O, egemen devletin, egemen cinsin, egemen sınıfın hatırlamak istemediği her şeyi çizerek daha fazla hatırlatıyor
Zinde Zekioğlu
Onun kaleminden çıkan çizgiler hak ve adalet tarihini yazıyor. Onun fırçası, gündemi yorumluyor.
Serpil Odabaşı, sessiz ama derinden yürüttüğü çalışmalarla başta Kürt halk mücadelesi ve cinsiyet eşitliği gibi konular olmak üzere insan haklarına aykırı, ayrımcılık ürünü, şiddet içeren ve şiddeti meşrulaştıran hemen her gündemi yorumluyor.
O, egemen devletin, egemen cinsin, egemen sınıfın hatırlamak istemediği her şeyi çizerek daha fazla hatırlatıyor.
Odabaşı ile tarihi görsel sanatlar yoluyla yorumlamayı, kalemindeki konuları konuştuk. Henüz tamamladığı son çalışmasını da ilk kez ANF okurlarıyla paylaştı çizer Serpil Odabaşı...
Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği üyesi olan sanatçı, Amed doğumlu. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nü bitirdikten sonra, Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nda çalışan Odabaşı, 10 yıl boyunca İstanbul'da resim öğretmenliği yaptı. Türkiye'de onlarca kişisel ve karma sergisi bulunan Odabaşı, çalışmalarını bir süredir yaşadığı Kanada'da sürdürüyor.
"Söz uçar yazı kalır" mottosunun karizmasını "Resim daha çok kalır!" çizdi gibi görünüyor. Bu 20. yüzyıl kuramcıları tarafından da öngörülmüştü diyebiliriz. Siz bu devrin bir uygulayıcısı, tasarımcısı, sanatçısı olarak görsel hafızanın tarihi nasıl beslediğini düşünüyorsunuz?
Ben hala “söz uçar yazı kalır“ın karizmasına inananlardanım ama evet böyle bir durumda var. Yaşadığımız bu döneme “hız çağı” dersek yanılmış olmayız sanırım. Gözümüzün önünden hızla akan binlerce veri var ve zaman eskisinden çok daha kıymetli, kapitalizm vahşetini arttırdıkça biz hızımızı arttırmaya çalıştık, bu ayak uydurma çabasının içinde ruhumuz, belleğimiz kadar arşivlerimiz de, kıymetlilerimiz de zarar gördü, görüyor. Biz obur bir iştahla verileri tararken bir an durup takıldığımız anlar oluyor. O anlara bazen bir cümle takılırken, bazen bir fotoğraf karesi ya da bir imaj girebiliyor, görsel sanatlar bu anlamda daha fark edilir olma şansını yakaladı çünkü uzun makaleler okumaya çok az insanın vakti ya da modu olabiliyor. Her şeyi hızla anlamak hazmetmek ve mümkünse geçmek istiyoruz ama bazen geçmiyoruz, geçemiyoruz.
İşlerimin tam da o takılan ve geçilemeyen anlarda olmasını önemsedim sanıyorum. "Hop! Burada biraz duralım" der gibi bir hal idi. Bu bağlamda işlerime ve bana öfke de yöneldi. Karşılamaya çalıştığım, bazen hiç yetişemediğim muazzam bir sevgi de.
‘ÜSTÜNE BASILIP GEÇİLENLERE BAKMAK İSTEDİM’
- Bir Kürt ve kadınsınız. Muhalifsiniz. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından baskıya uğramak için fazlaca şeyler. Tavrınıza ve çizgilerinize oldukça yansıyor bu. Nasıl okuyorsunuz gündemi? Bu karanlık gündem, nasıl ulaşıyor çizgilerinize?

Devlet aygıtlarının boş bıraktığı alanları dolduran bir de sivil faşizm var, iş yerinde, sokakta, bakkalda, size kendinizi kötü- yanlış hissettirmek için ne gerekiyorsa yapabilenler.
Karşılaştığım sıkıntılarda reflekslerim pek sabırlı, iki düşün bir yap modeli değildi, hayata, sokağa gücüm yetmedikçe kapanıp kapanıp çalışarak söz söylemeyi önemsedim.
