Artık komik bile değiller!..

Bu hengame, bu geçmiş kumkuması, bu içeriksiz kavramlaştırmalar bu kriz aşıldığı, esas hedeflenene ulaşıldığı oranda son bulacak

GÜNCEL
Salı, 28 Ocak 2014 (12 yıl 9 ay önce)

AKP cenahının son günlerdeki popüler kavramı “fetret dönemi”... Tayyip Erdoğan kısa süre önce yaptığı konuşmada bir “fetret” durumunun varlığını kabul ederek “yaşadığımız fetret dönemi geçicidir” deyiverdi. “Derin siyasetçi” Davutoğlu da, Tayyip’in bu tespitini daha esnek bir ifade ile, “birileri sürekli fetret devri arayışı içinde” sözleriyle ifade etti.

Osmanlı'nın 1400'lü yıllarının ilk çeyreğinde yaşanan iktidar boşluğunu tanımlamak için kullanılan “fetret” kavramı, siyasi literatüre “iktidar boşluğu, siyasi kriz” olarak tercüme edilir. AKP cenahından yükselen bu benzeştirme bir tespit olmanın yanı sıra, bir itiraftır da. Tercümesi, “lamı cimi yok yaşanan bir rejim krizidir, biz de şu anda yetkisiz generalden başka bir şey değiliz, ama bu durumu aşacağız”dır.

Burjuva neoliberal sömürü politikalarında ustalık payesi alan AKP'nin kendi pozisyonunu da zayıflatacak böyle bir kavramlaştırma ile konuşması boşuna değil. AKP'yi tanıyanlar açısından bu yeni bir şey de değil. Çünkü Tayyip ve şürekası, her kriz anında olduğu gibi bu sefer de içine girdikleri çıkmazı, Marx'ın deyimi ile “geçmişin ruhlarını yardıma çağırarak” aşmaya çalışıyorlar. Din-tarih-tarihi kişilikler-benzeştirmeler gırla gidiyor. Geçmişin tüm ağırlığını ve aynı zamanda geri döndürülemezliğini, işçi ve emekçilerin bilincine işlemiş o tarihsel gericilik birikimini ve aynı zamanda beklenti ve umutlarını yeni koşullarda üreterek şu anki krizi aşmanın kaldıracı haline getirerek...

Pekçok yönü ile Marx'ın unutulmaz eseri Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'inde yapılan dönem tasviri ile benzerlikler taşıyan bu süreçte, krizin öznelerinden biri olan AKP ve Cemaat, “geçmişin ruhlarını yardıma çağırmakta” birbiriyle yarışıyorlar. Her ikisi birbiri ile yarışan vıcık vıcık ağlak bir dil ve elbette tehditlerle...

Aynı şey uluslararası sermayenin organik parçası olan en büyük “yerli” burjuva örgütü TÜSİAD için de sözkonusu. O da işi Fransız İhtilali'nden günümüze kadar defalarca aktarılmış -aktarıldığı oranda da hükmünü yitirerek paçavra haline gelmiş- kavramlarını içeriğinden boşaltıp yeniden yeniden piyasaya sürmekle meşgul.

Bir anda sahnenin en önüne atlayarak AKP'ye yeni bir format atmaya yönelen güçlerin sözcülerinden biri olmaya soyunan TÜSİAD sahneye çıkar çıkmaz liberallerin de ayranı kabardı. Düne kadar hayal kırıklığı içinde bir kenara pısmış olan “İkinci Cumhuriyetçiler”in bile sesleri yükseldi.

Sahnede eksik olan tek sınıf, tıpkı Bonaparte'ın 18 Brumaire'indeki gibi öncüsü ile buluşamadığı için burjuvazinin çeşitli kesimlerinin peşinde sürüklenen, sürüklenmesi için de sayısız oyuna başvurulan işçi sınıfı ve emekçiler. Uluslararası güç dengeleri ve burjuvazinin bu dengeler içindeki yönelim ve ihtiyaçlarının asıl hedefi ise tam da özneleşemeyen bu sınıftan başkası değil oysaki!..

