8 Mart, kadınların binlerce yıllık emek ve özgürlük mücadelesinin sembolüdür...
M. Utku Şentürk
Bu yazıyı kaleme aldığım sırada eski“sevgilisi” tarafından katledilen İstanbul Üniversitesi öğrencisi Özge Gündoğan’ın anısına…
Her 8 Mart'ta olduğu gibi bu sene de cicili sözlerle, tebrik ve hediye bombardımanına tutulacak kadınlarımız. Parfümcüsünden ayakkabıcısına, alış veriş sitelerinden pırlantacısına bütün şirketler durumdan vazife çıkartarak tıpkı anneler günü, sevgililer günü gibi 8 Mart’ı da tüketim tanrısının hizmetine sokmak için ellerinden geleni artlarına bırakmayacaklar. Bütün şirketlerin “Marketing Managment”ları, “Public Relation Supervisor”ları “ürünlerimizi 8 Mart’ı bahane ederek daha ne kadar çok satabiliriz” diyerek bilmem nerelerini yırtacaklar. Gazetelere, televizyonlara çarşaf çarşaf reklam verecekler. Basın bülteni bombardımanına tutacaklar.
Her ne kadar anlamı yozlaştırılıp bir tüketim bahanesi haline getirilmeye çalışılsa da, asıl unutturulmak istenen 1857'de ABD'li dokuma işçisi kadınların direnişleri ve sonunda 130'a yakınının öldürülmesinin anısınıdır 8 Mart. 1910 yılında toplanan 2. Uluslararası Kadın Kongresi'nde Clara Zetkin'in önerisiyle "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kabul edilmiştir. 100 yıldır özgürlük mücadelesi veren tüm kadınların günüdür.
100 yıl dediğime bakmayın, aslında bu mücadele binyıllara sığmıyor. Ortaklaşa mülke dayalı, sınıfsız ve sömürüsüz komünal toplumun çözülmesiyle eş zamanlıdır kadının mücadelesi. O zamanlar, doğal işbölümü ile kadına düşen bitki toplama, barınma gibi işler toplumun geçiminde daha garanti idi.
Erkeklerin avlanma işleri rastlantıya bağlı olduğundan geçinmeyi garanti altına alamıyordu. Bu durumda ekonomik ve sosyal yaşamda kadının ön planda olduğu anaerkil bir toplum yapısı hakimdi. Üretim olanakları gelişip, ilk toplumsal işbölümü ile çiftçi kabileler ve çoban kabileler ayrılınca, erkeğin ekonomik yaşamdaki gücü daha etkin oldu. Binyıllar boyunca sürecek ikinci sınıf yolculuğuna böyle çıktı kadın. Bakmayın siz, yolculuk dediğime. Sonuçta bir anlamda yolculuk güzel bir şey. Kadın ise tarihsel yolculuğuna, kölelik düzeninde hem efendisinin hem kocasının, feodal düzende hem ağanın hem kocanın, özel mülkiyetçi sistemlerin en gelişmişi olan kapitalizmde ise hem fabrikanın, işverenin hem kocasının kölesi olarak devam etmiştir. Devam etmiştir ama durmak da istemiştir çoğu zaman. Ezilmekten bıkmış, yükünü taşıyamaz olmuştur.
O zaman tabular sindirmiştir, toplum ve ahlak öğretileri... Erkeğinin ferahlığına adamıştır din onu, sabır ve itaat salık vermiştir. Gözle görülüp elle tutulan, cana dokunan bu acıların yaşandığı yerin faniliğini, itaatin ödülünün fani olmayan zamanlarda verileceğini de. Medyanın ve büyük başlarımızın "Kadınlarımız melektir", "çiçektir" martavallarına aldırış etmeyin. Kanatları neden kırık o zaman? Melek gibi cennette olmaları gerekirken, fani dünyanın kadınlara sunduğu cehennem neden o zaman?
"Cennet anaların ayakları altındadır" derler bir de ağızlarında sakız olmuştur bu içi boş söz de büyük başların ve egemenliklerini ebed müddet sürdürmek isteyen erkeklerin. Ben baktım! Anamın ayağı altında, muhtemelen kocasının ardına düşüp, Anadolu'nun o ilinden şu iline aştığı yolların izleri vardı sadece.
Oysa omuzlarında tonlarca yük. Bakmayın siz, anam dediğime. Bir benimki, bir şehrimdeki, ya da bir tek ülkemdeki kadınlar değil ki. 1789 Fransız Devrimi'nde "ekmek" diyerek şehir meclisinin kapısını zorlayanlardır onlar. 1871'de Paris'te barikatlardadırlar. 1917'de Petrograd'talar. Amerikan emperyalizmine karşı Vietnam'dalar. Pinochet'e karşı Şili'de, Franko'ya karşı İspanya'da. Arjantin Mayo Meydanı'nda, ırkçılığa karşı Güney Afrika'dalar. Küba'dalar, Filistin'deler ve Türkiye'nin "güneydoğusunda" ismi yasaklı “iç ülkede”...
Her 8 Mart'ta olduğu gibi, bu sene de hani asırlardır emeği, bedeni ve duyguları alabildiğine sömürülmemiş gibi, hani gerçekten inanmış gibi, ellerinize tutuşturulacak parlak hediye kutularına bir daha dikkatlice bakın. 8 Mart'ta övgüler ve hediyelerle şımartılırken, bir dakika geçip te gün devrilince, gerçek yaşamdaki çelişkiye bir daha bakın. Bakın siz, evlerinize kapatıp "üç çocuk" diyenlere, kadının kendi kararını hiçe sayıp “kürtaj günahtır! Yasaklıyorum!” diyenlere…
Bakın, kışı bir torba kömürle geçirip, çocuklarını kâğıtla, çöple sıcak tutmaya çalışan kadınlara. Bakın, gündüz işinde akşam evinde, köyde tarlada, kentte fabrikada sömürülen ve şairin dediği gibi "soframızdaki yeri, öküzümüzden sonra gelen" kadınlara. Bakın 4+4+4 deyip okutulmayanlara, namus deyip töre deyip kıyılanlara. Sevdası dahi suç sayılanlara, 26 erkeğin tecavüzüne uğrayıp da koca koca hakimlerin "isteseydi karşı çıkabilirdi" dediği kızlarımıza, Van’da çürük çerik binaların altında can veren Kürt kadınlarına, dekolte giydiği için tecavüz edilmeyi hak ettikleri söylenen kadınlarımıza, 8 Mart’tan bir gün önce eski “sevgilisi” tarafından öldürülen Özge Gündoğan’ın gözlerine... BAKIP DA UTANIYORSANIZ; DİŞLERİNİZİ, YUMRUKLARINIZI SIKIYORSANIZ HALA UMUT VAR DEMEKTİR O ZAMAN!