Her gün yüzlerce şey oluyor. Bunların hepsiyle ilgili söz söylemek de imkansız elbette. Hem gerek var mıdır onu da bilemiyorum ama bazen atlanan gündemler olabiliyor, medyanın ya da her neyin etkisiyle ise, bir anda bazı gündemler çok ilgi görürken bazı gündemler üstüne basılıp geçilebiliyor. Sanırım ben üstüne basılıp geçilmek istenenlere daha çok bakmak istedim. Bazen farkında bile olmadan oluyor bu, şarkı mırıldanırken ya da yemek yaparken de meşgul olabiliyorsunuz takıldığınız konuyla, bazen uykudan fırlayarak notlar aldığım da oldu, ya da eskizler karaladığım, unutmayayım bunu düşüneyim, diye. Sonra bazen çok, bazen hiç eskizden sonra çalışmaya başlıyorum. Bazen çok heyecanlanarak, bazen çok umutsuzca başlıyorum, çalışayım bari en azından, ne olacaksa, duygusu da bastırabiliyor. Tam başlamışken vazgeçmelerim de çok oldu, birden saçma geldiği, "Deli miyim yahu ne yapıyorum?" dediğim de.
- Çalışmalarınızın son yıllarda daha görünür olduğunu ve daha çok kişiye ulaştığını düşünüyor musunuz? Zira işleriniz sosyal medyada oldukça paylaşılıyor. Gündem bir anda, bir devlet şiddeti ile çalkalanınca "Acaba Serpil Odabaşı nasıl yorumlayacak?" diye bekliyor oluyoruz. Nasıl bir his bu?
Evet biraz öyle bir şey oldu. Yapılmış, bittiği sanılan işin kamusala açılmasından sonra insanların bu işleri paylaşması, sevmesi cümle kurması, eğlenmesi ya da küfretmesi benim için bir çeşit geri dönüş gibi ve bu anlamda elbette bu geri dönüşler değerli. Ama her gündemde gözümün içine bakılacağını elbette öngörmemiştim ve sanırım bu bir yanıyla iyiyken bir yanıyla da çok sorumluluk, gibi bir duygu da yaratıyor. Fakat görev gibi değil. Çünkü ‘görev’ coşkusuz, öfkesiz ve kurudur, sınırlayıcıdır, yaparsınız ve sizden günah gider; olmuş, olmamış ilgilenmezsiniz, ben yaptım oldu işte, moduna girmek çok kolay ama bu hoş değil. Bu tip görevleri kibarca itiyorum.
HEP EGEMENDEN DAHA FAZLA BAĞIRMAK…
- Çizimleriniz üzerinden tek tek konuşmadan önce, genel olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmakla ilgili çalışmalar yapıyorsunuz. Örneğin Türk Bayrağı sıkça kullandığınız bir motif. Bunu anlatır mısınız biraz…
Tesadüf eseri bu topraklarda doğmuş ve bu topraklarda büyümüş olmak kendimi bildim bileli bana yakınlarıma, gördüklerime hep bir ceza gibi desturlarla geçti. Sevmem gerekiyormuş ama sevmiyormuşum, sevmediğim için vicdan azabı çekmem gerekiyormuş, çekmiyormuşum gibi haller.
"Bak bu bayrak, bak bu vatan, bu bizim konuşmanızı istediğimiz dildir, bunlar kutsaldır. Bu kutsallar senin de, tüm bu tanıdıklarının tanımadıklarının, gördüklerinin görmediklerinin üstündedir, sevmezseniz, sevmenin de üstünde, tapınmazsanız pişman olursunuz" vurguları hep derinde bir yerde durdu.
Farklı anlarda fark ettiğim hep egemenden daha fazla bağırmak ya da sahiplenmek zorunluluğu vurgusu oldu. O bir kez bağırıyorsa sen 3 kere bağırmalısın, "Bizi ikna etmelisin’ gibi bir hal, hiç bitmedi.
Sürekli suçlu olmadığımıza ikna edilmesi gerekenler olurdu, simgelerdi bunlar işte. Bayrak, bir takım metaforlar vb… Oysa mesele Türk bayrağı değildi. Aynı durumda dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir dayatmalar zincirine verilebilecek reflekslerdi.
Bu metaforlar gölgesinde, bu metaforların izniyle insanlara akıl almaz işkenceler zulümler yaşatılmışsa, bu bir simge olmaktan da çıkıyor, direk muhatap halini alabiliyor. Benim işlerime bunca yansımasının nedeni de buydu sanırım. Ben onunla kavga ettim konuştum, ona ağladım.
