"Andımız"ın kaldırılması bazılarının canını fena sıktı. Dersim milletvekilleri Kamer Genç ve Hüseyin Aygün gibi
Okulun önündeyiz, itiş kalkış çocuk hallerimizle kendimizi “var ediyoruz”. Andımızı okuyacak bir cevval aranıyor. Öğretmen, “var mı aranızda andımızı okuyacak?” diye bir soru soruyor. Hemen atlıyorum en öne. Sanırsın “andımızı” okuyunca evde çökelek, ekmek yerine sofrada ziyafet kurulacak; tezek değil de, odunla ısınacağız.
Yurdumuzu düşmanlardan kurtaracağım birazdan. Yunan "gâvurunu" denize dökeceğim az sonra, hiç teklemeden, küçüklerime sevgide, büyüklerime saygıda kusur etmeden.
Hepimiz “Türküz”, “doğruyuz” bir de “çalışkanız”. Öyle böyle değil!.. Önce Türk oluyorduk, sonra doğru, armağan olarak da varlığımıza çalışkan diyorlardı. Sonra okullu olup sınıfları dolduruyorduk. Öğretmenler olmasa emekler boşa gidiyordu.
Andımızı ben okumuşum, herkes nenesinin eski kadife şalvarından yapılmış çantayla okula gelirken; ben kaymakam çantasıyla dolaşıyorum. “Sınıfın en çalışkanıyım”, 8 kere 5 kırk eder, ya 5 kere 8 dediklerinde “yemezler” diyecek kadar duruma ayığım, daha ne olsun?..
Bir de herkes kara lastik giyerken dedemin bana hediye ettiği kunduralar eskimesin diye, elime alıp çıplak ayak dolaşarak sürekli kunduralı öğrenci olma anıtını diktirmeyi başarmışım. Ayrıcalığıma diyecek yok. Ben okumayayım da kim okusun “andımızı”. Zevkten dört köşe olmuşum, benden daha fazla zafer kazanmış komutan edasına bürünen varsa beri gelsin. İzmirli öğretmenim de yanağımı sıkmış ki, “sen bir meleksin” diyeceğim az daha.
Böyle günler günleri, aylar ayları takip ederken, güzel güzel “asimile olurken” bir akşam vakti kapımız çaldı. Bizim bir komşu, aynı zamanda sütannem, “Ciğerim ciğerim, şu bizim oğlana ‘korkma sönmezi’ öğret kurban olayım!” diyerek içeri girdi. Ne yapsın kadıncağız, öğretmen ödev vermiş. Andımız olsa kolay da İstiklal Marşı on kıta, zor biraz; çaresi yok öğreteceğim. Bizim çocuk dediği de beni gördüğü yerde sille tokat paralayan, nerede görsem dayak yiyeceğimden korktuğum biri.
Gün içerisinde dağ taş dolaşıp, çekçeko kovalayan, kör arıların yuvasını iğdiş eden, daha cesur olmak için yanık ekmek yiyen birine nasıl öğreteceğim bu marşı, gel de çık işin içinden. Olayı çözmüş, okul, ders, adamın umurunda mı? Okuldan atılacağı günü dört gözle bekliyor. Tek kelime Türkçe bilmiyor, sen git ona “Korkma sönmez...”i ezberlet. Olacak iş mi?! Bir de beni dövmek için bahane arıyor zaten, al sana bahane.
Daha devamı olan bu anlatı nereden mi geldi aklıma?
Geçtiğimiz günlerde bir gün içerisinde demokratikleştik ya, cümbür cemaat demokrasinin tadını keşfettik ya, nasıl hüzünlenmişim anlatamam. Bir anda çocukluğuma gidiverdim ah, ah. Ne acılar çektirmişler bize dedim. Çocukluğumuzu çalmışlar, bari gençliğimizi doya doya yaşayalım.
Yine de olay tümüyle çözülmüşe benzemiyor. Demokrasi alıştıra alıştıra gelmeliydi bana sorarsanız.
Anlattığım hikâyenin geçtiği memleketimin vekili Kamer Genç’in “andımızın” kaldırılmasına canının fena halde sıkkın olması, beni doğruluyor aslında. Seyit Rıza isyan ederken, mebusluk yapmış Diyap Ağa mezarından uyansa adamı teselli edemeyecek. Utanmasa Silivri’ye gidip şikayet edecek, kendisi gibi her şeyi devlet için yapıyorum diyenleri, ikizi kadar kendisine benzeyenleri…
12 Eylül faşist darbesinde devrimciler işkenceden geçirilirken darbe komisyonun da üyelik yapmış biri “andımızın” kaldırılmasını demokrasiye indirilmiş darbelerden biri olarak görüyorsa durum cidden vahim.
Bir de “sosyalist” kimliğiyle dolaşan Hüseyin Aygün de “andımız kimi, neden rahatsız ediyor?” diyorsa ben de şunu derim: Alın iktidarı vurun kendinize, belki sizin de canınız yanar, kurumadıysa kanınız akar!
Ne diyeyim, benim çocukken dayak yememek için andımızı öğretmeye çalıştığım arkadaşımın laneti üzerinizde olsun, varlığınız da uçakla Dersimli çocukların üzerine bombalar yağdıran, “onları fareler gibi öldürüyorduk, mermimiz bitmesin diye meşe odunlarıyla döverek öldürüyorduk, acıma hissi duymuyorduk” diyen Sabiha Gökçen’e armağan olsun.
fraksiyon.org'dan alınmıştır