Toplumun yeniden inşası

Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerdeki ürkütücü artış, devletin istatistikleri çarpıtmaya başlamasına neden oldu

GÜNCEL
Perşembe, 21 Kasım 2013 (12 yıl 11 ay önce)

Kadınlarla ilgili istatistikler çarpıtılıyor


Ruken Adalı

EŞİTİZ Kadın Grubu'ndan Avukat Hülya Gülbahar, kadınlarla ilgili istatistiklerin resmi kurumlar tarafından çarpıtılarak açıklandığına dikkat çekerek, “Özellikle kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerindeki ürkütücü artış bütün dünyanın gözünü diktiği bir konu oldu. Bu nedenle bu kez de devlet mekanizmaları tarafından var olan istatistikler çarpıtılmaya başlandı” dedi.

Kadın örgütleri, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Haftası etkinliklerine başladı. Kadınların gündeminde, bu yıl da artarak devam eden kadın cinayetleri var.

Kadın cinayetleri neden bu kadar artıyor? Bu konuda gerçek rakamlar nedir? Başbakan Erdoğan neden kadınlarla bu kadar ilgileniyor? Hükümetin kadına yönelik şiddete karşı mücadele politikası var mı?
Bu soruları, 25 Kasım öncesinde EŞİTİZ Kadın Grubu'ndan Avukat Hülya Gülbahar yanıtladı.

Başbakan Erdoğan'ın "Kızlı/erkekli aynı evde kalıyorlar" açıklamasına ilk olarak öğrencilerden, ardından kadınlardan tepkiler geldi. Hükümet, yurtlara ve öğrenci evlerine yönelik düzenleme yapacağını duyurdu. Erdoğan'ın söz konusu açıklamasının hedefindekiler kimlerdi?
Kızlı/erkekli tartışmasının hedefinde önce kadınlar ve bunun arkasından da bütün toplum var. Daha önce yapılan kürtaj ve sezeryan tartışması, bazı siyasi çevreler tarafından kamuoyunu oyalama amaçlı olarak değerlendirildi. Bu yaklaşım kesinlikle doğru değil, kamuoyu oyalama değil, kamuoyunu, bilincini ve yaşam tarzını düzenleme operasyonuydu. O yüzden kızlı/erkekli tartışmasını da bütün bir kamusal ve özel alanın, kadınlar ve iktidarın muhafazakar dünya görüşünü paylaşmayan tüm kesimler açısından baskıcı bir toplum yaşamının oluşturulma operasyonu olarak değerlendiriyorum.

2002 kırılma noktası oldu


Bahsettiğiniz bu yeniden düzenleme operasyonu neden kadınlar üzerinden yapılıyor?
Tüm toplumsal yaşamlar açısından kadınlar; gerek emek gücü gerekse insan soyunu üretme kapasitesi açısından son derece değerli bir cins. Bu nedenle kadınların kontrolü her zaman iktidarların ilgi odağında olmuştur. Siyasi iktidarlar bu noktada bir yol ayrımı yaşar; kadınların toplumsal yaşamda eşit varlıkları, bağımsız ve özgür yaşamlarını güvence altına almak ya da ataerkil toplum modelini kadını daha fazla baskı altına alarak sürdürmeye çalışmak. Ne yazık ki Türkiye'nin iki yüzyıllık tarihinde, AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne kadar tarihin tersine çevrildiği bir süreç yaşıyoruz. Türkiye'de kesintili de olsa, yetersiz de olsa kadın-erkek eşitliğini sağlama yönünde yürüyen, özellikle 1980'nden sonra feminist hareketin kendi bağımsız sözünü ve günlüğünü oluşturmasıyla hızlanan eşitlik ve özgürlük mücadelesi vardı. 2002 bu noktada bir kırılma noktası oluşturdu. Türkiye ve dünya kamuoyunun sempatisini toplamak için 1. ve 2. Erdoğan hükümetinde kadın karşıtı söylemler geriye çekilmişti. Ancak kadın ve aileden sorumlu bakanlığın adından 'kadın' kelimesinin silinmesi ve Aile Bakanlığı'na dönüştürülmesi ile başlayan 3. Erdoğan hükümeti döneminde "Ben kadın/erkek eşitliğine inanmıyorum" diyen Başbakan'ın tavrı, atadığı tüm bürokratik kadrolar, aday gösterdiği her kademedeki AKP'li yerel yöneticiler ile birlikte bir devlet politikası haline dönüştürüldü.

