Bu kriz çılgın adımlara gebe!..

Burjuvazinin iç krizi derinleştikçe tüm o makyajı da bizzat kendi elleriyle dökülüyor!..

GÜNCEL
Salı, 25 Mart 2014 (12 yıl 7 ay önce)

Burjuvazinin iç krizi derinleştikçe tüm o makyajı da bizzat kendi elleriyle dökülüyor! Sistemin özündeki hırsızlık, dalaverecilik, yağmacılık... en iğrenç biçimleriyle bizzat burjuva iktidar bloklarınca kamuoyuna servis ediliyor.



 



Burjuvazinin hemen tüm kesimleri arasında kısa süre önce varmış gibi görünen tüm ittifak ve güç dengeleri patladı, yerine neyin nasıl konulacağının da belirsizleştiği bir kaos hüküm sürer oldu.



 



İktidar olanaklarının paylaşımı mücadelesi ile su yüzüne çıkan bu kriz, başta iç toplumsal dengeler olmak üzere başka sayısız faktörle birleşerek içinden çıkılamaz bir rejim krizine dönüştü ve anlaşılan o ki daha da derinleşecek.



 



Nedenin sonuca, sonucun nedene dönüştüğü, bu sarmalın durmaksızın yenileriyle buluşarak durumun daha da ağırlaştığı bu koşullarda burjuvazinin can simidi olan sandık da çözüm olamıyor. Olmadığı gibi de krizi derinleştiren özel bir dinamik haline geliyor. Haziran’ın yeni Haziran’lar biriktirdiği, ekonomik dengelerin altüst olduğu, gerek bölgesel gerekse dünya düzeyinde yaşanan emperyalist rekabet ve kapışmanın yeni krizleri tetiklediği, sistemin dünle kıyaslanamaz boyutlarda sorgulanmasıyla ideolojik krizin daha bir derinleştiği bu koşullarda o çok güvenilen sandıkların burjuvaziye nispi bir soluklanma yaratmasının zor olduğunu sayısız tarihsel deneyimden biliyoruz.



 



Zaten krizin esas dinamikleri de bu bütünlüklü ve bir o kadar da karmaşık denklemden çıkıyor. O nedenle de giderek çılgınlık düzeyine varan yöntem ve önlemlerle de stabil hale getirilemeyeceği gibi öyle kolay kolay da yeni bir dengeye oturtulamayacak...



 



Bu her şeyden önce kitleler nezdinde yaşanan yıpranmışlık ve bu süreçte edinilen "toplumsal bilinç" nedeniyle çok mümkün değildir. Bu gerçeği en iyi burjuvazinin kapışan kesimleri görüyorlar. O nedenle de tüm toplumsal kesim ve güçleri kapsayacak bir ideolojik hegemonya ve buna uygun kırıntı siyaseti izlemek yerine herbiri kendi tabanlarına, hedefledikleri kesimlerin diline, ruhuna hitap edecek söylemler tutturmakta.



 



Bunun yanı sıra herbiri karşısındakinin "kararsız" olarak tabir edilen tabanına seslenmektedir. Bu söylemin öne çıkan argümanı ise "vatan", "bayrak", "tek millet", "tarih" olmaktadır...



 



Normal koşullarda şu anda o koltuklarda oturmaması gereken burjuva hükümet ve başı, burjuvazinin başka seçeneklerden yoksunluğu, diğer taraftan işçi sınıfının örgütlü bir güç olamamasının yüzü suyu hürmetine halen oralarda oturmaktadır. Elbette ki gerek dışarıda, gerekse içerde oluşturulan kapsamlı bir kuşatma altında...



 



Bu kuşatılmışlık, kazanılan iktidar olanaklarına sıkıca tutunmak ve hatta bu olanakları saldırganca kullanarak manevra alanını genişletmek biçimindeki karşı hamlelerle yarılmaya çalışılıyor. Bu da "çılgınca" girişimlere neden oluyor. O kadar ki burjuva hükümetin kirli çamaşırlarının ortaya saçıldığı ve saçılacağı sosyal medyaya kılıç sallanıyor, bu, kapatma ve erişimi engelleme hamlelerine dönüşüyor. Hatta internetin tümüyle kapatılması gibi saldırgan hamleler bile gündeme getirilebiliyor.



 



O kirli çamaşırların er ya da geç ortalığa saçılacağını bile bile girişilen bu yasaklamalar (tabii ki pazarlıklara bağlı olarak) asıl olarak gözdağı vermek, güç gösterisinde bulunmak için getirilen yasaklamalardır.



