Greif'te öncüleşen kadınlar

Bu düzenin değişmesini özellikle isteyen biz kadınlardık. Çünkü maddi manevi yönden çok zorluk çektik

KADIN
Çarşamba, 19 Mart 2014 (12 yıl 1 ay önce)

Greif direnişinde öncüleşen kadınlarla konuştuk:



 



Alınteri: Bir kadın işçi olarak direnişe katılmaya nasıl karar verdiniz?



Nezaket Kuru: Bu sendika olayını biz bilmezdik. Ben bilmiyordum. Nedir, ne haklarımız var, neyin peşindedir... hiç bilmiyordum. Bir gün arkadaşlarımız “bir sendika olayı var” dediler. “Hakkımızı aramak, güvencemizi sağlamak içindir” dediler. Fakat biz korktuk. Çünkü hepimizin kredileri var, araba, ev borçları var, kirada olanlar var; acaba ne olacaktı, nasıl olacaktı bilmiyorduk. Aldığımız zaten 8 yüz milyon alıyoruz, 10 saat çalışıyoruz. Tabii çok korkularımız vardı açıkçası korkum vardı, cesaret edemedim.



 



Eşim de, oğlum da benim gibi burada çalışıyor. Oğlum ilk günden bu yana burada. Oğlum, “Anne gel üye yapayım sizi” dedi, yine de cesaret edemedim. 'Borcum var, işimden olurum, evimden olurum...” diye. Ondan sonra, “Orayı teröristler basmış, bilmem ne olmuş, gitme” dediler. “İşinizden olacaksınız, hiçbir hakkınız olmayacak, tazminatınız yanacak” dediler. Patron tarafından olsun, arkadaşlarımız tarafından olsun bayağı bir tepki geldi. Ben zaten Ocak ayının maaşını almadım daha. Bizi maaşlarla vuruyorlar. “Geri dönün, teröristlere kanmayın” diyorlardı. Tüm söylemlere rağmen geldik gördük, hiç tanımadığımız insanları tanıdık, dostluk kazandık. Yani muazzam bir yer burası. İyi ki de katılmışım. Hiç pişman değilim.



 



Müzeyyen Balcı: Direnişe ilk günden beri katılıyorum. Çalıştığımız ortamlarda büyük haksızlıklar vardı. Haklarımızı alamadığımızı görünce, erkek arkadaşlarımızla birlik olup, haklarımızı nasıl alabiliriz diye düşündük. En sonunda sendika kurmayı kararlaştırdık. Bir arkadaşımızın işten çıkarılması vesile oldu. Arıca defalarca patrona gidildi, ücretlerimizin artırılması istendi. Türkiye’nin koşulları belli, aldığımız ücretler yeterli değil. Defalarca söylendiği halde bize hiç olumlu cevap verilmedi. Biz de karar verdik ve sendikaya üye olmaya başladık.



 



Benim çevremden 'sendikaya üye olmayın' diye tepki gelmedi. Ben asıl eşimden etkilendim. Onlar daha önce çalıştığı işyerinde sendika kurmuşlar, çalışmalara katılmasından dolayı bana büyük destek verdi. Çünkü eşim ve arkadaşları sendikadan dolayı birçok haklarını almışlar. Bundan dolayı bana söylediklerinde ben,”Sendikanın ne olduğunu biliyorum” dedim. “Siz varsanız arkanızdayız, ne olursa olsun size destek vermeye devam ederiz” ve bu şekilde hiç tereddüt duymadım. Şimdi de hiçbir endişem yok. Haklarımızı alacağız. Ne derler “Zalimin zulmü varsa mazlumun da ahı vardır.” Bir şekliyle haklarımızı alacağımıza inanıyoruz, arkadaşlarıma destek vermeye devam edeceğim.



