3 yaşındaki Muharrem’in tam 4 gün doktor bekleyerek ölümüyle, “paran kadardır kaderin de” gerçeğini şiddetli bir tokat gibi hissederiz
Bu sistemde o göz kamaştıran devasa bilimsel-teknolojik gelişmelerin kimin hizmetinde olduğunun, hangi amaçlarla kullanıldığının yanıtı, hayamızın, yoksulluk ve yoksunlukla çizilmiş sınırlarınca dile gelir. Tüm bu “nimetlere” ulaşma mesafemizin “paran kadar" olduğunu gözbebeklerimize oturmuş kısıtlarla ifade ederiz. Ürettiğimiz her şeyin, ulaşamayacağımız kadar uzak olduğunu; o ışıltılı vitrinleri, market raflarını, AVM heyulalarını izleyerek hissederiz. Sadece ürettiklerimiz mi? Giderek soluduğumuz havanın bile “paran kadar”a göre parsellendiğini, artık yaşamlarımızın bir parçası haline gelen dizginsiz rant ve talanla iliklerimize kadar hissederiz!..

Tüm bu keskin gerçekler, en trajik halleriyle karşımıza çıkana kadar hayatımızın, ezici bir çoğunluğumuzun kabullendiği rutinleştirdiğimiz parçaları olurlar. 40 günlük Ayaz bebenin, camları kırık bir evde zatürre olup ölmesi haberiyle, aslında yaşadığımız-alıştığımız hayatın buz kadar soğuk olduğunu iliklerimizde hissederiz. Ayaz bebenin “kaderi” ile bizimkinin arasında kısacık mesafeler olduğunu…
Sonra, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Yalınca köyünün Çeli mezrasından gelen haberle bir kez daha o keskin gerçekle karşılaşırız. 3 yaşındaki Muharrem’in yolları karla kapalı mezrasında, tam 4 gün doktor bekleyerek ölümüyle, o “paran kadardır kaderin de” gerçeğini şiddetli bir tokat gibi hissederiz, bir kez daha… Bu gerçeğin aslında hepimize bir adım mesafede olduğunu iliklerimizde duyumsarız.
O uçaklar, helikopterler, hızlı trenler, duble yollar… O ileri teknoloji ürünü tıbbi cihazlar… O dev bütçeli çılgın projeler… Kapitalizmin 21. yüzyılının tüm o şatafatlı vitrinleri, bu görüntü karşısında tuzla buz olur. O yolların, o lüks bilmem nelerin yoksul hayatlarımıza teğet bile geçmediğini anlarız.
Bu lüks ve şatafatla Muharrem’in hikayesi arasındaki devasa çelişki, içimizi ürperten bir fotoğraf karesi olarak düşer zihnimize... Kar beyazının ufku da, sınırları da belirsizleştirdiği o ürpertici sessizliği; sırtındaki çuvalda evladının dirisini değil ama ölü bedenini hastaneye taşıyan bir babanın görüntüsüyle birleşir. Beyaz örtünün uçsuz bucaksız belirsizliği içine düşen bu görüntünün ardındaki hikayenin aslında bizim hikayemiz olduğunu farkederiz. Tıpatıp aynı olmasa da kaçımızın parasızlıktan hastaneye adım atamadığımızı, parasızlıktan buz gibi evlerde yaşadığımızı hatırlarız...
Muharrem’in yollar kapalı olduğu için 4 gün doktor bekledikten sonra ölmesiyle, Şemdinli’de çığ altında kalan dört Kürdün hikayesi birbirine eklenir. Sonra Roboski’nin görüntüleri üşüşür beynimize... Hani o yoksulluklarına katık edecek üç kuruş kazanmak için kaçakçılık yapan yoksul Kürt köylülerinin, yüksek teknikli askeri araçlarla katledilmesi için anında seferber olan devlet ve sistem gerçeği üşüşür.
Bu sistem ve devletinin o cevaletinin, o teknolojik heyula misali üstümüze üşüşen gölgesinin, çığ altında kalan Kürtler söz konusu olduğunda ortadan kayboluverdiğini görürüz. Madenlerde göçük altında kalan işçilerin yanında olmadığı gibi... On binlerce ölümün yaşandığı depremlerde olmadığı gibi...
Muharrem'in ölü bedenini sırtında taşıdığı bir çuvalla hastaneye taşıyan babanın fotoğrafı sadece çoğul hikayelerimizi dillendirmekle kalıyorsa, o kar belirsizliğinin ortasına bir yol açma isteği, direnci yaratmıyorsa; Muharrem’lerin milyonlara dönüşmesi kaçınılmaz!..
Evlerindeki para kasalarında, ayakkabı kutularında milyarlarla ifade edilen paralar saklayanlara, iliklerimize kadar sömürülüp köle gibi bir yaşama mahkum edildiğimiz sisteme dönük bir öfkeye dönüşmüyorsa Muharrem’lerin çoğalması kaçınılmazdır!