Başbakan Erdoğan'ın ve hükümetin kadın bedenine, kimliğine, doğurganlığına yönelik müdahaleleri, politikaları çok önemli bir yerde duruyor. AKP öncesi hükümetlerde durum neydi? Onlar kadınların bedenine müdahalede bulunmadılar mı?
Her zaman iktidarların kadın bedeni ile bir sorunu oldu. Kadın grupları olarak '80 sonrasında uğraştığımız konulardan biri de; Kürt illerinde yapılan zorla doğum kontrolü uygulamalarına karşı çıkmak, devletin kadın bedeni üzerinden baskıcı politikalarla toplumsal mühendislik yapmasına itiraz etmekti. Bugün de 3 ya da 5 çocuk, çocukların doğum biçimi -sezeryan mı, normal doğum mu- üzerinden tersinden bir devlet politikası ile karşı karşıyayız. Cumhuriyetle beraber cisimleşen Medeni Kanun'da başlayan kadın-erkek eşitliği ile ilgili reform sürecinde kadınların kazandığı hakların kağıt üzerinde bırakılması, bu reformlar sırasında aile içerisindeki cinsiyetçi iş bölümünün yeterince tartışılmaması Türkiye'de kadınların her zaman işaret ettiği kadın karşıtı devlet politikalarının temelini oluşturuyordu. Ancak burada bir noktanın altını özellikle çizmek isterim ki; AKP iktidarının izlediği kadın karşıtı politikaları, 'Önceki iktidarlarda da kadın sorununa karşı kayıtsızlık vardı, o zamanda sorun vardı' diye eşitleme çabası bence bir yanılgı içeriyor.

Toplum yeniden inşa ediliyor


Neden böyle düşünüyorsunuz?
Özellikle iki nedenle. Birincisi; giderek güçlenen son derece örgütlü bir kadın hareketi vardı. Bu kadın hareketi anayasa da pozitif ayrımcılık ve eşit temsiliyet ilkesi başta olmak üzere siyasi iktidarlar üzerinde baskısını kurabiliyordu. AB sürecinin öngördüğü kadın-erkek eşitliği konusundaki reformlar kadın hareketinin elini ayrıca güçlendiriyordu, iktidarlar çift yönlü baskı altında değişime zorlanıyordu. Ailenin reis olduğu Medeni Kanunu'nun değiştirilmesi bir önceki iktidar dönemine aittir. Aynı şekilde ailenin, eşler arasında eşitlik ilkesine dayalı olacağına ilişkin kural bu süreçte konulmuştur.
 
İkinci önemli nokta: 2002 öncesi iktidarlarda -marjinal itirazlar dışında kalmak üzere -anayasal anlamda kadınlar ile erkeklerin eşit olduğu konusu devletin resmi politikasıydı. 2002'den sonra devletin bu resmi politikayı terk ettiğini düşünüyorum. 2009 anayasa değişikliği tasarısında olduğu gibi kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engellilerin korunmaya muhtaç toplumsal kesimler kategorisinde değerlendirilerek anayasaya, anayasal statüsü korunacak kesimler olarak konulması, bütün kesimlerin toplumun eşit yurttaşları olarak kabul edildiği devlet felsefesinden köklü bir şekilde ayrılış demektir. Bu nedenle bütün bir toplum yapısının ataerkil aile modeli üzerinden yeniden inşa edilmeye çalışıldığını görüyorum.