 



Neden? Biz burada emeğimizin karşılığını istiyoruz. Çok çok lüks bir şeyler talep etmiyoruz ki. Dört ikramiye zaten genelde her firmada var. Bunu vermiyorlar, çünkü patronlar bunu ceplerine indiriyorlar. Ve insanların çoğu mecbur kaldığı için, çoğu bilinçsiz olduğu için, 'başka yerde iş bulamam korkusu olduğu için' boyun eğiyorlar. Ama bu böyle değil, istediğim zaman her fabrikada da çalışabilirim. Sonuçta benim hakkımı versin. Bizlere Avrupa’daki firmalarla kıyaslıyorlar. O zaman ücretlerimizi de onlarla kıyaslayın. Bize Afrika ülkelerini örnek vermesinler. Ben Avrupa’daki insanların bu şekilde yaşamadığını da biliyorum. Arkadaşlarımın yanında olmaya karar verdim. Eşim de destekliyor, çocuklarım da destekliyor. Ailemin hepsi biliyor. “Direnişçi Kayınvalide” diye çağırıyorlar. Bundan da gurur duyuyorum. Özellikle de gelinim öyle çağırıyor. O yüzden onurlu mücadelemizin sonuna kadar gitmesine kararlıyız. Arkadaşlarımızla birlikte bir bütünüz. Hiçbir şekilde de bu birlikteliği kıramayacaklar. Ben buna da gönülden inanıyorum, arkadaşlarıma da buraya katıldıkları için teşekkür ediyorum.



 



Hanife Akıncı: Başından beri sınıf bilincinin farkında değildik. Arkadaşlarımız bize anlattıklarında çok güzeldi. Bizim haklarımızı savunduklarından biz de direnişe sahip çıkmak zorundayız. Çünkü bizim haklarımız için veriliyor bu mücadele.



 



Ben mesela ilk sendika denildiği zaman gidip babama danıştığımda “Kızım arkandayım. Biz 6 ay direniş yaptık ve kazandık, siz de direnin” dedi. Biz haklarımızı istiyoruz bunlar lüks değil, sonuna kadar haklarımız için mücadele edeceğiz.



 



Bu direnişte özgüvenim daha da gelişti. Çocuklarıma bir şey anlatırken -biz bir hafta gece gündüz burada kaldık- çocuklar diyor ki “anne biz seni görmüyoruz, eve gelmiyorsun.” Biz zaten çalışırken 12 saat çalışıyorum, hiçbir sosyal hakkım yok, çocuklarıma zaman ayıramıyordum. Yeri geliyordu biz kadınlar Pazar günü bile buraya geliyorduk. Evi otel olarak kullanıyorduk. “Eee...” dedim “otele gelmiyorum. Şimdi hakkımı arıyorum”. O şekilde başladım. Şimdi de sonuna kadarda devam edeceğim. Aynen bu şekilde.



 





 



Sevim Öztürk: 3 yıldır taşeron bünyesinde burada çalışıyorum. Bizimki bambaşka bir şeydi. Kadrolu değildik. Hiçbir güvencemiz yoktu. Her zaman arkadaşlarımızla bir araya gelip konuşurduk. 'Böyle bir şey olsa ne olur' diye. Bir gün bir duyum almıştık. 'Taşeronları da kadrolu yapacaklar' diye... Biz güldük şahsen. 'Öyle bir şey olamaz' dedik , “imkansız” dedik. Fakat kadrolu arkadaşlarımızın bize destek çıkması sayesinde şu an buradayız. En başta da onlara teşekkür ediyorum; patronların bizleri kölece çalıştırmalarına karşın bizlere destek verdikleri için...



 



Bu düzenin değişmesini özellikle isteyen biz kadınlardık. Çünkü maddi manevi yönden çok zorluklar çektik. Bir sorunumuz olduğunda şikayet ettiğimizde idare patronu haklı çıkarııyordu. Hiçbir güvencemiz yoktu. Bizi koruyan hiçbir hakkımız yoktu. “Bu artık son olsun” dedik. “Bu işleyiş değişsin” dedik. Arkadaşlarımızda bize öncülük ettiler. Bu yolu araladılar. Biz de sonuna kadar onlarla birlikte bu mücadeleye vereceğiz. Hep birlikte bu fabrikadan inanıyorum ki kazanarak çıkacağız.



