Nazım 112 yaşında

Kavgamızın şairi diyoruz ona; hayatı boyunca emekçilere sosyalizmi, sınıfsız sömürüsüz bir dünyanın mümkün olduğunu anlattı

GÜNCEL
Çarşamba, 15 Ocak 2014 (12 yıl 9 ay önce)

Kavgamızı şairi Nazım Hikmet 112 yıl önce, 17 Ocak 1902′de Selanik’te bir paşa torunu olarak dünyaya gelmişti. Dedesi Nazım Paşa Mevlevi düşüncesine bağlı, aruz ölçüsüyle şiirler yazan bir devlet görevlisiydi. Babası, Galatasaray Lisesi mezunu bir dışişleri memuruydu. Annesi Celile Hanım piyano çalan, resim yapan aydın bir kişiydi. Nazım’ın ruhu; edebiyat, resim ve müzikle iç içe geçmiş olarak gelişiyordu. Öte yandan dünyayı anlamaya başladığı daha ilk gençlik günlerinde yıkılmakta olan bir imparatorluğun enkazı içinde buldu kendini ve bu duygular ona ilk şiirini yazdırdı.

Bu şiir 11 yaşında yazdığı 7 dizelik “Feryad-ı Vatan”dır. 12 yaşındaysa 11 dizelik ”Bir Bahriyelinin Ağzından” şiiridir.

Yurtseverlik duygusu yerleşmiştir Nazım’ın ruhuna. 1917-1919 Harbiye Mektebi günleri ve Hamidiye Kruvazörü’ne güverte subayı olur. Ağır bir zatürre geçirir, bu nedenle çürüğe çıkar ve askerlik hayatı biter. 1920-1921 yıllarında İstanbul işgal altındadır. Arkadaşı Vala Nureddin ile Anadolu’ya geçer. Ankara’dan Bolu’ya öğretmen olarak atanırlar. Ama iki arkadaşın da aklında o dönem sık sık duydukları Sovyet Devrimi vardır.

30 Eylül 1921′de Batum’a oradan da Moskova’ya giderler, Sovyet Rusyası henüz beyaz ordularla savaşmaktadır. Her yerde aç insanlar görür yol boyunca ve Türk şiirinin ilk serbest ölçülü şiiri de olan “Açların Göz Bebekleri”ni yazar.

Moskova yılları Nazım Hikmet ve şiiri için tam devrim yıllarıdır. Şiirde Mayakovski’nin öncülük ettiği Gelecekçilik (Fütürizm) ve Yapımcılık (Konstrükvizm) akımları; tiyatroda Stanislavski ve Meyerhorld’un gerçekleştirdiği devrimler, öğrenim gördüğü Doğu Halkları Komünist Üniversitesi’nde yeni bir dünya görüşünü derinliğine öğrenip kavraması, şiir anlayışını tümüyle altüst eder. Hem yenilikçi arayışlara yönelir hem de yeni içerikleri şiire taşır.

1924 yılında gizlice yurda döner, “Aydınlık” dergisinde çalışmaya başlar. İstanbul polisince izlendiğini anlar, İzmir’e gider ve bir basımevi kurar. 1925 Şubatı’nda Şeyh Sait İsyanı başlar ve Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girer. Ankara İstiklal Mahkemesi gıyabında 15 yıl ceza verir. Nazım Hikmet için hasret günleri tekrar başlar, Sovyetler Birliği’ne gider. 1926 yılındaki aftan faydalanır ama yurda dönmesi biraz zaman alır. Bu arada 1928 yılında Batum’da sosyalizme ve geleceğe olan inancını anlattığı ilk şiir kitabı “Güneşi İçenlerin Türküsü” yayınlanır.



1929’da Türkiye’ye döner. “835 Satır” yayınlanır, Türk şiirinde yeni bir dönem başlar. Resmi tarihin Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le 1940’larda başlattığı yeni şiir aslında Nazım Hikmet ile 1929 yılında başlar. Nazım Hikmet, şiirindeki bu yeniliği şöyle anlatır: “Beni hangi zorunluluklar bu yeni şekle getirdi? Şüphesiz ki, yeni ve hiç olmazsa o zamana kadar Türk şiirine girmemiş bir içeriği işlemek zorunda kalınca, yeni bir şekil aramak zorunda kaldım”. Neydi peki bu yeni içerik: İşçi sınıfı, yepyeni sevdalar, hümanizm ve tabii ki sosyalizm. 835 Satır’da; Salkım Söğüt, Makineleşmek, Açların Gözbebekleri vardır.