2002 yılından önce rüzgar kadınların arkasından esiyordu ve kadına yönelik şiddetin toplumsal bir sorun sayılması, Medeni Kanun'un değişmesi, kadın bakanlığının kurulması gibi arka arkaya önemli adımlar atılıyordu. 2002 yılından bu yana ise rüzgar kadınların karşısında esip geri itmeye çalışıyor.

2007'den bu yana olumlu gelişme yok


2007 yılında, Başbakan Erdoğan'a eşitlik ve kotayı hatırlattığınızda, "Ruanda mı olmak istiyorsun?" yanıtıyla karşılaşmıştınız. O günden bugüne bir siyasi kimlik olarak Erdoğan'ın kadınlarla ilgili söylemlerinde nasıl bir gelişim görüyorsunuz?
Erdoğan'ın kadınların eşit temsili konusunun tartışıldığı Ruanda çıkışı kendi zihinsel kavrayışının dışa vurumuydu. O gün kadınların eşit temsilinin anayasal bir ilke hale getirilmesini istemiştik. Başbakan 'Dünyanın hiçbir ülkesinde yok' deyince, Fransa'nın parite -fermuar sistemi de dediğimiz- eşit temsil sistemi ile bir çok başka ülkeyi örnek verdim. En son dünyada kadın temsili açısından Finlandiya'yı da geçerek üst sıraya yerleşen Ruanda'yı örnek gösterdim. Ruanda ve Güney Afrika gibi ülkelerde anayasal kadın kotası var; yüzde 30 gençler, yüzde 30 kadınlar. Bu tartışmadan sonra Türkiye dış politikasını adeta değiştirip, Ruanda'dan heyet üzerine heyet davet etti. Bu arada Ruanda halkı son derece önemli bir gelişmeye daha imza attı, dünya tarihinde ve Ruanda'da ilk kez Meclis'teki kadın sayısı erkekleri geçti. Türkiye'de de Meclis'te ve yerel yönetimlerdeki kadın sayısı artışında elbette yüzde 3.5/5.5 etkisi oldu. Ama bizim talebimiz yüzyıllar boyunca eşit olmayı beklemeden, diğer AB ülkelerinde ve dünyanın Afrika dahil tüm kıtalarında olduğu gibi anayasaya eşit temsil ilkesinin konulmasıydı. Maalesef ki aradan geçen zaman içinde bu konuda hiçbir iyileşme sağlanmadı.

Öte yandan Başbakan zihinsel dünyasının en önemli konularından biri olan 'kadın' sorunundaki en açık fikrini, Dolmabahçe toplantısında kadın örgütleriyle birlikteyken zaten söyledi, “Ben kadın/erkek eşitliğine inanmıyorum” dedi.

“Muhafazakarlık” yanına “demokrat” kelimesi iliştirilerek düzeltilecek bir olgu değildir. Erdoğan'ın zihnindeki muhafazakar dünya görüşü ve bu muhafazakar görüş içinde toplumda kadınlara biçilen rol bugün dünya muhafazakarlarının bile telaffuz edemediği kadar ataerkil bir formdur. Gerektiğinde şiddet uygulamaktan çekinmeyecek otoriter baba figürüne dayalı aile ve toplum modeli propagandalarıyla karşı karşıyayız. Türkiye toplumunda başta kadınlar olmak üzere yaygınlaşan şiddetin arkasında başta Erdoğan olmak üzere tüm devlet mekanizmasındaki şiddet konusunda hoşgörülü ve teşvik eden dilinin de çok önemli bir rolü olduğuna inanıyorum. Başbakanının bakan dövdüğü iddia edilen bir ülkede, şiddetin toplumun bütün alanlarına hızla yayılmasına şaşırmamak gerek.

