Bütün mesele, peşpese yapılacak 3 kritik seçim dönemine girilmiş olmasında düğümleniyor
Türkiye, gündemdeki bütün iç ve dış sorunların önüne geçip dikkatleri yine “cambaza” çevirecek yeni bir “türban krizi”ne teğet geçti.
Özellikle 1997′den beri sık sık karşımıza çıkarılan bayat filmi bu kez seyretmemiş olmamızı “demokratik olgunlaşmaya” bağlayanlar çoğunlukta. Halbuki ilgisi yok! Bütün mesele, peşpese yapılacak 3 kritik seçim dönemine girilmiş olmasında düğümleniyor. Neredeyse 5 yıl boyunca Meclis’e başları açık gelip gitmekte bir mahzur görmeyen AKP milletvekili bazı kadınların birdenbire “hidayete erip” başlarını bağlamaya kalkmalarının da CHP’nin zorba Kemalist laikçilerinin birdenbire “anlayış ve hoşgörü abidesi” kesilip macun kıvamına girmelerinin de gerisinde bu etken var.
Salt bu gerçek bile, türban konusunu yıllardan beri politik sömürü malzemesi olarak kullanan AKP gericiliğinin de, dinci gericiliğe karşı savaşımda devlet zoruna ve zorbalığa dayalı yasakları esas alan CHP tarzı Kemalist laiklik savunuculuğunun da gerçekte nasıl oportünist bir karaktere sahip olduğunu gormeye yeter. Türban konusu, bu her iki gerici odağın elinde de ilkesel bir tutum konusu değil aralarındaki iktidar cekişmesinde kullandıkları politik bir manevra aracıdır. Sorunun 15 yılı aşkın bir süredir çözümlenmeyip sündürülmesinin nedeni de öncelikle bu oportünizmdir zaten.
Türban konusu 28 Şubat yarı askeri zorbalık döneminde azdırılıp kangrenleşen bir konu. Temelinde ise 12 Eylül askeri faşizmi döneminde önü açılan, sadece ekonomik bakımdan değil ideolojik ve toplumsal alanlarda da teşvik edilip palazlandırılan dinci gericiliğin güç toplaması yatıyor. Sözün özü, toplum içinde de bir gerilim ve kutuplaşma konusu haline getirilen türban sorunu, devletin zorbalığına dayalı tepeden inme Kemalist laiklik savunucularının azdırıp bu hale getirdikleri bir problem. Dolayısıyla ona karşı en azından tutarlı ilerici bir tutum sahibi olabilmek için, en başta, sorunu bu denli azdırıp kangrenleştiren zorba yaklaşım ve reflekslerden net bir kopuş şart.
Bu sınır net bir biçimde çekilmediği sürece, dinci gericiliğin kendisini “mağdur” olarak gösterip toplumda sempati ve güç toplamasını da kolaylaştıran faşist devlet zorbalığıyla şu ya da bu biçimde aynı zemine düşmekten kaçınılamaz. İnsanın köleleştirici bütün maddi ve zihni bağlardan kurtularak özgürleşmesini isteyen ancak ilerici özellik ve misyonunu tarihsel olarak yitirmiş burjuva aydınlanmacılığın ötesine geçen tutarlı bir özgürlük savunuculuğu açısından bunların her ikisi de aynı netlikte uzak durulup mücadele edilmesi gereken tutum ve ideolojilerdir.
Dinsel gericiliğin tutarlı devrimci eleştirisi, materyalist bir öze sahip olmak zorundadır. Ve devrimci materyalizm, insanın kendisine yabancılaşmasının “kutsal” biçimlerine olduğu kadar kutsallık iddiası taşımayan “dünyevi/akli” biçimlerine de aynı ölçüde uzak ve karşıdır.
