Perde, yeniden!..

Kriz aktörlerini de aşmış, basit bir AKP-Cemaat çatışması sınırlarının ötesine geçmiş durumda. Bu bir rejim krizi

GÜNCEL
Salı, 7 Ocak 2014 (12 yıl 9 ay önce)

Türk tekelci burjuvazisinin makus talihi (tarihsel-yapısal sorunları) ile uluslararası dengeler (ekonomik-siyasi-ideolojik… dengesizlikler) çakışınca nurtopu gibi yeni bir rejim krizi doğuverdi.

Uzun süredir içten içe mayalanan bu kriz, iktidar bloku içindeki derin yarılma şeklinde su yüzüne çıktı. Ve burjuva devletin yasama-yürütme-yargı erklerinin, iktidar blokunu oluşturan güçler arasında çeteleşmiş yöntemlerle adeta parsellendiği; bunlar arasındaki çıkar savaşı kızıştığı oranda karşı karşıya gelerek kutuplaştıkları ayan beyan hale geldi. 17 Aralık bu anlamda bir dönüm noktasıydı.

Oysa yıpranan ve giderek burjuvazinin ihtiyaçlarını gerekli hızda karşılayamaz hale gelen ordu merkezli eski iktidar blokunun tasfiyesi çok yeniydi. Onun yerine oluşturulan bu yeni blok, uluslararası burjuvazi ve Türk tekelci burjuvazisi tarafından gürültülü tezahüratlarla karşılanmıştı.

Sadece bunlar tarafından mı? Altan kardeşler gibi tescilli ahmak liberaller bir yana, TDH içinde de liberalleşmiş kimi kesimlerce demokratikleşme teorilerine konusu edilmiş, bu ikinci cumhuriyetçi “eksen” üzerine kurulu yeni stratejiler geliştirilmişti. Rejimin artık geriye dönülmez bir şekilde restore edildiği, istikrar kazandığı teorileri, yapısal zaafları tümüyle bir kenara bırakılarak Türkiye kapitalizminin neredeyse emperyalist bir güçle yarışacak bir güce ulaştığı tezleri ile birleşmişti.

AKP-Cemaat koalisyonunun ideolojik hegemonyasını inşa sürecine paha biçilmez bir katkıda bulunan bu liberal budalalardan bazıları, işi iyice arsızlığa vurarak bu krizden de benzer sonuçlar çıkarma çırpınışı içinde. Kuyruğu hala dik tutma sevdasından vazgeçmeyen Ömer Laçiner ve Murat Belge gibileri geçmişte olduğu gibi bugün de yüzsüzlükte sınır tanımıyorlar. Sirk cambazlarına rahmet okutacak kelime oyunlarına dayalı laf kalabalığıyla daha 3 yıl önce yedikleri “yetmez ama evet” herzesinin hala “doğru ve haklı bir tutum” olduğu iddiasını sürdürüyorlar.

Dürüstçe özeleştiri yapmak yerine aynı yüzsüzlüğü daha ince biçimlerde sürdürme atraksiyonlarına girenlere bakacak olursak, “yaşanan rejim krizi, sisteme istikrar kazandıracak çeşitli açılımları zaruri kılıyor. Uluslararasıyla-işbirlikçisiyle sermayenin çıkarları bunu gerektiriyor”. Fantezi olarak sarıldıkları kendi önvarsayım çerçevelerinin tutsaklığından kurtulmamakta ısrar eden bu kafasızlığa bakacak olursanız, bu son kriz de, iktidar güçlerinin, burjuvazinin demokratik açılım ihtiyacına yanıt verememesinin ve yoldan sapmasının sonucu!!! Yakın geçmişten göreli bir farklılık olarak bu iflah olmaz oportünistler, Türkiye kapitalizmin kırılgan-istikrarsız yanlarına artık utangaçça değiniveriyorlar.

Ordu merkezli geleneksel iktidar blokuyla 12 Eylül sonrası palazlanan sermaye kesimleri arasındaki iktidar dalaşını, emperyalizm çağının özelliklerinden ve mali sermayenin karakterinden kopararak “burjuvazinin ihtiyaçları geri tipte de olsa bir burjuva demokrasisi gerektiriyor” şeklinde yorumlayan bu cenah, paraladıkları “teoriler” hayat tarafından üç günde ıskartaya çıkarıldığı halde aynı çürük ipe sarılmayı ısrarla sürdürüyor. Onlara göre ekonomi, siyaset, kriz,.. hep kendinde şeyler. Aralarında bir ilişki olduğunu hatırladıkları ya da kurmak zorunda kaldıkları zaman ise, karşımıza çıkan, ekonominin son tahlildeki belirleyiciliği ilkesinin karikatürize edilmiş ifadesi olarak bayağı bir ekonomik determinizm. Uluslararası sermayenin azami hız-azami hareket eğilimlerini esas alan ve her şey haline getiren, ancak bu eğilimin bile daha fazla egemenlik ve daha sıkı bir merkezileşmeyi zorunlu kıldığını öteleyip tersine, güçler arası dengeyi esas aldığını savunacak denli burjuvaziye ilericilik atfeden bu kesimlerin cürmü çevrelerini bile yakmıyor artık. Dolayısıyla onları, alınlarına çoktan yapışmış olan “AKP-Cemaat koalisyonunun liberal suç ortakları” yaftasıyla başbaşa bırakıp tarihe havale etmek en doğrusu.