 



Hamide Eskitürkoğlu: Ben sendikanın ne olduğunu bilmiyordum. Bir gün arkadaşlarımızla aramızda konuştuk. “Katılalım, iyi bir şey...” dediler. Biz de patronlarımıza söylemeden birkaç arkadaşla gidip numaralarımızı alıp Pazar günü de katıldık. Bu direniş sürecinde de neyin daha iyi olduğunu anladım. Fasonculardan bizi kurtardıklarını anladım. Hiçbir hakkımızın olmadığını başta anlayamamıştım. Fakat şimdi daha farklı olacağını düşünüyorum. 800 maaş alıp, 70 saat mesai yapıyorduk yine de çalıştığımızın karşılığını alamıyorduk. O yüzden katıldığıma hiç pişman değilim. Mutluyum, kendime güvenim daha da arttı. Etrafıma bakıyorum, arkadaşlarım hep çok iyi. “Terörist var” dediler. Geldim gördüm gözlerimle, terörist de yok, bir şey de yok. Buradakilerin hepsi hakkının peşinde. Biz bu haklarımızı istiyoruz. Sonuna kadar buradayız, alacağız. Başka çaremiz yok.



 



Alınteri: Direniş sürecinde duygu olarak neler yaşadınız?



Kader Cıvak: Patronların çok oyunlarına tanıklık ettik. Sendika sayesinde burada bir direniş başladı ve bu direnişte önceden tanımadığımız bir çok arkadaş tanıdık. Onlarla hakkımızı almak için büyük bir mücadele veriyoruz. Kendi özgüvenimizi kazandık. Cesaretimizi topladık, birlik beraberlik içinde dayanışmayı öğrendim. Herkes burada kardeşçe dayanışma içerisinde. Yani ortamımız güzel.



 



Emel Özyön: 7 yıldır bu fabrikada taşeron bünyesinde çalışıyorum. Bu, senelerdir içten içe verdiğimiz bir mücadeleydi. Bir örgütlülük yoktu. Yani bir sendikaya üye olma, taban örgütlülüğümüz yoktu. Başından beri konuştuğumuz taşerondan ayrılma sebebi, işçilerin örgütlenmemesiydi. Bir yerde on beş kişi, bir yerde otuz kişi çalışıyor. Zaten bunlar o kadar bir birlerine zıtlar ki, zaten patronların amacı da işçileri böyle bölerek rakipleştirmek. Biri bir yerde 1 milyar alıyor, biri bir yerde 900 alıyor. Onlar birbirleriyle ister istemez rakipleşiyor ve arkadaşlık bile yapamıyorlardı. Bunu zaten çok iyi başarıyorlardı.



 



Ben 7 sene çalıştığım yerde patronla senelerce mücadele verdim. Çalıştığım bölümde otuz kişinin içinde bir tek ben savaş verdim. Bundan dolayı da bu sendikalaşma, bu örgütleşme bana imkansız gibi geliyordu burada. Çünkü taşeron sayısı çok fazlaydı. Kadrolular da var ama böyle bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çünkü taşeronluk var bir de akrabalık var. Zaten şu an akraba olanlar aramızda değiller. Direnişe katılmadılar. Karşı cephedeler. Aslında onlar da senelerdir aynı sorunu paylaştığımız insanlar. Ama bunlar hala neye kölelik etmeye çalışıyorlar, hangi mantıkla hareket ediyorlar... onu çözemedim.



 



Sendikalaştıktan sonra taşeron firmada çalışan işçilere yayıldı. İyi ki de öyle oldu. Eğer bu başta taşeronlara yansıtılsaydı bu başarıyı sağlayamazdık. Çünkü bir gün sürdü ya, taşeron patronlar duyunca gözdağı vermeye başladılar. Tehdit ettiler. Zaten 1-2 gün sonrada burada direniş başladı. Gözdağı verdiler, adam “seni işten çıkarırım” diyor. Çıkarsın. Yani ben bu şartlar altında, herkesin dediği gibi, her yerde çalışırım. Asgari ücretle her yer de iş bulup kölece çalışırım. Her yerde sömürüye uğrarım. İşten çıkarırsan çıkar ya!.. Artık bir yerde dur demek gerekiyordu.



