Sermayenin ahlaksızlığı

AKP Hükümeti şahsında dile gelen faşizme özgü neoliberal saldırganlık, sadece “yaşam tarzlarına müdahale” çabasının ifadesi olarak okunamaz

GÜNCEL
Perşembe, 7 Kasım 2013 (12 yıl 11 ay önce)

Adeta bir dejavu duygusu yaşıyoruz. İnsanı 1933’ler gibi bir tarihe götüren bir dejavu bu...

Düne kadar AKP Hükümeti'ni demokratikleşme kahramanı ilan edenleri hatırlamaksa, sadece acıma duygusu yaratıyor artk!

O zamanlar, kendilerini hala “sosyalist” olarak yutturmaya çalışan “değişim” budalaları AKP’nin “açılımları” karşısında yönlerini şaşırarak “bu ülkede demokratik sorunların fiilen çözüldüğü” teorileri yapıyor, “rejimin geri tipte bir burjuva demokrasisine dönüştüğü” tezleri üretiyorlardı.

Yeni “eksen”lerinin temeline yerleştirdikleri bu “değişimi”, “sermayenin ihtiyaçları ve yeni eğilimleriyle” açıklıyorlardı. Burjuvazinin bu “yeni” eğilimi, klasik sosyal demokrasinin kitleler üzerinde oluşturduğu rızaya dayalı bir hegemonyaya benzer bir etkide bulunuyor, kitlelerin sisteme özümsenmesinde bu yöntemle de gözle görülür bir yol alınıyordu. O nedenle, tüm sivil toplumu rızaya dayalı bir hegemonya ile sisteme entegre eden bu yaklaşımın karşısındaki stratejik mücadele hattı da sivil toplumun ele geçirilmesini hedefleyen bir hat olmalıydı!!!

Yürütme erkinin her an daha sıkı merkezileştiği, adeta devletle özdeşleştiği bugün bile aynı aymazlığı hala sürdüren bu neoliberal budalalığa yanıtı AKP pratiğiyle kendisi veriyor.

Evet, AKP tam da iddia edildiği gibi “sivil toplumu tüm gözenekleriyle denetim altına almaya” çalışıyor. Fakat bunu, birilerinin üzerine “eksen” inşa ettikleri burjuva demokrasisine özgü biçimiyle değil, faşizme özgü bir merkezileşme ve otoriterleşme biçimiyle yapıyor!.. Hani Gramsci’ye, İtalyan faşizmine dair kitaplar yazdıran, sivil toplum ve faşizm üzerine sayısız tez ürettiren faşizme özgü biçimiyle...

Toplumsal yaşamı gözeneklerine kadar denetim altına alıp yön vermeye çalışan AKP Hükümeti, mezhepçiliğin en tehlikeli biçimlerinden yeni asimilasyon projelerine, kadınların kaç çocuk doğuracaklarından sezeryan ya da kürtaj hakkına, bir kadeh içenin bile ayyaş ilan edilmesinden okullarda-yurtlarda yavaş yavaş haremlik-selamlık nizamına geçilmesine, parklarda nasıl oturulup kalkılacağından dekoltenin ölçütlerine, hangi heykel ya da resimlerin “sanat eseri” kabul edilip tiyatrolarda hangi eserlerin sahnelenebileceğine, hatta gazetecilerin hangi soruları sorup neleri soramayacaklarına kadar toplumsal yaşamın aklımıza gelebilecek tüm alanlarına giderek pervasızlaşan bir “ahlak zabıtası” zihniyetiyle müdahale ediyor.

Bunlara eklenen son halka, öğrenci evlerine devlet zoruyla müdahalenin gündeme getirilmesi oldu.

Konu önce, AKP’nin yerel seçimlere yönelik Kızılcahamam’da yaptığı parti içi toplantıda gündeme geldi. O toplantıda Tayyip Erdoğan, Denizli’den geldiğini iddia ettiği bir şikayeti bahane ederek fetvayı vermişti: Barınma sıkıntısı nedeniyle bile olsa kız ve erkek öğrencilerin yurtlarda ya da özel evlerde aynı mekanlarda yaşamalarına devlet izin vermeyecekti!..

Sonrasında yaşananlar hepimizin malumu.

Devleti pederşahi bir anlayışla özdeşleştiren faşizmin bu neoliberal versiyonunun konuyla ilgili pratik refleksleri de başdöndürücü hızla oldu. Bakanlar, valiler, bakanlık danışmanları, medyadaki sahibinin sesi yalakalar ardı ardına işe koyuldular. Gerekli düzenlemeleri yapmak için kollar sıvandı.

Bu arada belediyeler de hızla işe koyuldu. Her yanından iğrençlik akan bu “ahlak bekçiliği”, kapitalizmin karakterine uygun olarak karlı rant alanlarının yağmalanmasıyla birleştirildi. İstanbul’da Beyoğlu-Karaköy-Galata civarındaki apart dairelere zabıtalarca operasyonlar düzenlendi. Çünkü işin bir boyutunu da cemaat yurtlarıyla diğerleri arasındaki rekabet oluşturuyordu.

Kısacası faşizmin neoliberal versiyonuna has refleksler demeti ardı ardına sökün etti. Her açıdan çevikleştirilen devlet, toplumsal yaşamın gözeneklerine kadar nüfuz edecek bir mühendislik çalışması için dört koldan harekete geçti! Hem de neoliberal pragmatizme özgü bir çok amaçlılığın devreye sokulmasıyla. Politik-kültürel-ekonomik bütünlüğün hiçbir adımda bozulmadığı bir bütünlük bu.

