Yargı krizde!

Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi Ethem'in davasından kaçmak için bu sefer de yürütmeden medet umuyor

GÜNCEL
Çarşamba, 25 Aralık 2013 (12 yıl 10 ay önce)

Ethem Sarısülük yoldaşın katili polis Ahmet Şahbaz'ın sözümona yargılandığı davada yaşanan rezaletler, "mızrak çuvala sığmadığı" oranda yeni boyutlar kazanıyor. Son duruşmada mahkeme kürsüsünde uyuyacak kadar kendisini kaybeden Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti 3 duruşma üstüste yaşanan rezaletlerden sonra yaşadığı yıpranmışlığı "davadan çekinme" kararıyla savuşturmaya çalışmıştı. Bir üst mahkeme olan 7. Ağır Ceza Mahkemesi, heyetin bu talebini değerlendirerek davayı tekrar 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermişti.

6. Ağır Ceza Mahkemesi polisi kollayıp-korumaktaki tavırları nedeniyle oluşan toplumsal basıncı daha fazla kaldıramadığı için bu sefer de yasal prosedürlere de aykırı olarak Adalet Bakanlığı'nı yardıma çağırdı. Bakanlığa yaptığı başvuruda 15 sayfalık bir dilekçe sunan Mahkeme, dilekçede, avukatlardan aileye; davayı izleyenlerden basına ve sosyal medyadaki mesajlara kadar geniş bir kesimi hedefe çaktı.

Yaşanan gelişmeyi "Yargı krizi siyasi iktidar krizidir" sözleriyle değerlendiren dava avukatlarından Kazım Bayraktar'ın konuya ilişkin olarak yaptığı basın açıklamasını yayınlıyoruz:

Ethem Sarısülük davasının görüldüğü Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin davadan çekilme kararı 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından uygun bulunmayarak dosya yeniden 6. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmişti. 6. Ağır Ceza Mahkemesi kesin olan bu kararın temyiz edilerek bozulmasının sağlanması için bu kez Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Mahkemenin, Adalet Bakanı tarafından kullanılmasını istediği bu yol olağanüstü kanun yoludur ve CMK’nun 223. Maddesi gereğince ancak davaları sona erdiren, temyiz edilmeyerek ya da temyiz yolu kapalı olduğu için kesinleşen yerel mahkeme kararlarına karşı Adalet Bakanı tarafından kullanılabilen bir yoldur. Mahkemenin vermiş olduğu çekinme kararı davayı sona erdiren bir karar olmadığı için Yargıtay’ın temyiz denetimine tabi değildir. Çekinme kararını inceleyen bir üst mahkemenin (7. Ağır Ceza Mahkemesi) çekinme kararını uygun bulmayarak çekinen mahkemeye geri gönderme kararı ya da uygun bularak yeni bir mahkemeye gönderme kararı kesindir ve bu kararlara karşı kanun yolu bulunmamaktadır. Adalet Bakanlığı’nın bu başvuruyu derhal reddetmesi gerekir. Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi bu davanın başından beri sürekli ve ısrarlı bir biçimde hem hukuku alt altüst eden hem de yasaların emredici kurallarını dahi açık bir biçimde ihlal eden tutumunu ısrarla sürdürmektedir.

Mahkemenin Adalet Bakanlığı’na başvurusunda, müdahil avukatların mahkemenin tarafsız olmadığını, siyasi iktidar-yargı-polis arasında işbirliği yapıldığını, adil yargılama ilkelerinin sürekli ihlal edildiğini ısrarla ifade etmeleri; duruşma sırasında uyuyan savcı ile heyet üyesinin görüntülerinin sosyal medyada yayınlanması, twitter üzerinden mahkemeye yöneltilen ve hakaret de içeren tepkiler gösterilmiştir. Tepkilerin ve hakaretlerin çoğu duruşma savcısı ile bir heyet üyesinin duruşmada iddianame okunduğu sırada uyumaları ile ilgilidir. Bir insanın öldürülmesi olayının yargılandığı duruşmada savcı ile bir hakimin uyuması ile somutlaşan duyarsızlık ve saygısızlık bir yana öncelikle insanlığa hakarettir.

Mahkeme heyeti hem tarafsız, bağımsız ve hukuka uygun yargılama yaptığını iddia etmekte hem de davadan çekinme ısrarını sürdürmektedir.