 



Burası patlama noktasına geldi. Çünkü insan içten o savaşı veriyordu fakat dışarıya yansıtamıyordu. Çünkü herkesin geçim sıkıntısı var, çocuğu var, evi var, kirası var, taksitleri var... bunu dışarı yansıtsa işten atılacak. Ama burada muhteşem bir örgütlülük var yani ilk başta daha az kişiydik, daha sonra gelip herkes katılmaya başladı, çünkü buradaki gücün, kuvvetin farkına vardılar. “Artık ben de bir şeylere dur demek istiyorum” diyenler geldiler buraya.



 



Bu süreçte birçok şey öğrendik, arkadaşlığı öğrendik, örgütlenmeyi öğrendik, birbirimize güveni öğrendik, birbirimize sahip çıkmayı öğrendik, birçok şeyimizi paylaşıyoruz. Zamanında aynı yerde oturup belki selam vermediğimiz insanlarla şu anda saatlerce muhabbet ediyoruz, aynı masada oturup yemek yiyoruz, tanımadığımız, yüzünü görmediğimiz insanlarla muhabbet içindeyiz.



 



Direniş birçok arkadaşa da bir çok şey öğretti. Herkes “orada terörist var” dedi. Senelerdir bu tür örgütlere, bu tür gruplara hep bu gözle bakıldı. Ama içinde olduğumuz için bunu öğrendik, bunun farkına vardık, bunların asıl amaçlarının işçilerin, emekçilerin, senelerdir yapılan direnişlerin sebebini öğrendik ki “bu insanlar haklıymış” diyebildik. Bu açıdan da çok güzel oldu, insanların bir nevi bakış açısı değişti topluma karşı, işçiler haklarının farkına vardı.



 



Kimse bilmiyordu; Bir işçi işi bırakıp gitse bile bir hakka sahip olduğunu bilemiyordu. Burada onun da farkına vardık. Ve burada bize gelen destekler, yardımlar o kadar muhteşem ki, yani şu da bir şey bu da insana özgüven veriyor. İnsanın ne kadar doğru bir yolda olduğunu anlıyor. Demek ki sen doğru bir şey yapıyorsun, yanlış bir şey yapsan bu kadar insan sana ne diye destek versin, ta yurtdışından geliyorsunuz buraya, birçok insan geliyor buraya ta nerelerden... demek ki biz doğru yoldayız, demek ki biz haklıyız ve haklı olduğumuz sürece her şekilde kazanacağız.



 



Bu ne kadar sürer bilmiyorum ama biz hiçbir zaman pes etmeyi düşünmüyoruz. Bu mücadele gerçekten bir onur, bir namus mücadelesi, bir emek mücadelesi... Bir insanın emeğine sahip çıkması lazım, bu hiçbir şekilde gözardı edilemez. “Ben çekip gidiyorum” diye gitmek olmaz artı, bundan sonra; bunun geri dönüşü yok, bu yola adım attıysan her şekilde bunu ilerletmek gerekiyor. Zorla değil insanın içinden gelen bir şey ki, bu bizim emeğimiz, bizim alınterimiz, bizim haklarımız...



 



Alınteri: Bir kadın olarak çalışma koşullarınızla birlikte yaşadığınız zorluklar nelerdir?



Emel: Ben bekar bir insanım, evli olanları anlayamıyordum. Evli bir insan kendine vakit ayıramıyor ki ben bekar olduğum halde ayıramıyorum... Evde hasta bir annem var, bir Pazarım var o Pazarı da evde geçiriyorum, bir arkadaş çevrem yok, varsa da bir-iki arkadaşım var ama kendime hiç zaman ayıramıyorum, vaktim yok, hiçbir sosyal faaliyetim yok... Ben bekar bir insan olarak bunu yapamıyorsam evli bir kadın bunu hiç yapamıyordur. Çünkü eve gidiyorsun, evişi, çocuk, eşleriyle uğraşmak... Burada buna karşı durmaya çalışsan adam şey diyor: “Otur evinde çocuğuna bak!” Oysa çalışmam da gerekiyor; senin, eşime ya da babama verdiğin o asgari ücret yetmiyor.