Nazım Hikmet emperyalizme ve sömürüye karşı duruşuyla da şiire yeni bir soluk getirmiştir. Leonardo de Vinci’nin ünlü tablosu Jakond ile Çinli devrimci genç Si-Ya-U arasındaki düşsel aşkı; Jakond ile Si-Ya-U destanında dile getirerek emperyalistlerin halklar üzerindeki oyunlarını anlatır.

Bunları, “Varan 3″ ve “1+1= bir” adlı kitaplar izler.

Nazım Hikmet siyasal yaşamındaki önemli dönüm noktası olan 1929′daki TKP içindeki düşünce ayrılığı ve partiye ihanet edenleri şiir-roman sayılan “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” eserinde gizli şifrelerle anlatır. Partide birlikte oldukları, Anadolu’ya birlikte geçtikleri arkadaşı Vala Nureddin, ülkeye dönünce “gençlik günahlarına” açıkça tövbe edip, o güne değin inandığı düşünceleri bir yana bırakıp mahkeme röportajları ve bulvar romanları yazmaya başlar.

Moskova’da ve partide birlikte okudukları Şevket Süreyya Aydemir, inançlarından ve savunduklarından vazgeçip Ankara’da Eğitim Bakanlığı’ndan önce lise müdürlüğü, sonra bir şube müdürlüğü alarak devletle uzlaşır.

Türkiye’de günümüze değin süren baskıcı ve yasakçı anlayış nedeniyle TKP içindeki olayı sanatsal bir gerçekliğe dönüştürerek bu olayı Türkiye’de değil de Hindistan’ın Kalküta kentinde geçiyormuş gibi yazar. Konusunu da işçi sınıfının kurtuluşu değil, sömürge olan bir ulusun kurtuluşu gibi işler. Şiirde arkadaşlarının ihanetiyle sarsılan Benerci’yle resmedilen, Nazım Hikmet’in kendisidir.

“Sesini Kabeden Şehir”i yayınlar. Bu kitapta en önemli şiirlerden biri de “Sesini Kaybeden Şehir”dir. Bu Türkiye’de bir grev için yazılan ilk şiirdir. Tramvay işçilerinin İstanbul‘daki grevi konu edilmiştir. Ayrıca “Kerem Gibi”, “Sıradaki”, “Sıradakinin Ölümü” gibi şiirleri de vardır.

İtalya ve Almanya’da faşist yönetimlerin göreve gelmesi, Türkiye’de de faşistlerin safında yer alan Peyami Safa gibi yazarların saldırılarını arttırmaları üzerine Nazım Hikmet Taranta-Babu’ya Mektuplar’ı yayınlar.

Nazım Hikmet ilk uzun destan denemesi olan Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’nı yazar. Anadolu’nun en önemli isyanı olan bu isyan, sömürüsüz ve sınıfsız bir düşü gerçekleştirmek için yola çıkan Bedreddin ve yoldaşlarının destanıdır.

Artık Nazım Hikmet sistem için zararlı hale gelmiştir. Bir şekilde safdışı edilmesi gereklidir. Tanımadığı askeri öğrencileri isyana teşvik suçlamasından iki ayrı davadan 35 yıl ceza alır. 28 yıl yatacaktır. Sırasıyla 1938 İstanbul, Şubat 1940 Çankırı ve en sonunda Aralık 1940’da Bursa Cezaevi'ne gönderildi.

Bu cezaevlerinde 10 yılı aşkın bir süre kalan Nazım Hikmet burada yurdun zor koşullar altında yaşayan yoksul, yoksun, acılı kişileriyle dostluklar kurar ve onları yakından tanır. Bu tecrübeler ona “en büyük eserim” dediği “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı yaratmasında yardımcı olur. Bu destanda ülkedeki insanları ve yaşanan işsizlik, baskılar ve sömürüyü anlatır. Savaş yıllarıdır. Nazım Hikmet Sovyetler’in faşizmi yeneceği inancını hiç kaybetmez. Bunu da Memleketimden İnsan Manzaraları’nın sonlarında “Partizan Tanya”nın asılma sahnesinde verir.

Cezaevi süresince Nazım Hikmet de dönüşüme uğrar. Artık kendini burjuva aydın değil, komünist olarak ifade eder.