Kadınların yaşam koşulları kötüleşiyor


Kadına yönelik şiddet rakamları ile ilgili Bakan Fatma Şahin'den “Algıda seçicilik var” açıklaması gelmişti. Ancak yüzde bin 400'lük bir artıştan söz ediliyor. Kadına yönelik şiddet konusunda tablo nedir? Gerçekten hızla artıyor mu yoksa mesele görünür mü oluyor?
Türkiye'nin 2012 yılında ilk imzacısı olduğu Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddetin toplumdaki yapısal güç dengesizliğinden kaynaklandığını açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Kadına karşı şiddet ile mücadele öncelikle ve asıl olarak kadınlarla erkekler arasında toplumsal güç eşitsizliğini ortadan kaldırmakla çözülür. Kadınların erkeklerle bir insan olarak eşit değerde olduğunu bütün bir toplumun kabul etmesi gerekir. İstihdamda, siyasal mekanizmalarda, sporda, eğitimde, ülkenin maddi zenginliklerinin paylaşılmasında eşitlik sağlandığı oranda kadına karşı şiddet azalacak ve ancak gerçek eşitlik ortamında bu şiddet son bulacaktır.

Türkiye'de kadın hareketi olarak istatistiklerde kadının görünür olması için çok ciddi bir mücadele verdik. Devlet kurumları kadınlarla ilgili olarak cinsiyet ayrıştırılmış istatistikler düzenlemiyordu. Kadın hareketi sayesinde eski adıyla DİE, yeni adıyla TÜİK olmak üzere değişik alanlarda kadınlarla ilgili istatistikler toplanmaya başladı. Ancak bu toplanan istatistiklerde görüldü ki, Türkiye uluslar arası anlamda yapılan bütün istatistiklerde -eğitim, kişi başı gelir, istihdam, kadına karşı şiddet, kadın temsili gibi alanlarda- dünya ülkeleri arasında en son sıralarda yer alıyor. Bu istatistikler de ne yazık ki her yıl Türkiye'nin bir kaç ülkenin daha gerisine düştüğünü görüyoruz. Demek ki Türkiye'de yapılan bütün propagandaya rağmen kadınların gerçek yaşam koşullarında ciddi bir kötüleşme süreci yaşanıyor. Özellikle kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerindeki ürkütücü artış bütün dünyanın gözünü diktiği bir konu oldu. Bu nedenle bu kez de devlet mekanizmaları tarafından var olan istatistikler çarpıtılmaya başlandı.

İstatistiklikler çarpıtılıyor


Çok ciddi bir iddiada bulunuyorsunuz. Örneğiniz var mı bu konuda?
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri kadın cinayetlerine ilişkin istatistik. DTP Milletvekili Fatma Kurtalan'ın TBMM'de verdiği soru önergesine, Temmuz 2009'da Adalet Bakanı'nın verdiği yanıt son derece çarpıcıydı. Buna göre, 2002 yılından 2009 yılına kadar, yani AKP iktidarı döneminde kadın cinayetleri yüzde bin 400 artmıştı. Bu rakam, kadın örgütlerinin ya da değişik sivil araştırmacıların rakamı değil, doğrudan doğruya Adalet Bakanı'nın Meclis tutanaklarına geçen resmi açıklaması. Bu açıklamaya göre 2009 yılının ilk 6 ayında cinayet olarak kayıtlara geçen, öldürülen kadın sayısı 953'tü. Bu rakama, kaza ya da intihar süsü verilenler, zehirlenme gibi gösterilenler, intihara zorlananlar dahil değil, doğrudan doğruya cinayet olarak kayıtlara geçen rakamdır. Bu rakamı gün sayısına bölerseniz , günde en az 5 kadın öldürülüyor, demektir. Bu nedenle ben buna cins kırımı diyorum. Çünkü tarihte ve dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle bir şey yaşanmadı.

Bu rakamın çarpıcılığı karşısında, 2009 yılından 2013 yılına kadar gerek iktidar söylemi düzeyinde gerekse iktidar uygulamaları düzeyinde kadına karşı şiddeti ve cinayetleri durduracak somut bir şey yapılmadı. Tam tersine kadınlarla erkeklerin eşitliği fikri toplumda sürekli olarak aşındırılmaya devam etti. Bu aşındırma operasyonu kadına karşı şiddeti körükleyen en önemli nedendir. Dolayısıyla şiddet o günden beri azalmadı, artmaya devam ediyor. Bu söylem değişmedikçe bu ülkede kadına karşı şiddet ve diğer toplumsal alanlardaki şiddet artacak.