Dinci gericiler, türbanı bir “özgürlük sorunu” olarak gösterme çabasındalar. Kemalizmin zorba laiklik anlayışının savunucuları ise onun “dinsel bir simge” oluşunu öne çıkarıyorlar. Bu iki gerici odak dışında kalan ve kimi sol güçler tarafından da paylaşılan üçüncü bir tekyanlı sığ yaklaşım ise meselenin sadece “kadın” yanını görüp sorunu “kadınların kıyafet seçme özgürlüğü”ne indirgiyor.
Türbanın dini kurallara dayalı gerici bir dünya görüşünün sembollerinden biri olduğu tartışmasız bir gerçek. O bu özelliğiyle, insanlığın ilerlemesinden yana ilerici her tutum ve düşüncenin ideolojik olarak net bir biçimde karşı durması ve savaşması gereken bir ideolojinin ifadesi. Türban konusunu ele alırken, sorunun özünü oluşturan bu noktanın üzerinden atlayarak buna kıyasla daha tali noktaları öne çıkaran bir ilericilik olamaz!..
Fakat bu noktada karşımıza tayin edici öneme sahip ikinci canalıcı soru çıkar: İnsanlığın ortaçağ karanlığını temsil eden her türlü dinsel ideoloji ve gericilikle savaşımın yöntemi ne olacaktır?
İşte asıl bu soruya verilen yanıt, tutarlı bir ilericilikle, en az dinsel ideoloji kadar karşı çıkılması gereken despotik laiklik anlayışlarıyla temel ayrım noktasını oluşturur.
Despotik laisizim, kendisine “düşman” olarak gördüğü her türlü ideolojiye karşı devlet zoru ve baskısına dayalı yöntemleri esas alır. Kendi ideolojik hegemonyasını, zora dayalı yöntemlerle, baskı ve yasaklarla kurmaya ve korumaya çalışır. Tepeden inmecidir. Eğiticiliğe ve dönüştürücülüğe değil korkutarak sindirme ve yıldırmaya dayalı ideolojik hegemonya peşinde koşar. Dolayısıyla, bırakalım komünist ya da devrimci olmayı, samimi ve tutarlı bir ilericilik bile bu zorbalıkla uzlaşamaz. Onu açıkça ya da bugün “sosyalist” hatta “komünist” geçinen bazı çevrelerin yaptığı gibi “istemem yan cebime koy” şeklinde sinsi bir oportünist tutumla onaylayıp savunamaz. Çünkü dinsel gericilik karşısında devlet zoruna dayalı bu zorba laiklik anlayışı, insanlığın kurtuluşunu savunan komünizm başta olmak üzere kendisine hasım olarak gördüğü bütün diğer muhalif ideoloji ve dinamiklere karşı da aynı zorbalıkla hareket eder. Kemalist Cumhuriyet’in 90 yıllık tarihi bunun en somut kanıtıdır.
Genellikle gözden kaçırılan bir noktadır ancak, bugün AKP’nin temsil ettiği neoliberal dinci gericilik de bu konuda Kemalist hegemonya anlayışıyla aynı kafadadır. Çünkü ikisi de sonuçta burjuvazinin sınıf egemenliğinin temsilcileridir. AKP gericiliği de -tıpkı türban konusunda kapıştığı Kemalist gericilik gibi- işçi sınıfının devrimci ideolojisi başta olmak üzere kendisine muhalif diğer bütün düşünce ve akımlara karşı devlet zoruna, yasaklara ve cezalandırmaya dayalı bir ideolojik hegemonya peşinde koşmaktadır. Dolayısıyla onun türban konusundaki çekişmeyi “özgürlük” sorunu olarak gösterme yönündeki çabaları, ikiyüzlü ve sahte bir özgürlük çığırtkanlığıdır. Bu ikiyüzlülüğü, AKP gericiliğinin -kılık kıyafet konusundaki saldırgan müdahaleler de içinde olmak üzere- günlük pratiğinde de görebiliriz.
