Gün gelecek, hiçbir özür bunca zulmü ve bunca haksızlığı telafi etmeyecek. Biz, sessizce ‘rıza gösterenler’ de sorumluyuz hepsinden
Sibel Yerdeniz
Bir çağ hakkında en az şey bilenler her zaman o çağın insanlarıdır, denir.
Kaderlerimiz üzerinde uykuya yatmayı severiz.
Bedeli ne denli ağır olursa olsun hayatlarımızı, ölümcül bir atalet ile muktedirlerin ellerine bırakmayı, severiz.
Sağlam iradeleri ve bitip tükenmeyen hırsları ile geleceğimizi karartmalarına ses çıkarmayız. Trajik bir tevekkül ile adaletsizliklere göz yummayı severiz.
İktidar sahiplerini Tanrı sayar, mutlak kaderimizmiş gibi itaat eder, haklarımızı savunmaktan ölümüne korkarız. Korkularımızın sahte sığınaklarını severiz.
Ta ki bir gün ‘zulüm’ bizim kapımıza da dayanana kadar…
İçeriden ya da dışarıdan, nereden patlak verirse versin savaş, kara bir delik gibi eninde sonunda tüm gerçek ve sahte yanlarımızı yutar.
Fazlasıyla keyfi bir iktidarın hüküm sürdüğü bir ülkede, padişahlık/krallık misali babadan oğula geçen iktidarı ile Esad, elbette sistemde reform yapabilir, demokrasiyi kendisini ‘dışlanmış’ hisseden kesimlere de yayabilir, gerçek bir hukuk devleti kurabilir, rüşvete, eşini-dostunu kayırmaya ve baskıya son verebilirdi.
Ama o, ülkesindeki her anlaşmazlığı, iktidarına yönelen her eleştiriyi, hegemonyasına zarar getirecek, düşmanlarına fırsat verecek bir tehdit olarak algılıyordu.
Demokratik bir sistem yerine ‘tek adam’ rejimi kurmayı-sürdürmeyi yeğledi.
Sonra ne oldu?
Günlerden bir gün, bir sahada silah arkadaşlarımızla top oynuyorduk. Sorun şu ki, top yerine bir insan ‘kafası’ vardı ayaklarımızın altında. Bir ‘düşman’ın kestiğimiz başıyla oynuyorduk... Onu, rengarenk çiçeklerle dolu bir alanda yuvarlıyorduk. Koşuyorduk, terliyorduk, gülüyorduk, bu bir oyundu ve normal bir şeydi. Üzüldüğümüz tek şey pantolonlarımızın kan lekesi olmasıydı ve bu yüzden paçalarımızı kıvırmıştık...**İç savaştan önce hiç bir zaman nefrete yenik düşülmemesi gerektiğini savunan, sıradan bir adamın sözleriydi bunlar.
Türk yetkililer barışçıl devrimin askeri bir çatışmaya dönüşmesinden yana oldular. Daha kötüsü silahlar ve yabancı savaşçıların Suriye’ye girmesine izin verirken ordudan ayrılan askerlerin Özgür Suriye Ordusu’nu organize etmelerini engellediler. Askeri karmaşa ve aşırılıkçılık belasının ana müsebbibi bu kararlardır…Bana Halep’in eskiden nasıl bir yer olduğunu anlat?
Türk hükümeti, Esad'ın iktidarda kalabilmek için öne çıkarttığı ‘şiddet, mezhepçilik ve dış müdahale’ ile onun oyun alanına gitti. Muhalefetin politikasına karıştı, şiddet ve mezhepçiliği tercih etti. Askeri çözümü savundu, devrimsel dönüşümü iç savaşa sürükledi…
…Halepliler, fabrikaların ve işyerlerinin sökülüp Türkiye’de satılmasını, Kaide savaşçılarının tamamının Türkiye üzerinden gelmesini asla affetmeyecek…
Umudun hâlâ varolduğu zamanları anlat bana…
Barışçıl bir kentti, kimsenin aklında savaş yoktu, komşusunun ya da eşinin hangi ırktan olduğunu umursayan yoktu…
Bahardı, perdeler açıktı, bahçelerde çamaşırlar asılıydı.
Bir andı, sadece bir andı.
Ateşin küle çevirdiği bir kağıt parçası gibi yanıveren, hayatlarımızın yanıp küle dönüştüğü ve havaya savrulduğu bir andı.
İlk tetiği kim çekti? İlk ateşi kim yaktı?
Her şey tam olarak ne zaman koptu, köpekler ne zaman saklanmak için koşmaya başladı?
Bilmiyoruz...
Ama bedeli ne olmuş olursa olsun öğrendiğimiz şeyler var:
Kalaşnikovların sesinin boğukluğunu, havan topu mermilerinin tıslamasını öğrendik.
Fosforlu mermilerin kırmızı ışıklarını, ardından kayan yıldızlar gibi düşüşlerini öğrendik.
Kadınlarımızın savaş ganimetleri olduklarını öğrendik,
Bütün savaşlarda vahşetin amansızlığına ilk önce yakalananların çocuklar olduğunu öğrendik.
Ateş hattında koşmak, sonradan yıkıntıların arasında koşmaktan daha az can alıcıdır. Öğrendik...**

Karnındaki ‘o şey’den kurtulmak için bütün gün mermilerin cirit attığı sokaklarda dolaştı durdu Aska. Ölmek istedi ama olmadı. Şimdi tek istediği o şeyi bedeninden çıkarıp almaları. Çocuk, içinde hareket ettiği zaman korkuyla titriyor, kollarını karnından uzaklaştırıyor ve iki yana açarak, kuşlar gibi çırpınıyor Aska. Rüyasında, kendisine tecavüz eden çocuklar doğurduğunu görüyor. Saçları bile ağlıyor...**Aska, doğduğu topraklarda ‘düşman’lar tarafından ele geçirilmiş ve günlerce alıkonulmuş bir savaş ganimeti. Binlerce savaş mağdurundan biri. On dokuz yaşında.
Bu topraklara sığınmış binlerce Suriyeli sığınmacının kız çocuklarını, ailelerine ‘iyilik’ olsun diye para karşılığı ‘kuma’ olarak alan ‘hayırsever’ adamların, o can pazarında Aska'yı savaş ganimeti olarak sayanlardan farkı ne?Kötülükte bu kadar geriye gidilebileceğini, benim neslimin kötüyü bu kadar gerisin geriye izlemeye koyulacağını, bu vahşi savaşı, bütün o katliamları asla aklıma getirmezdim...** ‘sen dünyaya gelmeden’ (Margaret Mazzantini)
Önümüzde koskoca bir hayat vardı. Barış için, demokrasi için, hoşgörü için, insanca olan için mücadele etseydik...
Bir aradaydık. Bir arada olmak, önemliydi... Neden yapamadık? Neden zehirli tohuma, karanlık kuyulara, çürümüş cesetlere razı olduk ki?..
Şimdi, bir parça gökyüzü uğruna umutla cama çarpan sinekler gibiyiz.
Ama artık cam da yok. Her sabah, evimizin yıkık penceresinden karşıdaki duvara bakıyorum ve aynı yazıyı okuyorum:
Biz bu gece de ölmedik...**