınıf sezgisi olan işçiler açısında bu gerçeği değiştirmez. Burjuvaziyi işçi kıyımına gittiğinde en azıdan elini titreten kıdem tazminatı ödeme yükünden kurtarmak; işçi kıyımını keyfileştirmek ne demek, işin kendisini gündelik iş derekesine indirgemek isteniyor. Paketteki taşeronluk ve kiralık işçi büroları ekleri de bu mantığı bütünleyen eklerdir.
İşçi sınıfından onuru isteniyor, düşkünleşmesi, iş için dilencileşip sinmesi, köleleşmesi isteniyor. Kıdem tazminatı-kiralık işçi büroları-taşeronluk… Üçü birden bu konseptin en canalıcı parçasını oluşturuyorlar. Bu büyük taarruz ancak Haziran İsyanı ruhuyla alanlara akmakla püskürtülebilir! Alabildiğine zayıflamış sendikal örgütlenme, alabildiğine sarılaşmış sendikalar, giderek korporatist tarzda denetim altına alınmak istenen örgütlenme sınırları koşullarında işçi sınıfı kendi direniş kanallarını yaratmak, onurunu bu mücadele kanallarıyla korumak gibi bir tarihsel zorunlulukla karşı karşıyadır.
Sendikal hareket içinde DİSK ya da Türk-İş’e bağlı kimi muhalif sendikalar da bugün bu yükümlülükle karşı karşıyadır. Ya tüm bürokratik karakterlerini, sarı yönlerini bir tarafa bırakıp sınıf mücadelesinin ateşinde pişip çelikleşecekler ya da tarihin unutulmuş sayfalarındaki yerlerini alacaklardır. Sınıfın eşi benzeri görülmemiş bir saldırıyla karşı karşıya olduğu şu günler tek başına gündelik ajitasyon-propaganda sınırlarına sıkışmış bir faaliyetle yetinmek en hafif ifadeyle aymazlıktır. Bu en fazla günü kurtarmak olur, aslolan sınıfın derinliklerinde biriken öfkeyi açığa çıkarıp toplumsal bir mücadeleye önayak olmaktır.
Sınıfın öncü kesimleri açısından da bu böyledir. Alışılmış çalışma tarzının ötesine geçen bir güç yoğunlaşması ve dinamizmin sınıfa taşınması zorunluluğu en başta bizim bu sıçramayı yapmamızı dayatıyor.
[Alınteri'nin baskıya hazırlanan Ekim sayısının DSB yazısıdır]