20 Mayıs 2013 tarihinde Aile Bakanı Fatma Şahin, kadın cinayetleri ile ilgili azaltılmış yeni rakamları açıkladı. Bu rakamlara göre, 2009 yılının bütününde kadın cinayeti sayısı 171 olarak görünüyor. Devletin bir bakanının Meclis'te yaptığı açıklama, ilk 6 ay 953 kadın öldürüldüğünü gösteriyor, bir başka bakanı ise 2009'un tamamında 171 kadın cinayetinden bahsediyor. Dolayısıyla istatistikler gerçeği yansıtmıyor.

Yüzde 10'luk kadın istihdamı nereden geliyor?


İstatistikler konusunda bir başka çarpıtma istihdam alanında yaşanıyor. Kasım 2013 itibariyle Aile Bakanlığı'ndan yapılan açıklamalara göre, 2008 yılında kadın istihdam oranı yüzde 21.6 iken 2013 Temmuz ayı itibariyle 5 yılda tam 10 puan artırılarak yüzde 31.6'ya yükseltilmiş. Yüzde 10 puanlık istihdam artışı 5 yılda bütün dünya için dudak uçuklatacak bir rakamdır. Devlet, yol ve inşaattan başka bir şey yapmıyor ve burada erkekleri çalıştırıyor. Özel sektör fabrika üzerine fabrika açmıyor. Bu durumda yüzde 10'luk kadın istihdamı nereden geliyor? Bakan Yardımcısı Aşkın Aslan, geçtiğimiz günlerde “Yaptığımız teşviklerle, 1,5 milyon kadını istihdama kazandırdık” dedi. Bu 1,5 milyon kadının istihdama nereden ve nasıl kazandırıldığı konusu büyük bir soru işareti olarak ortada duruyor. Yine Aşkın Aslan'ın SGK teşvikleri nedeniyle istihdama katılan kadın oranı açıklaması gerçeğe daha yakın rakamı ortaya koyuyor, ki; bu rakam 145 bin 578.

1,5 milyon nerede, 145 bin 578 nerede? “Kadın istihdamını teşvik edeceğiz” açıklamasıyla topluma sunulan aslında kadınları istihdamın geçici işçileri haline getirip, asıl görevlerinin çocuk doğurmak ve çocuk bakmak olduğunu ileri süren yeni paketin de etkisiyle önümüzdeki 10 yıl için AKP hükümetinin önüne koyduğu artış hedefi ise sadece yüzde 3,4. Geçtiğimiz 5 yılda yüzde 10 artış yapan bir iktidarın, önümüzdeki 10 yılda yüzde 20 artış yapacağını iddia etmesi yerine sadece “Yüzde 3.4 artış yapacağım” demesi de kadınları istihdamdan çekeceğinin açık bir göstergesi ve aynı zamanda iktidarın açıkladığı istatistiklerin güvenilmezliğinin de bir başka kanıtı.

İktidarın kadına yönelik şiddete karşı bir politikası var mı?
Var elbette. AKP iktidarı kadın/erkek eşitliği ve kadına yönelik şiddet konusundaki ekonomik ve sosyal temel göstergeleri değiştirmekle ilgilenmiyor. Kadına yönelik şiddet ile ise sadece “Suçtur, günahtır” söylemiyle mücadele etmiş gibi kendini gösteriyor. Kadına karşı şiddeti ve ayrımcılığı köklü bir biçimde ortadan kaldırma niyeti olmadığı için, devlet mekanizmasında içinde kadın kelimesi geçen hiç bir mekanizmayı bırakmamayı hedefliyor. Kadın Bakanlığı'nın kaldırılmasının ardından Meclis'teki Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu'nun Aile Komisyonu'na dönüştürülmesi çalışmaları sürdürülüyor. Kadının Statüsü Sorunları Genel Müdürlüğü'nden önce 'sorun' kelimesi çıkartılıp, Türkiye'de kadınların sorunu olmadığı mesajı topluma verilmişti. Şimdi de genel müdürlüğün aile genel müdürlüğüne dönüştürülmesi tartışılıyor. Böylece resmi devlet mekanizması içerisinde tek bir kadınlarla ilgili mekanizma kalmamış olacak.