 



Hiçbir şekilde sosyal faaliyetimiz yok, direnişle aslında bunu da dile getirmek istiyoruz. Yani kadınların zorunlu mesailerine, kadınlara yapılan ağır iş baskılarına son vermeyi düşünüyoruz. Bunun için de bir adım atacağız zaten burada bir kadın komisyonu olarak bunun için de maddelerimizi koyacağız. Ayrımcılık olmasın ama bir gün tatil kadınlara yetmiyor, kadınların Cumartesi çalışmasını kaldırabiliriz. Böyle bir talepte bulunmayı düşünüyoruz. Ya da akşamları zorunlu mesaiye kalmak zorundasın; yani ya kalacaksın ya da adam kapıyı gösteriyor. Ve bir şekilde arabaya binip gideceksin, senin can güvenliğin de tehlikede çünkü servis vermiyor sen de kalmak zorundasın.



 



Hanife Akıncı: Bizi 8 saat üzerinden işe alıyorlar, ama sonra da “8 saat üzerinden aldım ama mesai yapacaksın...” diyor. Mesai yaptığım zaman -haftanın 5 günü mesai yaptığımı düşün- 12 saat çalışmış oluyorum. 12 saat ama evden çıktığın saati de hesapladığında 14 saati buluyor. 2 saat çocuklarımla zaman geçiremiyorum. Hafta sonu, Cumartesi mesela zorunlu olarak saat 3'e kadar, 3'e kadar çalıştığın zaman bir günün kalıyor. Çocuklarına zaman ayıramıyorsun. Benim çocuklar diyor ki “Anne otele gelir gibi geliyorsun, gidiyorsun; hiç bir şey paylaşamıyoruz”... Çocuklarım da uzaklaşıyor bu sefer, eşinle de aran açılıyor, evdeki işine mi koşacaksın buradaki işine mi koşacaksın?..



 





 



Burada bir şey söylediğin zaman adam “atarım” diyor. Mesaiye kalmadığın zaman “atarım” diyor, “paramla çalıştırıyorum” diyor. Mecburen kalıyorsun; beden yoruluyor, kafan yoruluyor... bıkıyorsun yani. Çıkmak da istemiyorsun, dediğim gibi çocuklar var, onlara sağlamak istediğin bir yaşam standardı var. Okuyorlar, servisleri var, kredim ver, taksitlerim var, kadın olarak bunların üstesinden gelmek erkeklere göre daha zor. Ama biz bunu dışarı yansıtmıyoruz.



 



Sendikalaşmamızın en büyük sebebi bize getireceği rahatlık değil de haklarımızı almak. “8 saat çalışıp 12 saat gibi para alabileceksem, köle gibi çalıştırılmayacaksam” dedim, “tamam ben sendikaya üye olacağım”. Duygularımız nasıl biliyor musun, arkadaşları burada görmek... ilk bir hafta hiç kimse yoktu, evden telefon ediyorlar soruyorlar “kaç bayansınız” diye. Yalan konuştum “bir sürü bayanız dedik” ama bir sürü bayan değildik, iki-üç bayandık. Sonra arkadaşlar geldi, sonra daha çoğaldı, bunu görmek beni o kadar memmun ediyor ki... Şimdi arkadaşların arasına girdiğiniz zaman bile “abla hoş geldiniz” dedikleri zaman onlar bizi sahipleniyor, biz de onları...



 



Eve gidiyorsun iş yapamıyorsun ki aklın burada, o insanlar ne yedi -bir bölüm kırk beş kişi mesela- o kırk beş kişiyi de düşünüyorsun, şu şöyleydi, bu böyleydi... Aynı şekilde para toplanıyor aramızda. Sıkıntısı olan insanları yakınlaştırdı burası, birlik olmayı, sendika değil de nasıl diyeyim kardeşlik bulduk biz burada.