Tarih 8 Nisan 1950… Türkiye cezaevlerindeki ilk açlık grevi eylemini başlatır. Rahatsızlanır doktorların isteğiyle ara verir. Bu arada Türkiye’de ve dünyada Nazım Hikmet için imza kampanyaları başlatılır. Türkiye artık “çok partili” sisteme geçmiştir ama bu da Nazım’ın cezaevinden çıkmasını sağlamaz. Tekrar açlık grevine başlar. Yurtiçi ve yurtdışından gelen baskılar sonucu Demokrat Parti sadece Nazım Hikmet için af çıkarmak işine gelmediği için genel af ilan eder ve Nazım da serbest kalır.

Nazım Hikmet hapisten çıkar, ama polisçe sürekli izlenir. Demokrat Parti Hükümeti askerlikten çürüğe ayrılmış olmasına rağmen askere almak için uğraşmaya başlar. Bu yüzden Nazım Hikmet yurtdışına çıkmak zorunda kalır. Ve çok sevdiği yurduna bir daha dönemez… Vasiyeti halen evrensel bir manifesto aynı zamanda tarihsel bir yükümlülüğün adı olarak belleklerimizdedir.

Kavgamızın şairi diyoruz ona; hayatı ve yazın hayatı boyunca emekçilerin yanında yer aldı. Onlara sosyalizmi, sınıfsız-sömürüsüz bir dünyanın mümkün olduğunu anlattı. Şiirlerinde, oyunlarında, yazılarında yeni dünyayı yepyeni bir dille anlattı.

Şiirde de devrim yaptı. Nazım Hikmet’e gelinceye kadar Türk edebiyatında şiir aruz ölçüsü ya da hece ölçüsüyle yazılıyordu. Şiirlerin ana teması genelikle din, tanrı aşkı, düzene övgülerle doluydu. Sıradan insanın yaşamı-sorunları ilk olarak Nazım’la şiirimize girmiştir. Nazım aruz ölçüsünü bir kenara atıp serbest nazım da denilen ölçüsüz-hecesiz yeni şiir akımını Türkçe’ye kazandırmıştı. Sadece bu da değil; şiirin temasında da devrim yapmıştı. İşçiler, köylüler, sıradan insanın günlük yaşamı, hayalleri, umutları, sosyalizm, savaş karşıtı söylem de şiirde yer buldu.

Şiirlerini sosyalist bir dünya özlemi ve onu yaratma isteğiyle yazdı. Türkiye emekçilerine sosyalizmi anlattı.

“Toprakta karınca /suda balık / havada kuş kadar” çok olan “Demir/ kömür / ve şeker / ve kırmızı bakır / ve mensucat / …/ ve bilcümle sanayi kolarında /…/ sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı”nı bir “şafak vakti” değiştirecek olan “onlar için / zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur / denildi” dizeleri Marx ve Engels’in Komünist Manifestosu’nun özeti değil midir?..



Bilimsel sosyalizmi anlattı şiirlerinde.

Tarih sınıfların savaşıdır. Tarih sınıfların mücadelesidir. (1923)
Tarihin akışı durdurulamaz. / Komünist demek/ adımlarını tarihin akışına uyduran / temelleri çöken bugüne vuran / yarını kuran /…/ demektir. (1925)

Devrim ne erken, ne geç, gününde yapılmalıdır. / Yumuşak ve derin / sesiyle Lenin / “Dün erkendi, yarın geç / zaman tamam bugün” dedi. (1932)

Emekçileri şiirleriyle bilinçlendirmeye çalıştı. Nazım, komünizmin, sınıfsız toplumu kurmak, tarihin sınıfların savaşımı olduğunu; yukarda örneklendiği gibi, şiirlerinde yineler. Savaşım ise, esas olarak burjuvazi ile işçi sınıfı arasındadır.

1921’de Karadeniz’de hançerlenerek boğdurulan onbeş devrimci için yazdığı “28 Kanun-i Sani” şiirinde, “İki motörde iki sınıf çarpışıyor” der. “Biz / onlar” ya da “Burjuvazi / biz” (1923). Onbeşlerin onbeşi de birer komünistti. Bujuvazinin bir ihaneti sonucunda katledildiler. Bu şiirde “biz”, emekçiler, “onlar” işçi sınıfının düşmanı kapitalizmdir.

Nazım Hikmet şiirlerinde sadece bu ülkenin insanları için değil tüm dünya insanları için istiyordu sosyalizmi.


[Alınteri'nin 2013 Aralık tarihli 13. sayısından alınmıştır]