Mahkemenin, bu davanın başından itibaren hukuk, yasa ve adil yargılama ilkelerinin defalarca, kasıtlı ve açık bir biçimde ihlal edilmesinin sebep olduğu gerilimleri ve olayları, medyada ve sosyal medyada yayınlanan (küfür ve hakaretleri ayrı tutalım) haklı ve sert tepkileri, çekilme kararının gerekçesi yapması heyetin içine düştüğü vehameti göstermektedir. “Secaat arz ederken sirkatin söyleyen” heyet ne yapacağını şaşırmış bir ruh haliyle kendi “haksız fiil”inin sonuçlarını “kendi haklılığına” gerekçe yaparak bu davadan kurtulmak için Adalet Bakanı’nı ikna etme çabasına girmiştir. Bu “rica”nın gerekçesinde yazılanlar yargının yürütmenin huzuruna çıkarak kendini savunma ve hesap verme refleksi ve alışkanlığının somut bir dışavurumudur.

Son duruşmada sunmaya başladığımız ancak çekinme kararı nedeniyle yarım kalan metinde yer alan “Halkın Direnme Hakkı” başlıklı bölüm Mahkeme heyeti tarafından başvuru metnine ve duruşma tutanağına çarpıtılarak şöyle aktarılmıştır: “…Gezi Parkı eylemleri ile ilgili Avukat Kazım Bayraktar’ın duruşmada ifade ettiği gibi, bu tür eylemleri yapanların meşru sınırlar içerisinde hareket ettikleri, bu eylemlere karşı gelenlere karşı isyan edilmesi gerektiği gibi konular gündeme getirilerek dava bu yönde amacından saptırılmaya çalışılmıştır”. “Halkın Direnme Hakkı”ından bahsetmemizi davanın saptırılması olarak çarpıtan heyet, Ethem Sarısülük ve beş genç insanın polis tarafından öldürüldüğü, yüzden fazla insanın sakatlandığı, binlercesinin yaralandığı Mayıs-Haziran halk hareketini tıpkı siyasal iktidar gibi yorumlayıp tepki duyduğunu Adalet Bakanı’na anlatmaya çalışmıştır.

Ethem Sarısülük’ün içinde ve ön saflarında yer aldığı demokratik halk hareketi bu davanın önde gelen konusu olmak zorundadır. Ethem Sarısülük pikniğe giderken öldürülmedi! Çok sayıda müdahil avukat tarafından imzalanan ve tarafımdan sunulmaya başlanan metnin “Halkın Direnme Hakkı” başlıklı bölümünün tamamı şöyledir:
HALKIN DİRENME HAKKI VARDIR



Siyasal iktidar ve polis, barışçıl başlayan ve demokratik bir hak olan toplantı, gösteri, protesto ve düşünce açıklama hakkına karşı, uluslararası kurallara ve iç hukuka aykırı orantısız şiddet kullanarak, haftalar boyunca ısrarlı bir biçimde müdahale etmiştir. Polis müdahalesinin olmadığı gösteriler olaysız sona ererken müdahale edilen gösterilerde ölüm ve yaralanmalar meydana gelmiştir.

Olaylar sırasında polise taş atan ya da istisnai düzeyde kamu mallarına zarar veren göstericiler de olmuştur. Kamu mallarına polisin kullandığı araçlar da zarar vermiştir. TOMA’lardan sıkılan tazyikli suyun etkisiyle, gaz tabancalarından atılan gaz kapsüllerinin çarpmasıyla bir çok ev ve dükkanın camları kırılmış eşyaları hasara uğramıştır.

Polisin yasal ve meşru bir hak olan toplantı ve gösteri hakkına Sözleşmeye, uluslararası kurallara aykırı, haksız ve orantısız bir biçimde, sürekli ve ısrarla müdahale etmesi halk üzerinde ağır tahrik etkisi yaratmış, haklı olarak direnme isteği uyandırmıştır. Bir kısım göstericiler polise karşı taş kullanarak hem kendilerini savunmuşlar, hem de toplantı ve protesto gösterisi yapma haklarını polisi geri çekilmeye zorlayarak fiilen kullanmaya çalışmışlardır.

Gezi Parkı'ndaki ağaçların kesilmesine karşı başlayan protesto gösterilerine polisin siyasal iktidardan aldığı talimat ve destekle ülke çapında yaygınlaştırdığı hukuka ve uluslararası kurallara aykırı müdahale, şiddet ve orantısız güç kullanımı karşısında milyonlarca insan protesto haklarını kullanmakta ısrarlı davranmış, bu davranış aktif ve pasif direniş biçimlerinde haftalar boyu devam etmiştir.