Ve yine Marx'ın belirttiği gibi, bu hengame, bu geçmiş kumkuması, bu içeriksiz kavramlaştırmalar; bu kriz aşıldığı, esas hedeflenene ulaşıldığı oranda son bulacak! O zaman geriye tüm çıplaklığıyla uluslararası sermayenin, onunla içiçe geçmiş olan bilumum uzantılarının tesis etmeye çalıştıkları yeni sömürü-birikim iklimine uygun siyasi netlik ve buna uygun rejim yapılanması ve onu yürütecek aktörler kalacak.

Elbette ulaşılacak o “çözüm”ün vadesi de o kadar uzun olmayacak!.. Çünkü bu tarihsel koşulların en tipik özelliği yeni olanı hızla eskitmesi, kullanılmaz hale getirmesi!..

Bu açıdan da TÜSİAD'ın o “demokrasi”, “özgürlükler”, “haklar” demagojisiyle Tayyip ve Cemaat'in kendilerine toplumsal taban oluşturmak için kullandıkları tüm o “geçmişten ruhları yardıma çağır(ma), onların adları(na), sloganları(na), kıyafetleri(ne) sarılma, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünme ve bu ödünç dille oynamaya çalışmalar”, yaşanan kriz aşılıp yerine ihtiyaç duyulan “yeni” kurulduğu oranda silinmeye başlayacak ve artık ortaya çıkan “yeni”nin kavramları ve siyasi diliyle konuşma başlayacak. Bu da emin olun ki daha fazla sömürü için gerekli olan daha fazla baskı, zulüm ve burjuva devlet teröründen başka bir şey olmayacak!

Tıpkı AKP'nin birkaç yıl önce yarattığı o yanılsamanın hızla gerçek özünü kusmasına benzer bir süreç tekrarlanacak. Burjuva diktatörlüğün faşist rejimlere özgü katılıkta bir merkezileşmeyle gücün yürütmenin elinde yoğunlaşması farklı biçim ve sloganlar altında muhtemelen farklı aktörlerle devam edecek! “Bunun başka yola çıkma olasılığı da var” diyerek yine burjuvazinin işini kolaylaştırmaya soyunanlar kelimenin gerçek anlamıyla bir kez daha şapa oturduklarıyla kalacak!..

Bugün olup bitenler, sahnede yer alan aktörlerin dillerinden-kalemlerinden dökülenler, kapitalist sistemin artık gerek ekonomik gerekse siyasal-kültürel-ideolojik bütün alanlarda kendisini kısa aralıklarla tekrarlayan krizlerle debelendiğini tüm açıklığıyla kanıtlamaktan başka bir anlam taşımıyor. Burjuvazinin öngörüleri, politik yönelimleri, onun bile şaşıracağı hızla eskiyor, yeni krizlere davetiye çıkarıyor. O nedenle şimdiki krizde de yeni bir “demokrasi” ve “istikrar” beklentisine girenlerin, nasıl ahmakça bir hayale kapıldıklarını görmek için fazla beklemeleri gerekmeyecek.

Artık büyük emperyalist güçlerin bile nispeten uzun vadeli planlar yapamaz hale geldikleri bu koşullarda hiçbir krizin sihirli reçetelerle, belirlenecek yeni kıblelere güvenerek ya da yeni ittifaklarla aşılmasının kolay olmadığı görülmelidir. O nedenle daha 3 yıl önce AKP'ye “yetmez ama evet” desteği verenlerden bazılarının şimdi AKP'nin yerine Cemaati geçirmeleri ya da bu barbarlık çağında kendisine “ilerici” bir misyon yükledikleri sermayeyi koyarak yeni hayaller yaymaları artık trajik de değil komik oluyor!

Marx'ın siyasi dehasını ortaya koyan, bugünün koşullarında bile geçerliliğini koruyan unutulmaz tespitler içeren ünlü eserlerinden Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i şu unutulmaz cümleyle başlar:

“Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: Birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.”

Bugün yaşanan toz duman arasında söylenecek en doğru şey sanırız bu sözde toplanıyor.

