Sonuçlara kimler şaşırdı?

Sosyalistler ve devrimciler sonuçların içerdiği mesajları doğru okumak zorundalar

GÜNCEL
Pazartesi, 31 Mart 2014 (12 yıl 6 ay önce)

30 Mart seçimlerinin iki galibi var: AKP ve MHP.



 



CHP ile BDP-HDP ittifakı ise beklenen başarıyı sağlayamadılar.



 



Ortaya çıkan bu genel tablo Türkiye toplumundaki milliyetçi gerici çizgide sağa kaymanın kemikleşerek sürdüğünü gösteriyor. AKP ve MHP'nin oylarını bu açıdan 'birlikte' okumak gerekir. Hatta bunlara CHP'nin Ankara'da ve Hatay'da almış göründüğü oylar da eklenmeli.



 



Genel olarak Türkiye solunun bütünü, tabii en başta da sosyalistler ve devrimciler bu tabloyu doğru okuyup ciddi olarak üzerinde durmak zorundadırlar. İstanbul başta olmak üzere Türkiye'de sanayinin geliştiği, dolayısıyla işçi ve emekçi ağırlıklı istisnasız bütün kentler ile ilçelerde çekişmenin daha çok AKP ve MHP arasında yaşanması ve kimi yerlerde üçüncü güç olarak bunlara BBP'nin eklenmesi, uyarıcı olmanın da ötesinde ürkütücüdür. Bu ikilinin aldıkları toplam oyların yüzde 80'lerin üzerine çıktığı illerin Alevilerle Batıya göç etmiş Kürtler gibi sistem tarafından ezilip horlanan kesimlerin yoğun olarak yaşadığı yerleşim bölgelerini de içermesi yine üzerinde durulup düşünülmesi gereken ciddi bir göstergedir.



 



Tablonun karşı kutbunu BDP'nin Kürt illerindeki bariz üstünlüğü oluşturmaktadır. Ancak bu seçime biçilen misyon ve yürütülen yoğun kampanyaya karşın Diyarbakır, Hakkari ve Şırnak gibi Kürt metropollerinde dahi oy oranlarının geçen seçimlerde alınanlardan bile düşük çıkması dikkat çekicidir. Elde edilen belediye sayısının artmış olması ya da Ağrı, Mardin ve Bitlis'i AKP'den alması gibi başarılar daha tayin edici nitelikte olan bu dinamikteki zayıflamayı gözden kaçırmaya yol açmamalıdır.



 



Türkiye'de bugün özellikle CHP'den “patlama” bekleyen Kemalist ve sol maskeli liberal kesimler büyük bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğu içindeler. Ne CHP AKP'nin ortaya dökülen bütün rezaletlerine karşın herhangi bir ciddi muhalefet partisinin kolayca başarabileceği cinsten patlama yapabilmiştir ne de İstanbul ve Ankara'nın, en azından birini kazandığı bir moral zafer elde edebilmiştir. Seçimden önce “yetmez ama evet”çi liberal ahmaklığın yeni versiyonlarının da katkısıyla şişirilen bu beklentilerin hepsi boş çıkmıştır. Yetmezmiş gibi Antalya, Mersin gibi “kaleler” de düşmüştür.



 



Uğranılan bu bozgunun mazereti ve bahanesi olamaz. Bu aslında parti olarak CHP'nin ve CHP yalakalarında da cisimleşen “muhalefet anlayışı”nın iflasıdır. Topluma umut, güven ve heyecan verecek, özellikle de ezilen ve sömürülenlerin talep ve beklentilerine dokunan somut program ve projelerle ortaya çıkmak yerine esas olarak -hatta sadece- hasmının açıklarını kullanmaya dayalı bir “muhalefet tarzı ve anlayışı”nın yenilgisidir söz konusu olan.



 



CHP, her ikisi de aynı iplikten dokunmuş neoliberal gerici odaklar olarak AKP ile Cemaat arasında patlak veren iktidar çatışmasının çatlaklarından yararlanmaya soyunmuş ve bütün stratejisini bunun üzerine kurmuştur. Bu onun sadece propagandasını değil kurduğu ittifak ilişkilerinden tabanına pompaladığı içi boş beklentilere kadar her adımına yön veren temel motifi oluşturmuştur. Kirli yöntemlerle elde edilen tapelere ve ABD-AB emperyalistlerinin Tayyip Erdoğan'a dirsek çevirmelerine bel bağlayıp “Tayyip Erdoğan'ın 30 Mart'a bile kalmadan iktidarı bırakıp kaçacağı” ham hayalini pompalayan CHP yönetimi ve tabanı ortaya çıkan sonuçlardan sonra bugün elbette derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadır.