Halkın bu direnişi haklı ve meşru bir direniştir. Geçmişte ve bugün gerek bazı ülkelerin ulusal hukuk gerekse uluslararası hukuk metinlerinde “direnme hakkı” yer almaktadır. Direnme hakkı demokratik amaçlar taşıması boyutuyla siyasal; anayasalarda, uluslararası sözleşmelerde ve yasalarda yer alması boyutuyla hukuksal nitelik taşır. Muhatabı siyasal iktidar olan ve bu nedenle demokratik bir nitelik taşıyan direnme hakkını, bu metnin amaçları doğrultusunda hukuksal, siyasal ve insani boyutuyla ele alıyoruz.

Baskı, zulüm ve sömürüye karşı direnmek insan olmaktan gelen bir özelliktir. Onurlu, özgür, insanca yaşam ve çalışma ihtiyacı insanın direnme güdüsünün temel dinamiğidir. Bu hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılan insan direnme özelliğini yitirdiğinde insan olmaktan çıkar ve egemenlerin kullanım aracına/eşyasına dönüşür. İnsanlığın kölelik dönemi en acı örnektir. Bu nedenle insan, hak ve özgürlükleri için gerektiğinde ölümü bile göze alır.

İnsanın baskı, zulüm, sömürü ve haksızlıklara karşı tepki göstermesi, direnmesi, onun kendi yaşamını üretme bilinciyle donanmış doğasından gelen bir özelliktir. Direnme hakkının hukuk metinlerinde düzenlenmemesi onu hak olmaktan çıkarmaz. Düzenlendiği takdirde normatif bir güç kazanır.

İnsanlığın devlet, baskı aygıtları ve sömürü düzenleriyle ilk tanışmasından bu yana tarih ezilen halkların ve sömürülen sınıfların direnişlerinin tarihi olmuştur. Direnme hakkı da değişik biçimlerde, hukuk, siyaset ve felsefe alanlarının tartışılan konuları arasına girmiş, burjuva demokratik devrimleri çağında birçok ülkenin anayasalarında ve uluslararası hukuk metinlerinde yer almıştır.

Hak ve adalet tanımayan, olmasını istediği her şeyi kanunlaştıran, bireylere özgürlük tanımayan hükümdarın öldürülmesini savunan John Salisbury; yönetim biçimi olarak krallığı benimsemesine rağmen, iktidardayken ya da iktidarı zorla ele geçirerek halka zulüm uygulayan yöneticilerin toplum tarafından devrilmesini isteyen Thomas Aquinas; iktidarı kötüye kullanan yöneticilere karşı bireylerin itaatsizlik ve iktidarı devirmeye varan direnme hakkı olduğunu kabul eden Marsilius Patavinus; dinden gelen meşruiyetini yitiren ve iktidarını İslam ilkeleri dışında sürdürmeye yönelen yöneticilere karşı koyup onları görevden uzaklaştırma hakkından, hatta ödevinden söz eden İbni Sina ve El Gazali ortaçağda direnme hakkını savunan düşünürlerden örneklerdir.

Burjuva demokratik devrimleri döneminde direnme hakkı daha geniş boyutlarda tartışılmış, Anayasa ve diğer hukuk metinlerinde yer almıştır. Bu dönemde direnme hakkını savunanların başında John Locke gelir. Lock’a göre Sosyal Sözleşme’yle doğa halinden devlet biçimine geçen halk, yöneticilere sadece cezalandırma yetkisini devretmiştir. Locke, yönetenler yönetilenlerin doğal haklarını çiğnemeye başladıkları zaman ihtilalin bireyler için bir hak haline geleceğini savunur. Bentham, boyun eğmenin zararlarının direnmenin zararlarından fazla olması koşuluna bağlı olarak direnme hakkını tanır. Duguit yönetenlerin objektif hukuk kurallarına aykırı karar ve emirlerine bireylerin uymak durumunda olmadıklarını ve direnme haklarının bulunduğunu, bu hakkın özgürlükleri koruma yollarından biri olduğunu söyler. Yaşadığımız dönemde direnme konusu üzerinde en çok duran hukukçulardan biri Burdeau’dur. Burdeau direnme hakkını sistematize edilmemiş, kullanım ölçütleri pozitif hukukça belirlenmemiş bir yaptırım olarak tanımlamaktadır.