Ancak, güçlü toplumsal dinamiklere, görkemli bir mücadele birikim ve deneyimine sahip Kürt siyasi hareketinin kimi kesimlerinin de yaşananlarla aynı pencereden ilişkilenme eğilimi içinde olması ve bu eğilimin giderek hareketin bütününe doğru yayılması karşısında aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Keza diğerlerinden farklı olarak bu güç, burjuvazinin yaşadığı rejim krizinde dayanmak istediği temel toplumsal dinamiklerden birini oluşturuyor. Anlaşıldığı kadarıyla diğeri de ulusalcı cenahın bir kesimi ile bir süre önce tasfiye edilen ordunun kendisi… Bu sonuncuları da toplumsal taban olarak Gezi Direnişi’nin gövdesini oluşturan işçi ve emekçilerin bazı kesimlerinden, özellikle Alevi emekçilerden bağımsız ele alamayız.

Burjuvazinin bu krizini, AKP ile Cemaat arasında perde arkasından yürütülen çöpçatanlık girişimleriyle aşabilmesi artık mümkün değil. Bu yönüyle kriz aktörlerini de aşmış, basit bir AKP-Cemaat çatışması sınırlarının ötesine geçmiş durumda. Bu bir rejim krizi. Burjuvazi açısından bunun aşılabilmesi ise yeni bazı toplumsal dinamiklerin desteğini kazanmaktan geçiyor. Ancak burjuvazinin bu desteği sağlamak için oynayacağı alan da oldukça dar! Kürt siyasal hareketi bu noktada kritik bir anlam kazanacak/kazanıyor.

Sınıfsal farklılıkları giderek belirginleşen ulusal hareketin burjuva kesimleri, Gezi’de olduğu gibi bu krizde de “süreci” merkeze koyarak fiilen sistemin işini kolaylaştırıyorlar. Burjuva devletle adına müzakere bile denilemeyecek “süreci” merkeze koyan bu kesimler, sınıfsal özlerine uygun bir yaklaşım sergiliyorlar.

Tam da bu nedenle “süreç” denilen görüşmelerin aslında ulusal hareketin gücünün dayattığı bir zorunluluk olduğunu da es geçiyorlar. Sanki rejim içinde AKP’de toplanan güç olmasa “süreç” de olmayacak onlara göre.

Oysa ulusal hareketin gerilla cephesi başta olmak üzere Kürt yoksullarına daha yakın kesimleri, “süreç” denilen şeyin oyalamalarla dolu bir devlet politikası olduğunu bizzat ifade ediyorlar.

Buna rağmen görünen o ki, Abdullah Öcalan’ın başını çektiği ve gelişmeleri klikler arası savaşa ve bu savaşta bir kliğe yaslanma politikasına endeksleyen yaklaşımı belirleyici olacak. Ve maalesef Kürt ulusal hareketi, tarihte bir kez daha, hem de oldukça güçlü olduğu bir konjonktürde kendi gücü üzerinden net bir politik hatta yürümek yerine bu tuzağa düşecek. Dolayısıyla rejimi bütünsel anlamda rahatlatacak bir “destekle” ona tarihsel bir dönemeci aşmasında fiilen yardım etmiş olacak.

Niyet ne olursa olsun sonuç objektif olarak bu olacak.

Oysa sadece Suriye’deki dinci çetelere silah ve mühimmat taşırken yakalanan ve içinde MİT elemanlarının da bulunduğu TIR olayı bile bütün bu olup bitenleri “paralel devlet”e bağlamanın anlamsızlığını görmeye yeter. İster AKP ister Cemaat ister bilmem kim olsun, Kürt ulusal sorununun asgari burjuva demokratik çözümü konusunda birbirlerinden farklı değil. Aralarında özsel değil, kısmi farklılıklar olan politikaların herbiri nihayetinde anadilde eğitime bile kıldan-tüyden sorun çıkaran, kuşa çeviren bir yaklaşıma sahip! Yıllardır ortada olan bu gerçeği görmek için bir dizi somut örneği hatırlatmaya da gerek yok. Bugün Cemaat karşısında Tayyip Erdoğan'a ve AKP'ye daha yakın bir duruş sergileyen Genelkurmay'a bağlı askeri mahkemenin Roboski Katliamı'nın üstünü örtmek için aldığı takipsizlik kararı gerçekleri görmek isteyene fazlasıyla yeter! Aklı başında hiçbir Kürt, bu kararı da "paralel devlet"e bağlamaya kalkmaz herhalde...