 



Bu anlayış sadece CHP ile de sınırlı değildir. TKP başta olmak üzere, kendisini CHP'nin de “sol”unda, hatta işçi sınıfının öncüsü “komünist” olarak yutturmaya çalışan düzen sosyalistleri de aynı kafadadır. CHP'nin uğradığı yenilgi ve hayal kırıklığı, bunlar açısından da geçerlidir. Seçimlerden önce kopardıkları gürültüyle aldıkları sonuçların yan yana getirilmesi bu gerçeği bütün çıplaklığıyla gösterir.



 



30 Mart seçimlerinde taraftarlarını hayal kırıklığına uğratan partilerden biri de HDP'dir. HDP, özellikle de İstanbul'da beklenen sıçramayı yapmak şurada dursun, Kürt ulusal hareketinin geleneksel oy oranını korumayı dahi başaramamıştır. Burada da başarısızlığın tayin edici nedeni izlenen politik strateji ve politika yapma tarzıdır. Söylemindeki bütün farklılığa, bu arada İstanbul-Adalar'da gösterdiği bütün başkan adayların hem kadın hem de farklı azınlıklara mensup bir bileşim oluşturması gibi verdiği anlamlı mesaj pırıltılarına karşın HDP de stratejisini fiilen İstanbul'da Sırrı Süreyya Önder ismi üzerine kurmuştur. Adayların belirlenme sürecinde CHP ile ittifak arayışlarına girilmesinden tutalım aday belirlemede çok geç kalınmasına, belirlenen adayların çoğunun isabetsizliğinden savunulan yerel yönetim anlayışının somutlanmasında sergilenen muğlaklığa kadar diğer bir dizi etken bu strateji zaafiyetini derinleştirici bir rol oynamıştır.



 



Genel olarak “AKP karşıtlığı”nın, ama özellikle de sol ve sosyalist bir alternatif olma iddiasını taşıyan HDP'nin alabildiği sonuç Türkiye'de emek-sermaye karşıtlığı üzerine oturmayan, bunu ve bu karşıtlıktaki derinleşmeyi, emek kutbunun yaşadığı yoksullaşmayı, işsizliği, sefaleti, gelecek güvensizliğini merkeze koyarak bu temelde strateji ve politikalar oluştumayan hiçbir gücün AKP ya da onun revize edilmiş biçimleri karşısında ciddi ve anlamlı bir alternatif haline gelme şansının olmadığını bir kez daha göstermektedir. BDP'nin en güvendiği Kürt illerinde yaşadığı oy kaybı da aslında bu açıdan ele alınıp değerlendirilmesi gereken bir başka işarettir.



 



30 Mart seçim sonuçları Türkiye'de toplumsal-siyasal kutuplaşmanın ve milliyetçi çizgide genel bir sağcılaşmanın derinleşerek sürdüğünü bir kez daha gösterdi. Bu kutuplaşma ve gerisinde yatan politizasyon, kendisini seçimlere katılma oranında da gösterdi. 30 Mart seçimleri, daha önce hiçbir yerel seçimde rastlanmadık ölçüde yüksek bir katılımla (yaklaşık yüzde 90) gerçekleşti. Tayyip Erdoğan'ın sonuçlar üzerine yaptığı “Balkon konuşması”, Gezi'nin arkasından ivmelenen bu kutuplaşmanın ve devlet odaklı saldırganlığın önümüzdeki günlerde vites büyüterek süreceğini haber veriyor.



 



Siyaset ve siyasal rekabet denildiğinde burjuvazi ve onun farklı kılıklara bürünmüş uşaklarından da önce birbirleriyle rekabeti ve yarışı anlayan Türkiyeli sosyalistler ve devrimciler öncelikle bu gerçeği görerek ve bunun gerekleri üzerine ciddiyetle düşünerek hazırlanmalıdırlar önümüzdeki sürece. Kendini olduğundan “büyük” ve “güçlü” gösterebilmek için yanı başındakileri dahi “yok” farzedip böbürlenerek şişirilen balonların kimseye bir faydasının olmadığını ve olamayacağını hiç olmazsa şu seçimde alınan acınası sonuçlar göstermiş olmalıdır.