Donkişot koşuyor

Hayatı sokağın ortasına inşa etmek, mahalleliyi, her yaştan insanı sürecin içine katarak dayanışma ruhunu pekiştirmek istiyoruz

GÜNCEL
Çarşamba, 5 Şubat 2014 (12 yıl 8 ay önce)

Bir 'işgalevi' deneyimi

Alınteri: Sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Bülent. Yoğurtçu Parkı Forumu katılımcısı ve Yeldeğirmeni aktivistiyim. Yoğurtçu Parkı Forumu kış mevsimi dolayısıyla, BMKM’de forumlarına devam ediyor. Bu esnada ben de mahalle dayanışmalarına ağırlık veriyorum. Bunu da biraz da taşın altına elini koymak olarak ifade ediyorum. Yeldeğirmeni Dayanışması’ndaki arkadaşlarımızın ve Donkişot evinde kalan arkadaşlarımızın işini kolaylaştırmak, onlar işlerindeyken gündüz burayla ilgilenmek, inşaatında ya da gelen ziyaretçilerle ilgilenmek.. kısaca buranın işleyişiyle ilgili kolaylaştırıcı olmak üzere gönüllü olarak geldim.

Alınteri: İşgalevi düşüncesi nasıl ortaya çıkıp olgunlaştı, nerden esinlendiniz?
Bülent: Bilindiği üzere Avrupa ve dünyada bunun birçok örneği var. Ben bunlardan birkaç tanesine şahit oldum. Amsterdam, Yunanistan Pire'de, İtalya’da buraları gezme ve buralarda kalma şansım oldu. Bu biraz malzemesi insan olan bir durum olduğu için kültürel farklılıklar var, işleyişler değişiyor. Biz birden “işgal” dedik ama aslında biz bir nevi buradaki kültürü gö önüne alarak kendimizi bir mahalle örgütlenmesi olarak addettiğimiz ve bunların daha çok mahalle ile bütünleşmesi adına işgal evi değil de “mahalle evi” şeklinde biraz daha yumuşatarak söylüyoruz. Tabii ki bunun fiiliyatı işgaldir. Anayasaya göre de bu böyledir.

Nereden doğduk; birincisi, Temmuz sonlarına doğru mahalle forumumuz açık alanda yapılıyordu, bir otoparkta. Kış gelince, hava şartlarından dolayı katılımın azalacağını öngördük, kapalı mekan arayışlarımız oldu. Mahalledeki bu ev kayyumda olan bir ev. Bir müteahhitin 3-5 kişiye sattığı ve bir vurgun yaparak kaçtığı, mahkeme sürecinin işlediği, 20 yıldır mahalle içinde kötü kullanıma müsait olan -ve kötü kullanıldığını da bildiğimiz- bir mekan. Burası bir çöp toplama merkezi gibi kullanılmış. Mahallenin göbeğinde izbe bir yapı olduğu için burayı seçtik. “Burayı güzelleştirelim, hem mahalle pislikten kurtulsun, hem burası gençlerin alkol ve uyuşturucu tükettiği bir yer olarak değil de, onları iylevli insanlar haline getirecek bir yer olsun” düşüncesiyle başladık. Bir de forumların idamesi adına kapalı bir mekan olarak burayı ele aldık. İlk günden bugüne kadar yarım kalan inşaatı tamamlayarak Gezi ruhu konseptiyle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

Alınteri: İnşaatın sürdüğünden bahsettiniz, Nasıl karşılıyorsunuz masrafları? Destek geliyor mu?
Bülent: Belirttiğim gibi Gezi ruhuyla yapılan kolektif bir çalışma var. Bu kolektif çalışma gönüllülük esasına göre gidiyor. Bunda inisiyatif almak isteyen arkadaşlar hem bedenen işin içinde hem de bulabildikleri inşaat malzemelerini -işe yarayacak herhangi bir tahta parçasını bile- bulup getiriyor. Evlerimizde varsa fazla eşyalarımızı getiriyoruz. Hatırımızın geçtiği nalburlardan rica ediyoruz. Aramızda para topluyoruz.