Keza yaşanan kriz o noktaya ulaştı ki bir zamanlar AKP'ye “askeri vesayeti tasfiye ediyor, çözülmemiş burjuva demokratik sorunları çözüyor, yapılanlar ihtiyacı tümüyle karşılamasa bile evet demek gerekiyor” diyerek onun işçi ve emekçiler üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonyada önemli bir dayanak işlevi gören liberal takımı, şimdilerde insanı acı acı gülümseten yeni “demokratikleşme” adresleri gösteriyorlar!



O dönem AKP'yi “demokrasi kahramanı” ilan edecek kadar kendinden geçen bu cenah, o göklere çıkardığı AKP'den tokadı yedikten sonra kuyruğunu kısarak köşeye çekilmeyi seçmiş, yaşadığı hayal kırıklığını acınası bir pejmürdelikle dile getirmekten çekinmemişti. Daha “dün” denecek kadar kısa bir süre önce yaşanan bu deneyimden hiç ders almamış gibi bu yanaşma takımından bazıları aynı uğursuz rolü bir kez daha oynamak için can atıyorlar. O zamanlar AKP'yi göklere çıkarırlarken şimdilerde burjuvazinin rüzgarının estiği yönün kokusunu alarak AKP karşıtı bir cephenin oluşmasına önayak olmaya soyunuyorlar.

Şimdi yanaştıkları liman Cemaat!.. Bu iflah olmaz arsızların yanaşmalıklarını teorize etmek için sarıldıkları bahaneler de hazır. Vay efendim AKP yaşadığı krizle bizim de desteklediğimiz referandum düzenlemelerini şimdi geri alıyor, HSYK'nın yapısını tamamen kendisine bağımlı hale getiriyor, askeri çevrelerle işbirliğine yöneliyor, vesayetin belki de yeni bir darbeyle dönmesine zemin hazırlıyor.... vs vs gerekçeleriyle maval okumaya devam ediyorlar.

Fakat bu seferki halleri Marx'ın da dediği gibi gerçekten komik, hatta soytarıca oluyor! Ömer Laçiner'den Cengiz Çandar'a, Murat Belge'den bilumum Taraf camiasına kadar nerede liberal solcu varsa hepsinin şimdiki temel argümanı “biz AKP'yi askeri vesayeti kaldırdığı için destekledik, bugün olsa yine destekleriz ama AKP artık eski AKP değil... “ söylemine dayanıyor.

Fakat bunların hiçbiri daha birkaç yıl önce demokrasi kahramanlığı payesi verdikleri AKP'nin, sistemin hangi yapısal zaaflarından, nasıl bir dünya ve Türkiye konjonktürü içinden o çok övülen rollerinden neden “vazgeçtiği”ne dair tek bir satır etmiyorlar. Sorunu ya Tayyip'in kişiliğine, ya AKP'nin gelecek planlarına ya da bilmem hangi ayrıntıya bağlıyorlar. Laf etmedikleri tek şeyse, emperyalist kapitalist sistemin kurduğu hemen tüm oyunların bizzat kendi yapısal zaafları, özellikleri gereği hızla çöktüğü gerçeğidir. Uluslararası ve yerli tekelci burjuvazinin kullandığı enstrümanlardan biri olarak AKP'nin de bu krizlerden azade olmadığı, bunlara ek olarak Türkiye gibi bağımlı kapitalist bir ülkenin o tarihsel çıkmazlarına, zaaflarına tosladığı olgusudur. Sanki AB ya da ABD aslında ona başka roller yüklemiş de AKP yoldan çıkmış gibi bir idealizm ancak liberal şarlatanlığa mahsus olabilir!

Kendinde bir güç olmayan AKP'nin aslında sistemin bütünsel olarak yaşadığı krizlerle (ekonomiden-bölgesel politikalara, kızışan güç ve hegemonya savaşına... kadar) birlikte o çok övülen yolu sürdüremediği açıkken (elbette kimi hayaller görerek çıkmaz yollara sapan politikalarını es geçmeden söylüyoruz) bu gerçeği teslim etmeyerek özünde emperyalist kapitalist sistemi kurtarmaya çalışıyorlar.

