...Mülkiyet ve mülksüzlük üzerinden belirlendi rotamız… Aşkımız, hayallerimiz, dilimiz, tenimizin rengi bile başka oldu
Biz ve onların çocukları… Yani işçi-emekçi çocuklarıyla egemenlerin çocukları, tarihin her döneminde ayrı yollarda yürüdük, ayrı hayallere uyandık, ayrı gökyüzüne bakıp ayrı havayı soluduk.
Gezi ile son yolsuzluk ve rüşvet operasyonu insanlığın önüne bu keskin gerçeği de bir kez daha koydu. Yıldızlara uğurladığımız birkaçımızla, villalarında para kasaları saklayanlar ak ile kara kadar zıt yerlerde duruyoruz, tarih bunu bir kez daha yazdı o büyük defterine…
Bir tarafta Ethem’in nasırlaşmış proleter elleri ile hep çocuk kalacak bakışları, bir tarafta Ali İsmail’in su damlası kadar berrak yüreğini yansıtan gözleri… Bir tarafta Ahmet Atakan’ın önünde durduğu “Ne oldu lan büyük adam olmadıysak… Hayallerimizi satmadık ya!” duvar yazısıyla özdeşleşen gencecik yaşamı, bir tarafta Abdullah’ın devrim düşüne tutkuyla bağlı olduğunu anlatan tarihe düşmüş içten sözleri… Mehmet’in emekçi çocuklarına mahsus o tevazu dolu duruşu, Medeni’nin Kürt halkının cesaretini bebeklerine taşıdığı kömür karası ışıltılı gözleri… Emekçilerin kalelerinden birinde çetelere karşı dururken yıldızlaşan Ferit’in tevazu ile tutkuyu harmanlamış duruşu ve onlardan önce yıldızlaşan ve hep 18’inde, 20’sinde, 25’inde kalanların birbirine karışmış anıları…

Biz iki ayrı, iki düşman sınıfın çocuklarıyız. Mülkiyet ve mülksüzlük üzerinden belirlendi rotamız… Aşkımız, hayallerimiz, dilimiz, tenimizin rengi bile başka oldu.
Biz aşkı, “dışımızdaki dünyaya inanmanın” vesilesi yaptık, o dünyanın emekçi-ezilen-sömürülen ordusunun bir parçası olduğumuzu bildikçe çoğalttık. Onların babalarından devraldıkları mülkiyet hırsı en başta aşkı yüreklerinden sildi; dünyaları kendi mülk ve para hırsları oranında daraldı, küçüldü, kendi içine büzüldü. Onlar için kendilerinden başka bir dünya yok, bu dünyanın bencilliği oranında görebildiler gerçek dünyayı…
Biz hayallerimizde uçurtmalar uçurduk mavi gökyüzüne. Geleceğe açılan bir ufka dalarak, o ufka canımızı sunarak… Onlar “gemiciklerle” yatıp kalktılar, bencil hayalleri açgözlü bir hırs olup yüreklerini sıkan bir burgaca dönüştü…
Dillerimiz de farklıdır bizim… Onlar paranın evrensel diliyle konuşurlar, çorak bir dildir bu… Bizse yüreğimizle, yüreğimize anlam katan aşklarımız-umutlarımız-tutkularımızla sese dönüşen, kelimelere kıvrılan bir “sokak” diliyle meydan okuruz hayata.

Derilerimizin rengi de farklıdır bizim, tıpkı bakışlarımız gibi… Ethem’e ve bir de son yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda ortalığa saçılan pisliklerin birer parçası olan bakan çocuklarına bakmak yeterlidir bunu anlamak için… Ethem’in çocukluğundan beri işe koşmak zorunda kalan bedeni, derisinin rengi, ellerinin nasırıyla; burjuva bebelerinin o güneş görmemiş parlak derilerine bakın!.. Sınıfsal farklılığımızı konuşurlar adeta…
Fakat geleceğe iz bırakanlar da henüz 26 yaşındayken kocaman bir ömrü yaşayan Ethem’ler ve diğer bizimkiler olur. Ellerindeki o işçi halatıyla yıldızları yakalayabileceklerini hayal eden o uslanmaz çocuklar; kendilerini de o yıldızların yanına koyarak geçip giderler bu dünyadan.
Yıldızlara varmak için işçi halatlarıyla, yüreklerindeki hayalleri-aşkı-tutkuyu birbirine ekleyerek; ellerini, ayaklarını, dizlerini kanırta kanırta tırmananlar o ölümsüzlük mertebesine ulaşırlar…
Kurdukları barikatları ölümüne koruyanlar, bir polis kurşunuyla bedenleri insanlık çınarı gibi usulca devrilirken bile gökyüzüne hayretle bakabilenler…
Celladın önünde diz çökmek ne kelime hayallerini namluya süren bir “küstahlıkla” gülebilenler…
Bizim sınıfımızın çocuklarına ya da bizim sınıfımızın yanında yer alanlara mahsustur tüm bunlar. Zincirlerimizden başka bir şeyi olmayanlara…
Onların geleceksizliğiyse şairin unutulmaz dizelerindeki kadar kesin ve gerçek: “Ne yapsanız çaresiz / kendinizden sonraya kalmayacaksınız/ zaman yenecek sizi / o telaşsız bilge, o silahsız güç / silecek yüzünüzdeki kibrinizi / hükmünüz ömrünüzle sınırlı olacak/ öldüğünüz gün unutulacaksınız (…)”