Şiddet Önleme Merkezleri (ŞÖNİM) gibi yeni yaratılan kurumlar ise şiddet gören kadının da şiddet uygulayan erkeğin de aynı kapıdan girip çıktığı, aynı destekleri alacağı öngörülen yapılar. Şiddet ile ilgili tek kurumsal mekanizma olarak konulan ŞÖNİM'lerin şiddet olayının her iki tarafına eşit mesafede ve aynı mekanda yaklaşacağını söyleyen resmi mekanizmanın bizzat kendisi kadına dönük şiddet uygulamanın güvencesi olacaktır.

Bunun dışındaki devlet politikaları, örneğin; anlaşmalı boşanmaların ortadan kaldırılması ya da ŞÖNİM'lerdeki kadınlara destek vermek üzere bin 600 diyanet görevlisinin eğitilmesi gibi, kadına yönelik şiddet ile gerçek bir mücadele yerine şiddetin sürmesini sağlayacak kurumlar ve kadrolar yaratılmış oluyor. Yeni şiddet yasası tartışmaları sırasında 250'yi aşkın kadın örgütü olarak oluşturduğumuz Şiddete Son Platformu'nun en kritik taleplerinden biri; kadına yönelik şiddette uzlaşma ve arabuluculuk yapılamayacağının kanunda açıkça belirtilmesiydi. Bu aynı zamanda Türkiye'nin de tarafı olduğu İstanbul Sözleşmesi'nin açık ve net hükmüdür. Buna rağmen şiddet yasasına, “Kadına karşı şiddet konusunda arabuluculuk ve uzlaşma yapılamaz” hükmü yazılmamıştır. Nitekim izleyen politikalarda gerek ŞÖNİM'lerin mekansal ve işlevsel kurgulanışı, gerekse yeni icat edilen aile avukatlığı, gerekse evlilikleri ve aileyi kurtarmak adı altında boşanmanın zorlaştırmaya çalışılması operasyonları kadına karşı şiddet söz konusu olduğunda tüm devlet mekanizmasının arabulucu ve uzlaştırıcı olarak çalışacağını göstermektedir.

Dayanışma ve mücadeleden başka yol yok


Çizdiğiniz tablo kadınlar açısından oldukça kötü. Kadınlar, kadın örgütleri ve yapmalı?
Ne yazık ki, iktidarın toplumsal şiddet anlamına gelen bu uygulamaları kadına karşı bireysel şiddeti her gün daha da artırmaktadır. Kızlı/erkekli tartışmasının ortaya koyduğu bir başka gerçek, aynı liselerde ve üniversitelerde kadın ve erkek öğrencilerin aynı kantini kullanmamaları, aynı merdivenlerden çıkmamaları, sınıfta birlikte oturmamaları örneğinde olduğu gibi kamusal yaşamın haremlik/selamlık olarak düzenlenmesidir. Ev tartışması da iktidarın onaylamadığı yaşam biçimlerine sahip genç ya da yetişkin tüm toplum bireylerinin özel alanına müdahale anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla sadece kamusal yaşamda değil, özel alanın içinde de devletin muhafazakar kuralları hakim kılınmak istenmektedir. Bu noktada Türkiye kadın hareketinin, yeni haklar elde edebilmenin ötesinde var olan hakları korumak için kadın dayanışmasını yükselterek mücadele etmekten başka bir önceliği kalmamıştır.

ANF