Kısacası onlar tıpkı yüz yıl önce oynadıkları o uğursuz rolleri şimdiki tarihsel koşullar içinde yeniden üreterek sürdürüyorlar. Ama artık komik bile olamıyorlar! Sadece mide bunaltısı dışında bir etki yaratmayacak birer tahta kurusu olmanın ötesine geçemiyorlar!

İşin ilginci bu cenah sadece tescilli liberal döneklerle de sınırlı değil. Gözünü TÜSİAD ya da AB'ne diken, onları “Türkiye'yi demokratikleştiren dinamikler” olarak gören Marksizm döneklerinin yaklaşımları da bunlardan farklı değil.

Onlar açısından da AKP, 'sermayenin eğilim ve ihtiyaçlarını dikkate almadığı için istikrarsızlığı tetikledi ve artık bu nedenle istenmiyor'. Sanki sermayenin daha rahat sömürebilmesinin yegane yolu burjuva demokrasisinin geri de olsa çeşitli biçimleriymiş gibi vehimlere kapılarak yeni beklentilere yelken açıyorlar. Hem de son derece keskin “sınıf devrimciliği” pozlarında!..

Onlara göre ABD de AB de TÜSİAD da yıllar önce tekrarladıkları istikrar-demokrasi kıskacına mahkum ve bu nedenle bunlara aykırı davranan AKP'nin işi bitik!..



Evet, AKP'nin işinin bitik olduğu doğrudur. O kadar ki Tayyip fiilen uygulamaya koyduğu başkanlık sistemi hayalindeki ilk golü HSYK düzenlemesini istediği biçimde geçiremeyerek yedi. Zaten "fetret" de bu gerçeğin itirafı değil mi? AKP dayandığı sermaye gücü adına daha dolaysız hamlelere de girişse, TÜSİAD'a tehditler yağdırıp komplolardan, lobilerden dem vurduğu bir hegemonyasını koruma stratejisine sarılsa da işinin zor hem de çok zor olduğunun farkında. 2000'lerin başında desteğini aldığı uluslararası sermaye odaklarınının bir kısmı tarafından ipinin çekildiğini o da görüyor. “Uluslararası komplo” yaygaralarınının nedeni de bu zaten. Ancak AKP, dayandığı toplumsal desteğin kendisine kazandırdığı manevra alanının da farkında. O yüzden halen yüksek perdeden atıp tutmaya, burjuvaziye "bu kadar kar ettiysen sayemde" küstahlığını göstermeye devam ediyor.

Bu duruşu ile burjuvazinin debelendiği krizi biraz daha çıkmaz sokaklara sürse de er ya da geç bir noktada havlu atmak zorunda kalacağını bilerek kimi konularda hızla yol almaya çalışıyor. Fakat heyhat, önüne örülen duvarlar hayli yüksek!

Havlu attığı yerden devam edecek süreç ise onda somutlaşan yönelimlerin taze bir güç üzerinden sürdürülmesi dışında bir şey olmayacak! Elbette böyle bir taze güç çıkarılabilirse.

O yüzden sorunu sanki kendinde bir güç haline gelmiş AKP'ye ve hala onu destekleyen sermaye kesimlerine doğru daraltmayıp resmin bütününe bakıldığında, burjuvazinin ufkunda görülen şeyin ne olduğu tüm berraklığıyla ortaya çıkacaktır. Bu, AB'nin, ABD'nin, TÜSİAD'ın vadettiği demokrasi değil daha fazla sömürü için azami egemenlik olacaktır.

Tek bir seçenek bu gerçeği değiştirebilir o da işçi sınıfının burjuvazinin şarkısını söylemekten vazgeçip, toplumsal mücadeleye önderlik edeceği bir özneleşmeye ulaşmasıdır! Kendi toplumsal devrimini, bu devrimin şiirini geçmişten değil, yalnızca gelecekten çıkarabileceğini anlaması...