Toplumun her adımda gözetlendiği, devlet otoritesinin sınırlarının dışına çıkmama psikolojisiyle koşullandırıldığı, tüm bu kalıba dökme işinin “çoğunluk” demogojisiyle kılıflandığı bir işbitiricilikle.

Toplumsal tepki dinamiklerinin en dirisini oluşturan gençlik ve kadınlar bu saldırganlığın odağına oturtulmuş durumda. Bir zamanlar Kemalizm'in yaptığı kalıba dökme işinin bu neoliberal versiyonu, şimdi yine, toplumun yola getirilmesinde yaşamsal önemde olan bu dinamiklerin hedefe çakılmasıyla sürdürülüyor....

O kokuşmuş ahlaki söylemin ardına gizlenen “terör yuvaları” söylemi ise bu zapturapt altına alma operasyonunun siyasi ruhunu oluşturuyor. Öyle ya cemaat evleri varken, eğitimde barınma sorunu tatlı karların döndüğü bir alanken kolektif evler de neyin nesi!..

Kısacası neoliberal ya da kendi deyimleriyle “muhafazakar demokratlığın” kapsama alanı çok geniş. Ekonomik-siyasal-kültürel bir genişlik bu! Yağmacı bir ruhun pederşahi bir despotlukla yaşama geçirilme çabası...

AKP Hükümeti'nin toplumsal mühendislik faaliyetine girişmesi yeni bir gelişme değil. Türkiye'nin “yavaş, sancılı, ağır, geri, yetersiz” vb, vb. de olsa “demokratikleşme” yönünde ilerlediği afyonunu pazarlayan liberal budalalığın paha biçilmez yardım ve desteğiyle o bu yola gireli çok oldu. Şimdilerde söz konusu olan, sadece kendi tabanının istek ve beklentilerini dikkate alan bir hoyratlıkla bu tabanı kemikleştirip etrafında tutmayı sürdürebilme isteği.

Bu istek özellikle Haziran İsyanı'yla birlikte azmış durumda. Çünkü o beklenmedik patlama, her şeye hakim göründükleri sessizlik ve durgunluğun gerisinde gerçekte nelerin mayalandığını ve ayaklarının altındaki toprağın nasıl ısındığını gösterdi AKP'ye ve Tayyip Erdoğan despotuna. AKP ve şefinin, burjuvaziye uysallıkla itaat edecek ücretli emek ordusunun en hassas halkası olan gençliği bu operasyonel çabalarının merkezine koyması da bununla ilişkilidir.

AKP Hükümeti şahsında dile gelen faşizme özgü neoliberal saldırganlık, sadece “yaşam tarzlarına müdahale” ya da “toplumu gerici ahlaki bir cendereye sokma” çabasının ifadesi olarak okunamaz. Bunların üzerinden elbette atlanamaz, ama sorun buraya da daraltılamaz.

Dikkatler asıl olarak tekelci burjuvazinin ihtiyaç ve beklentileri üzerinde yoğunlaşmalıdır. Ve bu tabii ki, kapitalizmin her bakımdan gericileştiği emperyalizm çağında ondan hala “demokrasi” bekleyebilen liberal ahmakların kurguladıkları tarzda hayali “ihtiyaçlar” değil, emperyalizm çağının karakteristik özellikleri yanında sistemin hala içinden çıkılamayan kriziyle olan bağlantısı içinde karşımıza çıkan ihtiyaçlar üzerine odaklanma olmalıdır. Burjuvazinin azami kar güdüsü, uluslararası düzeyde kendi sikletindeki güçlerle olan rekabetinde büyüyen dezavantajların yarattığı sıkışma (bölgesel gelişmeler, ekonomik kriz, tüm bunlara tüy diken Gezi dirilişi) devletin çelik elinin toplumun böğrüne daha fazla ve hoyratça dalmasını gerektiriyor. Bu tayin edici gerçek bir an bile akıldan çıkmamalı, gözden kaçırılmamalıdır.

Yaşam tarzlarına müdahaleler de asıl olarak bu artan denetim ihtiyacının yansımalarıdır. Onun için bu müdahaleler sadece “yaşam tarzlarına müdahale ve onun korunması” sınırlarında ele alınamaz! Sorun asıl olarak emek-sermaye kapışmasının daha da şiddetleneceği günlere yapılan kapsamlı bir hazırlığın parçası olarak ele alınmalıdırlar. Bu müdahalelere karşı mücadele de bu yüzden, salt “AKP karşıtlığı”na indirgenmeyen antikapitalist bir muhtevada, emek-sermaye çelişkisini gölgelemeyecek bir yaklaşımla yürütülmelidir.

Aksi taktirde burjuva hükümetin bizi çektiği dar alanda dövüşüp, aslında onun da işini kolaylaştıracak bir noktaya sapmış oluruz ki bu da en hafifinden gaspedilen kıdem tazminatının, kadınlara dayatılan katmerli köleliğin, gençliğe biçilen ara eleman elbisesinin, tüm bunlarla eşgüdümlü yürüyen siyasal merkezileşme ve saldırganlığın üzerinden atlamak olur!..