Direnme hakkı birçok ülkenin Anayasa ve hukuk metinlerinde yer almaktadır. 2 Temmuz 1776 tarihinde kabul edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, yönetimlerin bireylerin yaşama, özgürlük ve refahı arama haklarını ellerinden almaları durumunda bireyler için yönetimi devirme ve yeni yönetim kurma hakları bulunduğunu kabul eder. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde: “Her siyasal kuruluşun amacı insanın zamanaşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır. Bu doğal haklar, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkıdır” denilmektedir. Yine Fransa’nın 1793 Haklar Bildirisi daha açık ve kesin bir dille direnmeyi kutsal bir hak, hatta ödev olarak düzenler. Bildiri’nin 34. maddesinde; “Toplumun tek bir üyesine zulüm yapıldığı zaman, bütün topluma zulüm yapılmış demektir” hükmü yer alır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde Küba delegasyonunun önerisine karşın direnme hakkına yer verilmez, ancak Bildiri'nin başlangıç kısmında “insanların zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır” ibaresi kullanılarak direnme hakkından dolaylı biçimde bahsedilir. 8 Ocak 1962 tarihli El Salvador Anayasası 5. maddesinde “Cumhurbaşkanının bir dönemden fazla görevde kalamayacağı kuralının ihlali halinde vatandaşlar için isyan zorunluluğu vardır” hükmünü getirmiştir. 1975 tarihli Yunanistan Anayasası'nın 120. maddesinde Anayasa'yı ortadan kaldırmaya teşebbüs edecek herkese karşı vatandaşların direnme hakkına ve hatta ödevine sahip olduğu yazılıdır.

Halkın demokratik hak ve özgürlüklerini her geçen gün daha fazla baskı altına alan, hak ve özgürlük talebiyle toplanan insanlara her geçen gün daha fazla şiddet uygulayan bir siyasal iktidar meşruiyetini yitirmeye başlar. Türkiye'de Hükümet bu tartışmayı yaygınlaştıracak yolda yürümeye inatla ve ısrarla devam etmektedir. Ancak başvurumuzun amacı Türkiye’de iktidar yürüten hükümetin siyasal ya da hukuksal meşruiyetini yitirip yitirmediğini tartışmak değildir. Amacımız Gezi Parkı olayları ile başlayan süreçte, halkların yüzyıllar boyu ağır bedeller ödeyerek kazandığı meşru, hukuksal ve uluslararası hukukta da yer alan haklarını kullanma eylemine karşı siyasal iktidarın polisi kullanarak uyguladığı gayrı meşru, hem ulusal hem de uluslararası hukuka aykırı baskı ve şiddet karşısında halkın meşru direnme, direnirken kendi güvenliğini sağlama hakkını kullandığını ifade etmektir. Bu hak 1789 Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde açıklandığı gibi özgürlük ve güvenlik için baskıya karşı direnme hakkıdır. Polisin örgütlü, silahlı ve orantısız güç kullanarak halka karşı işlediği yaygın suça karşı yaygın halk direnişidir.

Özetle ifade edersek, gaz tabancasının fişeğini insanların kafalarını kıracak, gözlerini kör edecek, beyin travmasına sebep olacak şekilde atan, gazı ölüme ya da kalıcı hastalıklara yol açacak yoğunlukta ve kurallara aykırı biçimde kullanan, tazyikli suya bedeni yakıcı madde karıştıran, halkın üzerine ateş açan, sokaklarda insan avına çıkan, yalnız yakaladıkları insanları linç eden polise karşı taş atarak direnmek ve polisi geri çekilmeye zorlamak meşru direnme ve meşru savunma hakkıdır. Türkiye halkı 27.05.2013 gününden bu yana meşru direnme hakkını kullanmaktadır.

Duruşmalarda yaşanan ve mahkeme heyetinin çekinme kararına gerekçe olan olaylar; toplantı ve gösteri hakkını kullanan halka kurşun sıkan, Ethem Sarısülük’ü öldüren bir polisi asgari burjuva hukuk kuralları içinde dahi adil yargılama, tutuklama, sonuçta hakettiği cezaya mahkum etme gücüne ve zihniyetine sahip olmayan, polise karşı acz içinde olan yargıya karşı haklı tepkilerin dile geliş biçimidir. Bu tepkilere dayanamayan mahkeme heyeti, hakettiği ölçüde yıpranmış ve davadan kaçmayı tercih etmiştir. 7. Ağır Ceza Mahkemesi ise davayı kabul edecek yeni bir mahkeme tayin edememiş, dosyayı yıpranmış heyete geri göndermek zorunda kalmıştır. Hala tarafsız olduğunu iddia eden 6. Ağır Ceza Mahkemesi şimdi Adalet Bakanı’ndan medet ummaktadır. Ancak bunu dahi usul hükümlerini ihlal ederek dile getirmektedir.

Halkın ve müdahil avukatların haklı demokratik tepkisi, her duruşmada sergiledikleri dayanışma ve mücadele kararlılığı yargıda krize sebep olmuştur.

Yargının krizi siyasal iktidarın krizidir.
Av. Kazım BAYRAKTAR