Ensesindeki plastik mermi yarasının kanını temizliyorum. Dinlenmesi, geride kalması için ısrar etsem de dinlemiyor
“Nasıl, 70’li yıllara benziyor mu abi?”
“Benziyor Ethem, tek farkı silahlar patlamadı.”
Ensesindeki plastik mermi yarasının kanını temizliyorum. Bir sigara molası alıyoruz. Dinlenmesi, geride kalması için ısrar etsem de dinlemiyor. “Kanama durduysa boş ver,” diyor ve tekrar ileri atılıyor.
(…)
“Abi gözünü seveyim çok ileri çıkma… TOMA geliyor, şu büfenin arkasına geç…”
Karşılıklı koruma, kollama duygusunun kavganın heyecanıyla harman olduğu anlar…
(…)
Kızılay’ın ortasındayız… Nefes nefeseyiz.
Başka bir genç “müvekkilim” coşku içinde sesleniyor “Abi… Kızılay’ı zaptettik…” Üçümüz sarılıyoruz birbirimize.
Kızılay’ın ortasında 30-40 kişi iken birkaç dakika sonra binlerce insan akın akın geliyor alana.
Artık polis geri çekildi diye düşünürken Milli Müdafaa Caddesi tarafından gelen birkaç el silah sesiyle içim daralıyor. Polis havaya ateş ederek gözdağı veriyor herhalde, diye kendimi avutmaya çalışırken kalabalığın arasından sesin geldiği yere doğru yol almaya çalışıyorum. Telefonum çalıyor, açmıyorum. Israrla çalmaya devam edince açıyorum telefonu.

“Abi, Ethem öldü… Ethem öldü!”
O an hissettiklerimi kelimelere yansıtabilecek yeteneğe sahip değilim. Alanın kenarından hareket eden ambulansın gittiği yöne doğru koşmaya çalışırken, Ethem’le geçirdiğim son anlar gözümün önünde yeniden canlanıyor.
(…)
Dost, yoldaş, müvekkil… Avukatlığa başladığım 1980 Mayıs’ından bu yana cezaevlerinden, karakollardan, duruşma salonlarından, mücadelenin içinden tanıdığım, toprağa verdiğim, veremediğim onlarca komünist, devrimci, yurtsever “müvekkiller” zincirinin ilk halkası Kemal Pir’di son halkası Ethem oldu. Belki de son olmayacak.
Alpay ne güzel ifade ediyor şarkısında Ethem’i. “Tamam tamam siz yendiniz, ben yenildim / ama siz kaybettiniz, ben kazandım…”
Avukatlık yaşamımda ilk tanık olduğum yenilirken kazanan eylemler, Diyarbakır ve İstanbul hapishanelerinde yapılan ölüm oruçlarıydı. 12 Eylül faşizminin devrimcileri hapishanelerde teslim alma, tek tip elbise giydirme saldırısına bedenlerini ölüme yatırarak direnenler, somut bir kazanım elde edemeden direnişe son verdiklerinde de yenilmiş gibi görünüyorlardı. Oysa saldırı fiilen belli bir sınırda durdurulmuş, bir süre sonra da geri püskürtülmüştü. Dışarda yaprak kımıldamazken Fatih Öktülmüş’ün tekerlekli sandalyeden ileri doğru uzanıp tel örgüyü parmaklarıyla sıkarak “Biz kazanacağız!” diye haykırışının anlamını tarih bize gösterdi.
Yenilirken kazanmak, kazanacağının bilincinde olmak, tarihte ileriyi temsil eden sınıflara ve onların önde gidenlerine özgü bir özelliktir. Çünkü; Adnan Yücel’in ruhumuza işleyen o güzel şiirinde dediği gibi, “Tarihin en güzel yerinde son sözü hep direnenler söyler” Son sözün sözcüleri arasına katıldı Ethem.
Yüreksizliğin, korkaklığın, alçaklığın öfkesi vurdu Ethem’i. Halk hareketinden korktular, namluları en öndekilere doğrulttular. Siyasal iktidarın tetikçileriydiler, hükümet tarafından korundular, parayla ödüllendirildiler.

Milyonlarca insan gördü Ethem’in vuruluşunu. Başbakan’ın “destan kahramanı”, cesaretini üniformasından alan yüreksiz, önce kalkanını bıraktı, sonra silahını çekti, yere düşmüş eylemciye tekme atma fırsatı buldu, kolunu kaldırarak havaya ateş ediyor görüntüsü verdi, iki el göstericilerin başlarının biraz yukarısına ateş etti, üçüncüsünde bileğini aşağı büktü, tetiğe bastı ve kaçtı. Korkak olduğu kadar hilekardı. Ama baltayı nasıl bir taşa vurduğunun farkında bile değildi.
Suçu önleme ve takiple görevli arkadaşlarının arasına karıştığında hiçbirinin kılı bile kıpırdamadı. Gözlerinin önünde işlenen cinayetin failini yakalama görevi (PVSK-md. 4) akıllarına bile gelmiyordu. Sadece polis ve amirlerinin değil savcının da kılı kıpırdamadı kimliğini bildikleri “zanlı”yı yakalamak ve sorguya çekmek için.
Ayağa kalkan kitlelerin öfkesi kabarınca, olaydan 6 gün sonra, ateş eden polisin kimliğinin bildirilmesi ricasında bulundu Emniyetten. Kimlik bildirimi 10 gün sonra geldi. Olaydan 23 gün sonra ifade verme lütfunda bulundu üniformalı katil.
Ethem son nefesini verinceye kadar siyasal iktidarın sözcüleri halka yalan söyleme yarışına girdiler. Biri çıktı, katili aklamak için “polise 35 taş isabet etmiş” dedi, bir başkası Ethem’in kendi arkadaşlarının attığı taşla yaralandığı yalanını uydurdu. Ethem’in ölmesinden değil, halkın öfkesinin patlamasından korktular. “Ailesi fişini çekecek” diye kendi korkularının yaygarasını yaptılar.
Korktukça yalana sarıldılar; söyledikleri her yalan anında ayaklarına dolandı. Tıpkı Ali İsmail’in, Abdullah’ın, Medeni’nin, Ahmet’in ölümlerinde olduğu gibi... Ethem’in beynine saplanan polis kurşunu otopside ortaya çıkınca suspus oldular. Ama bu kez de cenaze korkusu sardı yüreklerini. Kızılay, tarihinin en geniş halk hareketine, en vahşi polis saldırılarına tanık oldu o gün.