Alınteri: Mahalleliyle sohbet etme, onları gözlemleme fırsatınız oldu mu? Ne düşünüyorlar, nasıl bakıyorlar buraya?
Bülent: Mahalleli ilk başta “işgal” kelimesinden ürktü. Önyargılar vardı. Ama bunun içeriğini anlattıkça, onlara daha çok ulaştıkça bunun normal olduğunu, herkese barınma hakkının verilmesi gerektiğini, bizim gibi bir dayanışmanın kapalı bir mekana ihtiyacı olduğunu görmeye başladılar. Mahalleli adına bir inisiyatif kullandığımızı gösterdik. Burasının hepimizin olduğunu anlatmaya çalıştık. Mektuplar yazdık. Karadüzen -eskiden yapıldığı gibi-, yazdık, zarfladık. Mektubun üzerine “Alıcı: Yel değirmeni Halkı; Gönderici: Donkişot Sosyal Merkezi” yazdık. Mektup çalışmamız halen devam ediyor. Mahalle mahale, sokak sokak, ev ev dağıtıyoruz. Birebir kapılarını çalarak, hal hatır soruyoruz, sonra mektubu veriyoruz. Bir yandan nostalji yapmaya çalıştık, birebir insana dokunma olarak addettiğimiz bu mektup alışverişiyle, unutulmuş bir değeri de yaşatmak istedik. Hem de “biz size seçimden seçime gelmeyeceğiz, artık her gün buradayız” mesajını vermek istedik. Çayımızı, yemeğimizi paylaşmak istediğimizi, hayatı beraber paylaşmak istediğimizi anlatmaya çalıştık. Buna devam da ediyoruz. Ben örneğin belki hayatımda okey oynamaya vakti olmayan biriyim, buradaki kahvede yeri geldi onlarla okey oynadım. O insanlarla zamanı beraber geçirmek müthiş bir şey.
Bir esnafın önünden geçerken bir maç sohbeti bile yapmak hoş gelmeye başladı. Esnafın dükkanları önünde tavla turnuvaları yapıyoruz örneğin. Bunlar bir şekilde, mahalleliyle Donkişot Dayanışması'nı kaynaştırmayı hedefliyor. Burada mülteciler de çoğunlukta. Onları da bir şekilde işin içine katarak, burada hep beraber yaşayabileceğimizi, hayatı beraber ele alabileceğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bu işin sosyal boyutu. Elbette eksiklikler, hatalar oluyor. Bu da normal…

Alınteri: Ev ile ilgili planlarınız neler, neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Bülent: Klasik STK mentalitesi istemiyoruz. Klasik hayır kurumu ya da devletin halk eğitim merkezi vs. olmak istemiyoruz. Biz sadece evimizle işimiz arasında bir tünel olarak kullanmak istiyoruz burayı. Hayatı sokağın ortasına inşa etmek istiyoruz. Her türlü etkinliğe, mahaleleyi de katarak, her yaştan insanı sürecin içine katarak, yaşanabilirliliğin fizibilitesini yapmak istiyoruz aslında. Biz bir deneyelim, olacak mı bunu görmek istiyoruz. Bunu dayanışma ruhu içinde hayatı ele almak olarak özetleyebiliriz.



Alınteri: Bunun bir de ekonomik boyutu var. Avrupa'daki işgal evlerinde örneğin, kendi yaptıkları ürünleri satarak, orayı döndürme şeklinde yürüyor işler. Burası içinde böylesi düşünceleriniz var mı? İlerde bir şekilde kendini çevirebilecek faaliyetler düşünülüyor mu?
Bülent: Üretime dayalı kolektif çalışmalarımızı tabii ki planlıyoruz. Esnafı da dahil etmeye çalışıyoruz. Yel Değirmeni ile ilgili yaptığımız gözlemde, son birkaç senede burada sanat galerileriyle mültecilerin çok hızlı bir şekilde çoğaldığını gördük. İşin içine dahil edebileceğimiz envanterler çoğalıyor böylece. Üretim ve üretim yapacak insanları birleştirebiliriz. Emek, emeğin kutsallığı, onun insan yaşamındaki en büyük dinamik oluşunu kabul edişimizi esas alarak, üretimi esas alan ve bunu bir şekilde “hayatı dizayn” etmek adına etkinlikler, masalar, atölyeler planlıyoruz. Şu an makrome kursumuz var. Makrome bilen bir arkadaşımız mahalleden birkaç kadın arkadaşımıza ders veriyor. Ciddi adımlar attılar, üretmeye başladılar. Benim “Yüzbir damacana” adlı bir sergi projem var. Donkişot eviyle birlikte yapacağız. Su damacanalarından abajur, ışıklandırma sistemleri yapacağız. İlk seride geliri sokak çocukları vakfına bağışlamıştım, bunu da Donkişot'la vakfederek, üretmeyi düşünüyoruz. Diğer üretimleri de bu şekilde değerlendirmeyi düşünüyoruz.

İşin maddi boyutu Avrupa’da çok farklı yürüyor. Orada STK’ları rahatlıkla arkalarına alabiliyorlar. Burada böyle bir şey yok. O nedenle biz biraz da ayni yardımlarla olayı götürmeye çalışıyoruz şu an. 2. etap inşaat çalışma kararı aldık. Kış dolayısıyla 1. sini dondurmuştuk. Yeni inşaat çalışmamızda örneğin yer döşemesiyle ilgili masrafı bir firma üstlendi. Birçok bileşeni olan bir dayanışmayız. Ekolojik olarak işlerin yapılması gerektiğini hiçbir kimyasal kullanılmadan bunun yapılması gerektiğini savunanlar, hiçbir para ödenmeden, paranın geçmediği bir şekilde inşaatın devam etmesi gerektiğini savunan arkadaşlarımız var. Tabii ki beyin fırtınası içerisinde birbirimizle yol kavgası yapıyoruz. Bunlar tatlı kavgalar, bunlar yapılmadan olmuyor. Herkesin hep birlikte “evet” diyeceği hiçbir şey yoktur. Sonuçta, birçok arkadaşımızın önerisi oluyor, bunu foruma taşıyoruz. Halk meclisi esastır. Orada tartışılıyor. Kabul görüyorsa yapılıyor, kabul görmüyorsa, kabul gören fikrin gönüllüsü oluyoruz.