Diğer yandan, türban sorununu ideolojik özünden ve o araçla verilmek istenen mesajdan kopartarak “kılık kıyafet özgürlüğü” sorununa indirgeyen yaklaşımlar da liberal yaklaşımlardır. Türban biçim olarak elbette bir giyim kuşam sorunudur; fakat bu giyim kuşam tercihinin gerisinde bir ideolojik tutum ve duruş vardır. Yani sorun tek başına, “ne giyeyim, nasıl giyineyim, şunu mu yoksa bunu mu giyeyim” sınırları içinde ele alınıp yorumlanabilecek bir kıyafet seçme sorunu değildir.
Dinci gerici ideolojinin sembollerinden biri olarak türbanın bu ideolojik yönü gözden kaçırıldığı taktirde dinci gericiliğin kendi ideolojik hegemonyasını kurma ve geliştirme yolundaki adımlarına -isteyerek ya da istemeyerek- omuz verilmiş olunur. Tutarlı bir ilericilik ve demokratlık açısından bu tutum, affedilemez bir dargörüşlülük ve oportünizm anlamına gelir.
Türban konusunun içerdiği özgünlüklerden hareketle kadınlardan yana saf tutulurken dahi onun bu ideolojik özü ve ona karşı mücadele yükümlülüğü hiçbir biçimde unutulmamalı, sulandırılmamalı, ihmal edilmemelidir. Dinci gericilikle net ve tutarlı bir ideolojik karşıtlık içinde olunduğu ortaya konulmalıdır. Dinci gericiliğin kullandığı diğer sembollerden ve araçlardan farklı olarak türban konusunun içerdiği özgünlüklerin dikkate alınmasını gerektiren somut taktik tutumlar ancak bu ilkesel duruş üzerinde yükseldiği taktirde tutarlı bir ilerici-demokrat muhtevasını korumuş olur.
Nedir türban sorununun içerdiği özgünlük? Burada çatışmanın öznesini kadınlar oluşturmaktadır. Türban üzerinden yürüyen savaşım, doğrudan doğruya kadınların hayatını ve toplumla ilişkilerini ilgilendiren bir çatışmadır. Dolayısıyla tutarlı bir ilericilik, dinci gericiliğe karşı sistematik bir ideolojik mücadele yükümlülüğünü unutmaz ve ihmal etmezken, bedelin sadece kadınlara ödetildiği gerici bir tutuma düşmemeye de özen göstermek zorundadır.
Türban takan kadınların sırf bu nedenle toplumsal yaşamdan dışlanmaları asla hoşgörülüp savunulamaz! Özellikle de eğitim almalarının, toplumsal yaşama karışmalarının önüne bu gerekçeyle geçilemez! Hele hele bu devlet zoruna ve yasaklara dayalı araç ve yöntemlerle sağlanmaya çalışılıyorsa, en başta bu zorbalığa karşı tutum almaktan kaçınmanın ama’sı- mama’sı olmaz! Bu yönlü tutum ve politikalar hiçbir gerekçe ve bahaneyle desteklenemez! Çünkü burada okkanın altına giden kadın olmaktadır. Üstelik aynı gerici ideolojinin temsilcisi erkekler, o ideolojiyi simgeleyen kılık-kıyafetlere büründükleri, sakal bıraktıkları, dinci kimliklerini sergileyen semboller taşıdıkları halde bu tür engellerle karşılaşmazken sırf başları örtülü diye kadınların ayrımcı bir muameleye tutulmaları farklı türden bir gericiliğin daniskasıdır.
Sonuçta komünistler olarak bizler, kadınlari iki kat aşağılayıp koyu bir karanlığın zincirleri içinde tutmayı “normal” sayan gerici bir dünya görüşünün dayatmalarından biri olarak türbanı kayıtsız-koşulsuz savunup destekleyen liberal bir tutum ve yaklaşım içinde olmayız!..Ancak dinci gericilik ve türban gibi dinsel sembollere karşı mücadeleyi ‘kendinde şeyler olarak’ ele alıp özel bir siyasal savaşım konusu haline getiren aptalca keskinliklere ve Kemalist orta sınıf duyarlılıklarına da ortak olmayız!..
[Alınteri'nin Kasım sayısının başyazısıdır]