Tutuklamayı gerektirmeyen “meşru müdafaa” iddiasına iliştirilmiş tutuklanma talebiyle hakime pas atan savcı, tutuklama talebini reddedip katili serbest bırakan hakim, Başbakan’ın “polisi yedirmeyiz” mesajını çoktan almışlardı. Mesaj bir yana, durumdan vazife çıkarmayı bilecek kadar politiktiler. Tiyatronun ilk perdesi böyle başladı.
Tanıklar ve Ethem’in aile efradı polisler tarafından tehdit altına alınırken, savcı delilleri çarpıtacak bilirkişi peşindeydi. Tayin ettiği bilirkişiler, kamera görüntülerinin en küçük ayrıntısını ortaya çıkarabilen teknik yöntemleri bilerek uygulamadılar; katilin silahını eylemcilerin üzerine saldırmadan önce eline aldığı gerçeğini sakladılar. Polisin üçüncü atışı geriye dönerken yaptığını ileri sürerek gerçeğe aykırı rapor düzenlediler. Savcı bu sahtelikten medet umarak, “… 3. atışı yapmak isterken dönüp kaçmaya çalıştığı esnada, omuz hizasından yukarıda tuttuğu tabancasının dönme hareketinin etkisi ile yere paralel hale gelmesi ve o konumda iken atış yapması sonucu Ethem Sarısülük’ün yaralandığı” iddiasıyla sahte bir dava açtı. Birinci perdesi trajediyle kapanan tiyatronun ikinci perdesi bu komediyle başladı.
Milyonlarca insan görmüştü cinayeti televizyon ekranlarında. Sadece utanma duygusunu yitirenler görmediler. Gerçeği iyice gözlerinin içine sokmak, utanmazlık düzeylerini test etmek gerekiyordu. Başvurumuz üzerine A.Ü. İletişim Fakültesi’nden iki uzman, iki yürekli ve dürüst insan ortaya çıkardı sahtekarların foyasını. Teknik araç ve yöntemlerle görüntüleri temizlediler, karelere böldüler, yavaş çekime aldılar ve katilin bedenine hiçbir taş değmediğini, silahın ağacın arkasından ileri fırlarken elinde olduğunu, elde silah ilk göstericiye tekme attığını, sonra silahın mekanizmasını kurup kolunu havaya kaldırarak yere 60-70 derece açı ile iki kez ateş ettiğini, son atışta bileğini bükerek namluyu yere paralel hale getirdiğini, üçüncü atışı yaptıktan sonra arkasını dönüp kaçtığını tespit ettiler.
İkinci başvurumuzu Almanya’da bulunan Film ve Televizyon Yüksekokulu’na yaptık. Belgesel Yönetmenliği Profesörü Dr. Klaus Stanjek tarafından yapılan incelemede A.Ü. İletişim Fakültesi raporu ile aynı tespitler yapıldı. Tek farkı, bu bilirkişinin, polisin kaskına çarpan bir taşı tespit etmiş olmasıydı. Raporun sonuç bölümü olaya son noktayı koyuyordu: “Burada bir meşru müdafaa durumu söz konusu olamaz.”
İkinci perdenin başrol oyuncusu Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi “yargılamanın durdurulması” kararıyla çıktı sahneye. Katilin yargılanması için mülki amirden izin alınması gerekiyormuş! Planlı seçilmiş mahkemenin yargıçları belli ki savcıyla aynı tornadan çıkmışlardı. İtirazımızı inceleyen bir üst mahkeme, hukuka bağlı kalarak, yargılamanın durdurulması kararını kaldırdı. Kapatılmak istenen perde yeniden açıldı.
23 Eylül’de mahkeme salonunda tiyatro sergilenirken dışarda direnen halk kendi mahkemesini çoktan kurmuş olacak. Katili tarihin tanıklığında direnen halklar yargılayacak.
Ethem halkı kazandı, halk Ethem’i.
O işçi sınıfının genç öncüsüydü, halkın yoldaşı oldu.
Ethem Sarısülük'ün avukatı Kazım BAYRAKTAR
[Şubat Yayınları'ndan hafta başında piyasaya çıkacak olan "Halkın yoldaşı Ethem Sarısülük" kitabından alınmıştır]