 



Müzeyyen Balcı: Hiçbir sosyal hayatımız yok; akrabalarımızın düğünü olur, nişanı olur, sünneti olur gidemeyiz. Eşime derim ki, “sen git” neden “çalışıyoruz”... O da bana “gitme” diyor, gitme ama bu sefer aldığımız ücretler o kadar az ki en az ele avuca gelir bir şeyler olsun diye Pazarları gelmek zorunda hissediyorum kendimi. Artı gelmediğin zaman da tepki oluşuyor, “neden gelmiyorsunuz, siz buraya imza attınız” diyerek... “Gerektiğinde Pazar da, resmi bayramda da, dini bayramda da gelmek zorundasınız” diyorlar. Biz de o yüzden gelmek zorunda hissediyoruz.



 



Ben buraya girdim gireli eşimle iki defa yemeğe gitmedim. Daha önceden çok yapardık, eve geliyorsun 7'de, yemekten, bulaşıktan, işten gezmek değil yerinden kalkamıyorsun. Sistem gerçekten kadını sürekli ezici, ücretler az... Biz lüks olan bir şey istemiyoruz, verilen haklar bize de verilsin ki “çalışıyorum ama haklarımı alıyorum” diyebilelim; biz bunu yaşamıyoruz.



 



Evde arkadaşımın dediği gibi eşinle de tartışıyorsun, 'gitme' diyor, ailen senin için daha önemli değil mi ama işim de önemli. Eşim bana, “sanatçılar gibi önce işim diyorsun, eşim demiyorsun” diyor. Gerçekten biz bunu tartıştık, evet önce işim. Çalışacaksam bu şekilde, çalışmayacaksam evde oturacaksın, o zamanda hayatın şartları yeterli olmuyor. Bir erkek hangi birine yetsin, özel ihtiyaçlar, çocukların ihtiyaçları, tamam bir şekilde yarı aç, yarı tok yaşarsın, eşin size bakar ama çocukların istekleri de büyüyor kendileri büyüdükçe.



 



Haklarımız gaspediliyor, başka fabrikalarda arkadaşların haklarını aldığını duyunca, biz psikolojik olarak çöküyoruz. Soruyoruz, “Dört ikramiye, üç ikramiyemiz var. Şunu şunu alıyoruz” diyorlar. Bize bakıyorum, ilk fabrikaya girdiğimizde “burası Amerikan firması, Alman firması hakları dört dörtlüktür” diyerek girmiştim. Ama bakıyorsun ki aldığın ücret asgari ücret, devlet olarak da bu sistemi destekliyor, artık devletten umudumuzu kestik. Başbakanımızdan da kestik. Ne yaptık, işçiler birlik olduk gücümüzü oluşturduk. Birlikte olursak; burada Türkü de, Kürdü de, Alevisi de var hepimiz birlik olduk, önemli olan bu, insanca düşünmek. Emeğinin karşılığını almakla birlikte önemli olan bu. Biz onlarla birlikte olacağız nereye giderlerse gitsinler... Ben köle olduktan sonra -arkadaşımın dediği gibi- bir sürü fabrika var. Biri olmazsa biri olur. Hiç olmazsa günlüğe gideriz elli milyon sizin verdiğiniz paradan çok çok iyi... Gerilmeye başladım, psikolojim bozuluyor artık gerçekten, ama hiç pes edeceğimizi de düşünmesinler. Sonuna kadar Greif direnişini sürdüreceğiz. Gerekiyorsa Amerika’ya, Almanya’ya kadar da yazacağız. Büyük patronlar duysunlar ki o kalplerinin bir köşesinde merhamet duyguları belki kalmıştır diye düşünüyoruz ama hiç sanmıyorum.



 





 



Sevim: Evli kadın arkadaşlarımıza rağmen bizim o kadar zorluklarımız yok. Sosyal hayat denince biz de kısıtlanıyoruz tabii ki. Mesela sabah 8'de işbaşı yapıyoruz ve akşam 9'da evde oluyoruz. Çoğunlukla da mesaiye kalmak zorundayız ve evde geç oluyoruz. Mesela mahallemizde bir kadın doğum yapmış ve çocuk bir yaşına girmiş ben yeni öğrendim. Hiçbir sosyal faaliyetim kalmadı. Arkadaşlarıma hiç zaman ayarlayamıyorum. Hep söylüyorlar, “Bu kadar çalışıyorsunuz, çalışıyorsunuz da elinize ne geçiyor” diye... Elime geçen parayı söyledikten sonrada “siz boşuna çalışıyorsunuz” diyorlar. Haklılar söylediklerinde, fakat ben de buradan çıkıp başka işe girsem orası da aynı olacaktı. Yani düzen aynı düzen, değişen bir şey olmayacaktı. Kuralsızlık, haksızlık her yerde işliyor. Ama ben istedim ki burada bir şeyler değişsin, burada kurulu olan o düzen değişsin istedim ve bu da oldu. İnşallah bundan sonra hakkımızı da alacağız, sosyal bir yaşamımız da olur, kölece yaşamaktansa hür yaşamış olacağız.