ONLAR HATIRLAMAZ AMA BİZ UNUTMAYIZ
6 yaşındaydım. Annemle gittiğimiz görüş günlerinden birinde, yan görüşme odasında bir teyze, annemin sevdiği bir arkadaşıydı. Türkçe bilmiyordu. Her görüşmede oğluna sadece bakmaktan sıkılmış belki, Kürtçe konuşmuş! O teyzeyi, yere silah dipçikleriyle yığan adamları hiç unutmadım, o teyzenin sesini hiç unutmadım.
Çocukluğunuz, ilk gençlik yıllarınız yüzlerce tanıklıkla ve bazen tanıklıktan öte birebir etkilenmelerle geçince onu affedemiyorsunuz, o neyse işte direk-bayrak- sözcük-koltuk. O ne ise onunla dövüşmeye başlıyorsunuz.
Devlet eliyle öldürülen çocuklar üzerine de oldukça eğildinizi biliyoruz. Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz gibi gündem olan çocuk ölümlerine dair işleriniz var. Bu işlerinizi anlatır mısınız biraz?
Çok fazla çocuk öldü, yaralandı, bazıları hayatının kalan kısmını sakat sürdürdü. 90'lardan bu yana sayıları binleri geçti. Zaten suçlu gibi yaşayacaklardı, ikna etmeleri gerekecekti, "Tehlikeli değilim, vallahi değilim’lerle geçecekti ömürleri belki de. Çok az bir kısmı çocuk gibi çocuk olabilecekti, ama bunca eziyetlisine bile izin verilmedi, tahammül edilmedi.
Çok kırıcı bir ‘hınç’ vardı, bakan bile incinirken, yapanın insanlığından gerçekten şüphe etmek istiyorum, insanlığı kutsadığımdan değil, hani bir türküde geçerdi ya “Siz de çocuk olmuştunuz bir zamanlar” minvalinde. BurAdan kalkılsa bile o el kalkmaz, kalkamaz, hayatın en kırılgan, en zarif döneminde bunca hunharca kıyılmanın rasyonalize edilme gerekçesi olamaz.
Hakkari’de kafasına dipçikle vurulan Seyfettin’i ve onun ağlayışını unutamam. Onlar hatırlamaz biz de unutmayız işte. Benim bu konuda yaptığım iş sayısı belki 5'i geçmez. Ama kıyım binleri bulur.
Uğur’u, Ceylan’ı çalışırken çağrışım olsun istedim, kıyamasınlar istedim, çok kınamaktı o işler, ama bakan da yanan da yine hep biz olduk.
ARTIK BİZİM DE ANLAMLARIMIZ VAR
Roboski Katliamı'na dair çalışmanız da sosyal medyada oldukça paylaşılmıştı. Yine Türk Bayrağı motiflerinde gizli, bir eleştiri vardı...
Arka plan dediğimizin bazen hiç fark edemediğimiz kadar belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bir şeyin, işte ne olsun bu herhangi bir metafor olsun; Saksı. Saksının arka planına bakarız, ne kadar durmuştur yanımızda, ne kadar bakmıştır gözümüzün içine, ne kadar üflemiştir acıya, bir vefayla sevgiyle yan yanalıkla bağlanalım o saksıya.
Saksı tepemizde durmadan paralanmış, ‘Kurban olun bu saksıya denmiş. Kutsaldır bu, bizim anlamlarımız var bunda’ denmiş. Sen izin vermedin ki, ben de bir anlamlar zinciri kurayım. Bu kez tersten işlemeye başlıyor, incinirken, kurban olurken, bir bellek oluşuyor orada. Artık bizim de anlamlarımız var, 1915 var, 1938 var, Diyarbakır Cezaevi var, Vedat Aydın var, Hrant Dink var, ayağında çarığıyla ekmeğinin peşinde olan Roboski gençleri var, alın size kutsal anlamlar zinciri.
Rojava'da Kürtlerin halk mücadelesine bakışınız beni en etkileyen işlerinizdendi. Özellikle Rojava haritası çalışmanız, oradaki parçalanma ve duyulmayan çığlık etkileyiciydi...
Ağrıyan yerlerimizin benzerliğiyle ilgili bir durum bu sanki. Bir görünmezlik vardı orda, haritalara, kumaşlara saksılara kurban edilen çocuklar...
ANITKABİR İLE CAMİ ARASINA SIKIŞTIRILDIK
AKP ve Cemaat ilişkileri, Fethullah Gülen'in zalim dünyası da kaleminizden nasibini aldı. Hangi gündemler ve öfkeler çizdirdi bu işleri size?
