Hayatımızın 269 günü

Acıdan kendini hiçbir yere sığdıramayanların gözleri... Sayfı ananın, Emel ananın, Fatma ananın...

GÜNCEL
Pazar, 16 Mart 2014 (12 yıl 7 ay önce)

Deniz Başak



 



Hayatımızın 269 günü nasıl geçti? Üç mevsimde neler oldu hatırlıyor muyuz?



 



Adlarını ve anılarını bilincimize ve yüreğimize kazıdığımız evlatlarımız, kardeşlerimiz, yoldaşlarımız Gezi İsyanı'nın en militan günlerinde koparılıp alındılar kollarımızdan. Dövüşmekten yas tutamadık, öfkeden sıkılı dişlerimiz, sıkılı yumruklarımızla ayakta kalmaya çalıştık.



 



Ağlayamadık zamansızlıktan.



 



Birbirinin üstüne yığılan acılarımız öyle dağ olmuştu, öfkemiz öyle büyük ve keskin bir hal almıştı ki, daha da berraklaştı hafızamız, unuttuğumuzu sandıklarımızı da hatırladık!..



 



Ayaklandı içimizde kırıp dökülen ne varsa; bastırılan, hor görülen, hayasızca sömürülen hayatlarımızdaki kayda değer her şey isyana durdu.



 



Üstümüze basa basa, emeğimizi sudan ucuza getirerek semirenler, geleceğimizi de evlatlarımızı da alçakça katlediyorlar nicedir. Kuşatılmışız sıradan küçük dünyalarımızda; açmayalım kapılarımızı dışarıya, çıkmayalım sokaklara, sormayalım hesapları istiyorlar...



 



Bardak taştı ama; ilk Gezi'de taştı, şimdi herbir damla bir okyanus etkisi yaratıyor...



 



En son Berkin'i uğurladık yıldızlara...



 



Kocaman kara gözleri, muzip gülümsemesi, cebinde bilyeleriyle 15'lik Elvan fidanı verdik toprağa. 269 gün boyunca çırpınıp durmuştu hayata tutunmak için... Onbinlerce insan alkışladı bu direnci, onbinlerce insan unutmayacağımızı, unutturamayacaklarını haykırdı.



 



Issızlığın ortasında kalakalmış gözlerindeki o hüzünlü kararlılıkla babası, kadınların duygularına gem vuramayacak noktaya geldiklerinde önüne geçilmez o isyankar çığlık anasında... Evlatlarını böyle alçakça kaybeden bütün anaların çizgilerini özdeşleştiren, isyanın en insani hali...



 



Acıdan kendini hiçbir yere sığdıramayanların gözleri... Sayfı ananın, Emel ananın, Fatma ananın... yüzlerine baktıkça sözlerin kifayetsiz, temennilerin yararsız olduğunu anlıyorsunuz.



 



Yakanıza yapışıp bırakmayan ağlama isteğiyle baş edemeyişiniz, yapılmaya çalışılan her şeyin -yine de- ne kadar yetersiz olduğunu bilincimize kazıyan yakarışları onların... “Ben oğlumu yitirdim, ama binlercesine kavuştum...” acılı kıvancını diri tutan o muazzam sahiplenişimiz, geleceğimizi kavrama irademiz...



 



Berkin gibi liselilerin sokakları yangın yerine çevirmesi, Roboskili anaların ateşi harlandıran meşaleleri...



 



“Anaların öfkesi katilleri boğacak!”



 



Bu slogan, bu hedef, bu özlem hepimizin.



 



Gülsüm ana Berkin'ini anlatırken öfkeyle, acıyla ve kinle haykırıyor hepimiz adına: Bundan sonra kimse ne bizi ne onları tutabilir: “Bundan sonra benim bir kellem kaldı. Kellemin gideceğini bilsem de o katili ortaya çıkaracağım. Ben oğlumun katilini bulacağım. Gerekirse, sokak sokak arayacağım. Beni kimse tutamaz, hiç kimse...”



 



Bunca hırsızlığın, bunca yolsuzluğun, bunca çürümüşlüğün ortasında kafasız bir alçaklık sürdürmeye çalışıyor hükmünü hala. Astığım astık, kestiğim kestik bir sistemin, neoliberal giysili faşist cellatları onlar.



 



Sonu belli kaderlerinden korkuyorlar.



 



10 yıldır ellerini sırtlarından eksik etmeyen destekçilerinin birer birer sahneden çekildiğini gören farelerin telaşı onlarınki. İşbirlikçi 'din kardeşlerinin' kazığından duydukları hayal kırıklığı...



 



Semirdikleri yıllar içindeki pisliklerinin ortaya saçılması, hempaları ve yaren takımıyla birlikte uçurumun başında olduklarının farkında oldukları için korkuyorlar.



 



Sorgusuz sualsiz içeri atmayı, yıllarca yatırmayı, Kanun Hükmünde Kararnamelerle “ihtiyaca” göre çıkarılan yasalara alışmışlar.



 



Tayyip'in şimdi İçişleri Bakanlığı'na getirdiği eski müsteşarı Efkan Ala, “Alın o gazeteciyi içeri, izin vermiyorsa savcıyı da atın içeri” diye gürlüyor. Site kapatmak için 'yargı kararı' diyen BTK Başkanı'na, “Gerekirse yasa yapar, yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız” diye teminat veriyor. Ayaklarının altındaki toprak kayıyor, farkındalar...



 



Her gepegenç ölümü, her acılı anneyi hiçleştiren demeçlerin ardı arkası kesilmiyor.



 



Her sabaha yeni bir dolandırıcılık tapesiyle, burjuva yasalarının bile hovardaca kullanıldığı halde yetmediği durumlar için el çabukluğuyla kitabına uydurulduğu anlaşılan ifşaatlara uyanıyoruz.



 



Kanla, acıyla, yoksunluk ve çaresizlikle yazılmış hafızalarımıza hala hakaret etmeye çalışan o küstah sistem bekçisi konuşuyor:



 



“Her zaman yaşatma siyasetini savunduk. Biz her zaman yaşatmanın siyasetini savunduk. Faili meçhullere biz son verdik. İşkenceye sıfır tolerans dedik. İnsana insan gibi muamele edilmesini 81 vilayete hakim kıldık.”



 



Ne adlarını unuttuk, ne işkencede, dağda, cezaevlerinde, faili meçhullerde, sokak ortalarında Ethem gibi göstere göstere katlettiklerinizi... Berfo ananın son nefesine kadar ayakta kalarak hesap sorma cesaretinin kaynağı nereden geliyor dersiniz?



 



Berfo ana gibi binlercesinin...