Fakat AKP’nin, daha da ötesi rejimin, Kürt ulusal sorunu konusundaki tutumu son derece net olmasına rağmen bu süreçte Kürtlerin toplumsal ve siyasal desteğini alabilmek için çeşitli demokratik kırıntıların ucunu göstermekte daha “cömert” davranacağı da açık. Nitekim AKP cenahı Kürt ulusal hareketinin psikolojisini yakından tanıdığı için son zamanlarda yağ üstüne yağ çekiyor, yetmiyor bir de ortalığa beklenti yaratacak yeni zokalar atıyor. KCK davasından yargılanan milletvekillerinin tahliyesi için yapılan açıklamalar, AKP medyasında çıkan PKK övgüleri, hatta KCK davalarının da yeniden görüleceğinin ucundan dillendirilmesi bundandır.

Dikkat edilirse halen bir genel aftan ya da TMK’nun değiştirilmesinden bahsedilmiyor. Her zamanki gibi sahneye yeniden “uzun tutukluluk süreci” mazereti sunulacak. Bu herhangi bir yasal düzenlemeye gitmeksizin yapılacak. Bu arada rejim açısından da kendinde bir güç gibi işlemeye başlayan Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılması sözkonusu olacak, davalar yeniden görülecek ve bu arada uzun tutukluluk süresi bahane gösterilerek Ergenekon, Balyoz ve KCK’dan yargılananların önemli bir kısmı serbest bırakılacak.

Sistemin bundan öte başka bir açılım yapma marjı yok. Bu ne AKP ile ne de “paralel devlet” denilen Cemaatle ilgili bir şey. Bu, rejimin uluslararası güç dengeleriyle birlikte belirlediği bir politikadır. Zaten sahneye sürülen ulusalcı güçlerin de böyle bir muradı olmadığı bir anda dönemin önemli aktörü haline geliveren TBB Başkanı'nca dile getirildi.

Örnekler çoğaltılabilir. Kürt ulusal hareketinin bunların ötesindeki bir gerçeği görmesi gerekir! O da yaşanan rejim krizinin varolan iktidar blokunu fillen etkisizleştirmiş olmasıdır. Artık AKP’nin de Cemaat’in de kerameti kendilerinden menkul hale gelmiştir. Bu güçler, gerek uluslararası sermaye gerekse Türk tekelci burjuvazisi tarafından tümüyle gözden çıkarılmış olmasa bile şimdilik çok yönlü bir denetime alınarak istenen çizgiye getirilmeye çalışılıyor. Bu gerçeği en iyi dile getiren de emperyalist burjuvazinin sözcülerinden The Economist dergisi:

Kriz, sadece AK Parti ile Gülenciler arasında bir iktidar mücadelesi değildir. Türkiye’nin sallantılı demokrasisinin kronik zaaflarını, zincire vurulmuş bir medyayı, politize bir yargıyı, boşluklarla dolu, özgürlükçü olmayan anayasayı ve kamu harcamalarının bağımsız denetiminin yokluğunu gözler önüne sermiştir. 2011’de yeniden seçildiğinde Erdoğan’ın bütün bu eksikleri gidermesi için gerçek bir imkân vardı. Bunu yapmamış olması, daha liberal destekçilerini can sıkıntısına ve ihanete uğradıkları duygusuna sevk etti. Kendisinin artan otoriter yönetimi Vladimir Putin’le karşılaştırılmasını beraberinde getirdi. Şimdi görülen odur ki, Erdoğan’ın temel amacı, Ağustosta mümkün olabildiği takdirde, cumhurbaşkanlığı yolunu açmak için bir tertibe girişmektir. Son kargaşa ise cumhurbaşkanlığı rüyalarını gerçekleştirebilme ihtimalini azaltıyor.
Kısacası Kürt ulusal hareketi artık fiilen muhataplık işlevini bile temsil etmeyen bir gücün arkasına yedeklenerek bu süreci aşamaz! Kürt ulusal sorunu gibi köklü bir tarihsel sorunun asgari demokratik çözümü ne AKP’de ne Cemaat’te ne de şu anda dağılan rejimin dengelerini kurmaya çalışan bunların üstündeki sermaye iradesinde. Bu yolun somut adresi Rojava’dır!