 



Alınteri: Greif’in kapatıldığına dair patronların söylentileri var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?



Hanife: Bence kapatmadılar. Çünkü hala sigortalarımız ödeniyor. Bu psikolojik bir baskı. Biz işimize sahip çıktığımız için buradayız. Haklarımızı aldıktan sonra tekrar burada çalışırız. 36 günden beri buradayız. Hala umudumuz var ki buradayız. Direniş bittikten sonra da çalışmayı düşünüyorum burada.



 



Sevim: Hani diyorlar ya “fabrika kapanacak” diye, buyursunlar gitsinler biz hepimiz yine buradayız. Fabrikamızı biz çalıştırırız. Sonuçta burada üreten biziz. Baskı yapıyorlar “kapatacağız” diye bizim direnişimizi dağıtmak istiyorlar. Fakat bunu başaramayacaklar çünkü biz günden güne çoğalıyoruz. Ha isteyen gidebilir, biz buradayız ve fabrikamızı tekrar çalıştıracağız.



 



Müzeyyen: Arkadaşlarımın da dediği gibi bize psikolojik baskı yapıyorlar. Sonuçta bizi kandırmaya çalışıyorlar, bir şekliyle direnişi kırmaya çalışıyorlar. Kapatırlarsa kendileri bilirler. Sonuçta Hadımköy’de iş çok bura olmazsa başka yer. Burada çalışmayı istiyoruz. Gerçekten işimizi seviyoruz. Ve bizim ürettiğimiz kaliteyi de başka yerde bulamıyorlar. Burayı Avrupa’yla kıyaslıyorlardı. Madem bu kıyası yapıyorlar ücretlerimizi de insana yakışır bir şekilde versinler. Hakettiğimiz hakları verin biz de işimize dönelim. Son olarak bu dava bir şekliyle bitecek, olumlu ya da olumsuz bitecek. Ve de çalışmaya devam edeceğiz.



 



Kader: Fabrika kapansa da kapanmasa da buradayız.



.



Hamide: Ben kapanacağına inanmıyorum. Yalan, böyle bir şey yok. Öyle baskı yapıyorlar. Yıldırmaya çalışıyorlar. Sonuna kadar buradayız.



 



Hanife: Diyorlar ki “fabrikayı kapatacağız”. Bizi öyle bir çalıştırıyorlardı ki, “sipariş şu tarihte teslim edilecek, yapın”. Bunlar bu şekildeyken nereye kapatıyorlar. Yalan yani o bir yalan. Baskı iki dakikanın hesabını yapıyorlardı. Bizi saatli, dakikalı içeriye bile girerken dakikaları hesaba katıyorken, 36 gündür buradayız, biri şu kapıya gelip de “siz ne yapıyorsunuz” diye sormadı. Demek ki burada ters giden bir şey var. Demek ki yasal olmayan bir şeyler var. Bunlar onun derdinde. Niye gelip de bizi atmıyorlar. Demek ki biz haklıyız. Daha grev hakkı elimizde yokken işgal ettik biz fabrikayı. Evet kabul ediyoruz işgal ettik hakkımızı almak için... Onlar da kabul etselerdi.



 



Alınteri: Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?



Sevim: Biz kadınlı erkekli buradayız. Hepimiz bir aileyiz. Bir aile parçalanamaz. Sonuna kadar hep birlikte zaferle çıkacağız. Buradan onlara sesleniyorum: “Zafer direnen işçilerin olacak, bizim olacak!”