Hep derim; "Kendimizi bildik bileli Anıtkabir ile cami arasında bir dar sokağa sıkıştırıldık" birinden değilsen diğerisin. Bu tam leylek mantığı. Dilinde egemenin argümanları olan hiç kimseyi sevmiyorum, durduğu yeri “mutlak doğru” olarak gören ve bunu tek doğru olarak dayatan hiçbir zihniyete tahammülüm yok. Gülen’in talimat verdiği bir video izlemiştim; bir avuç insan diyor, evlerini başlarına yıkın, ne kadar rahat söylüyor bunları ki o videodan yaklaşık bir ay sonra Roboski’de 34 genç insan öldürüldü...
KARŞITLARIMIZ TANIMLIYOR ASLINDA BİZİ
Kadına yönelik şiddet, homofobik cinayetler, trans cinayetleri... Cinsiyet eşitsizliğini kağıda dökerken sizi etkileyenler neler oluyor? Zira bu her gün devam eden ve gündem olmayan, gizli ve 'özel' bir şiddet. Evlerin içine bakıyor ve pencereleri açıyorsunuz...
Evet bir de gündem olamayanlar var! Cenazelerine aileleri bile gitmiyor. Bu nasıl bir cezalandırmadır? Meşrulaşır diye mi korkuyorlar bilemiyorum, erkek olmak da yetmez bu ruh halini anlayabilmeye. Bu korkulardan arınılmadığı sürece hep kanayacağız. Kürtler anadil diyor, “Ama onlara tamam denirse diğerleri de isteyecek” ezberleri gibi... İstesinler, onlara da aç okullar, kayıp değil ki bu, müthiş bir zenginlik.
Trans bireyleri yok saymaktan vazgeçerlerse, kendileriyle eşit haklara sahip olan bireyler olduklarını kabul ederlerse, translık meşrulaşacak telaşındalar. En çok unutulan insan olduğumuz, cinsiyetlerimiz, kimliklerimiz, üniformalarımız aslında nasıl anlamsız. Döve parçalaya anlamlı hale getiren onlar. Karşıtlarımız tanımlıyor aslında bizi. Zorla tanımlıyor.
Yok sayılan sığınmacıların, mültecilerin de gasp edilen haklarını es geçmiyorsunuz. Bu çalışma da oldukça etkileyici...

Hep her yerde çok sığınmış gibi hissettim kendimi, Diyarbakır’da Kürtçe bilmeyen bir Kürt'tüm, kadındım, ayıptım, edeptim. Ankara’da üniversite yıllarında ‘Kürt’tüm, “eylemci"ydim. İstanbul’da öğretmenlik yaparken iç mihrak mıydım ne idim? Onların bayrakları, kutsalları, törenleri, raprapları, anma günleri, her şey onlarındı, hep sığınmış gibiydim. Madem hep sığınmıştım. Buraya geldim Canada’ya, sanki daha ait hissettim. Dışlamadı, saksıyı başımda paralamadı, alan açtı, çalış dedi, istersen eğitimine devam et dedi, istersen üret dedi, istersen saçmala serserilik yap dedi, bu hayatımda hiç yaşamadığımdı. Sanki kendimi bildim bileli sığınmacıydım, yollardaydım, risk alandım, o hali hep çok derinden anladım.
Amedlisiniz. Kırklar Dağı'na yapılan inşaat herkes gibi sizi de etkilemiş. Şimdi Hevsel Bahçeleri için de benzer bir mücadele söz konusu. Hevsel için de bir çalışma bekleyelim mi?
Şimdi o betonları alacaksın, çocukların da oturacak içinde belki, bu bir yatırım tabi ama işte o ağaç da, o efsane de birer yatırımdı... Çocuğuna oksijen, belleğine efsane idi, bir de annemin türküleri yağmalanıyor gibi hissettim. O afişi yaparken bir an annem oldum. Annem gibi bağırarak söyledim; “Ziyaret çarpsın sizi!” demiş oldum. Çok yıkıcıyız çok tüketici bir türüz ben sevmiyorum “insan” olmayı.
Bu röportajla birlikte ANF aracılığıyla ilk kez paylaşmak isteğiniz bir çalışmanız varsa, ulaştırmaktan mutluluk duyarız?
Evet daha önce hiç paylaşmadığım bazı işlerim var, onlardan birini buraya ekleyeceğim adı; Köklerim acıyor...
ANF