 



Ya da şimdiye kadar ortalığa saçılanların bile güçlü bir toplumsal tepkiyi tetiklememesinden alınan güçle (bunda burjuvazinin birbirine kılıç çeken kesimlerinin, sıra, sistemin bekası olunca aynı cephede birleşmelerinin ve kitlelere aynı şeyleri salık vermelerinin rolü büyük) asıl olarak bundan sonra izlenecek saldırganlık çizginin provası yapılıyor da diyebiliriz. Kitleler sınavdan geçiriliyor da diyebiliriz!..



 



Fakat burjuva iktidar blokunun yaşadığı kapsamlı sıkışma bu yasaklarla, gözdağı ve sindirme hamleleriyle aşılacak gibi değil. O nedenle başka "çılgın projelerin" devrede olduğunu söylemek abes olmayacaktır. Bunların hazır bekletildiği de anlaşılıyor.



 



En son Suriye'de olup bitenler bunun somut ifadesidir. Burjuvazinin her sıkışma ve derin bunalım anlarında başvurduğu temel araçlardan biri milliyetçilik ve şovenizmse, diğeri de bunu tamamlayacak iç ve dış “düşmanlar” yaratmaktır.



 



En son Suriye konusunda tutturulan söylem, atılan adımlar bunun tipik ifadesidir. Bir zamanlar İngiltere'de Thatcher'in yaşanan kapsamlı krizi ve onu aşmak için girişeceği kapsamlı saldırıları perdelemek için giriştiği Falkland Adaları (1982) macerasına benzer senaryoların elde bekletildiği anlaşılıyor. Ya da Bonapart'ın imparatorluğunu ilan etmek için 1852'de Prusya'ya savaş ilan etmesine benzerlerinin...



 



Suriye sınırları içinde olup yasal olarak Türkiye toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi'nin bizzat burjuva devlet tarafından beslenen IŞİD'li katiller tarafından işgal edileceği tehdidi ve hemen akabinde “gerekirse sınır ötesi operasyon yaparız” ezberinin tekrarlanması bunun somut ifadesidir. Ki IŞİD'in böyle bir girişime bizzat Türkiye'den aldığı direktifle giriştiğine dair söylentiler de boş değildir. Olası bir müdahale için askeri hazırlıkların yapılmış olması, bu hazırlıklarla atmosferin savaş beklentisine sokulması bile tüm bunların yaşanan krizin nispeten ötelenmesi ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde bir Suriye uçağının düşürülmesi, bunun meydanlarda gururla açıklanması ve “vatan” edebiyatına kan taşıyacak bir malzeme olarak kullanılması da böyledir. Kaldı ki Suriye yönetiminden yapılan açıklama, Türkiye uçaklarının IŞİD'e dönük olarak yaptıkları operasyonda IŞİD'e yardım etmek için uçtukları yönünde...



 



Fakat bu olup bitenler sadece malzeme yaratma ve dikkatleri başka yerlere çekme çabası olarak okunmamalıdır. ABD'nin düşürülen Suriye uçağı ile ilgili yaptığı destekleyici açıklama bile işin Suriye'ye dönük uluslar arası tezgahın bir parçası olabileceğini gösteriyor. Zaten geçtiğimiz hafta İsrail'in Suriye'ye gerçekleştirdiği hava saldırısı bu gelişmelerden bağımsız olarak ele alınamaz. Başından beri Suriye'ye asker sokmak, Rojava sınırı boyunca tampon bir bölge oluşturmak hevesiyle yanıp tutuşan rejimin, bu fırsatları, hayalleri yönünde kullanmak isteyeceği aşikardır.



 



Dinci gerici çetelerin son zamanlarda Rojava'nın Kobani Kantonu'nda ve yoğun olarak Suriyeli Alevilerin ve Ermenilerin yaşadıkları Lazkiye bölgesinde saldırılarını tırmandırması da bu bütünlükten kopuk ele alınamaz.



 



Kısacası çok katmanlı, çok karmaşık bir denklemle karşı karşıyayız. Pekçok krizin birbirini tetiklemesi, beslemesi ve “çılgınca” sonuçlarla karşımıza çıkması bu sürecin olağan karakteri olmuştur. İşçi ve emekçilerin gelişmeler konusunda aydınlatılması kadar bu oyunların asıl bozulacağı yer olan sokak mücadelesinin örülmesi kaçınılmazdır...