Alınteri: Gezi süreci insanlara kolektif yaşamın güzelliğini de gösterdi. İnsanlar şimdi bunu istiyor, bunu talep etmeye başladılar. İşgalevleri ya da İşgal edilen bostanlar Gezi’den gelen o ruhun bir yansıması. Bu şekilde ilerleyen bir süreç de var, belki de bunun örneklerinin artacağına şahit olacağız. Siz bu sürecin nasıl ilerleyeceğini düşünüyorsunuz, öngörünüz nedir?

Bülent: Bir gün emeğin esas olduğu, sosyal, kolektif bir yaşamın da kendi blokunu oluşturacağı, ütopik olarak görülen o devrimin soyut anlamda yaşanabileceğini göstereceğimizi düşünüyorum. Alternatif bir ekonomik sistemin de olduğunu bu ülkede insanların bilinç altına yerleştirmiş olacağız. Adım adım ilerleyecek bir süreç bu. Kazova vardı, geçen gün mağazasını açtı. Seviniyoruz, çünkü kendimiz üretiyor, kendimiz tüketiyoruz. 75 milyonluk bir ülkede 80 milyon kazak üretirseniz, bu 5 milyon insana daha bunu satmak demektir. Bu da sizde olmadığına göre, yurtdışına mal satacaksınız demektir. İhracata giden her yol bir ülkeyi sömürmek anlamına gelir. Bir başka coğrafyadaki insanın emeğine, parasına göz diktiğiniz anlamına gelir. Onun için ihtiyacımız kadar üretmek, doğal kaynaklarla fazla tüketmeden, kendi yeterliliği içinde, ekolojik dengeyi sağlayarak kendi yaşamımıza devam edeceğiz. Amaç bu, tükenmemek için tüketmemek gerekiyor. Bunu öğreneceğiz.

Bu gidişat ilerleyecek, sektörler açısından da ilerleyecek. Belki ulaşıma sıçrayacak. Örneğin, herkesin benzin parasını birlikte koyduğu, 40 Erzurum yolcusunun beraber seyahat etmesi gibi. Bin lira yakan bir otobüse, neden beş bin lira verilir bu ülkede?.. Bir kişinin kazanması için kırk kişinin ona koşturması garip geliyor bana.

Alınteri: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bülent: Biliyorsunuz 20 gün öncesinde Caferağa Mahalle Dayanışması’nın yaptığı bir işgalevi var. “Mahalle evi” diyorlar buna. Örneğin geçenlerde bir bostan işgal edildi. Ekolojik bir üretim yapılacak burada. Bunlar çoğaldıkça bizler üretimin, esasını ve barınma hakkının yanında olduğumuzu göreceğiz. İnsanlar hırslarını bir tarafa bırakıp kolektif çalışma içinde eridikleri anda, üretilen ürüne baktıklarında, kendi egolarına ve hırslarına göre daha çok zevk alacaklarını anlayacaklar. İnsanlar “bir işim olsun” diye çabalarken, işe sahip olduktan sonra “bir evim olsun”, sonrasında “bir arabam” olsun, ona sahip olduktan sonra “bir yazlık alayım” gibi iktisatın tanımı gibi yaşamaktan artık yoruldular. İşgal evleri, bostanlar bizlere lazım. Belediyelerin, kaymakamlıkların, valiliklerin, insanları rencide ederek hayır kurumu gibi davranmalarının yüzlerine bir tokat gibi vurulması gerekiyor. Çünkü Kaymakamlıktan çıkan bazı raporları okudum. Özellikle Kadıköy SYV’nin 2013 Raporu'nda geçen seneye göre yapılan yardımların iki kat arttığı söyleniyor. Bunu söylemek ve bunda bir başarı görmek komiktir. Bir devletin başarısızlığı buradan ortaya çıkar. Sizin vatandaşınız yardıma muhtaçsa ve sen yaptığın yardımla övünüyorsan bu başarı mıdır? Biz bunlara ihtiyaç duymadan, kendi başımızı kendimiz kaşıyarak düşünüp, bazı sorunlara çözüm bulabiliriz. Bunun da işgal mantığında, kolektif mantıkta, emek mantığında çözülebileceğine inanıyorum.