Emekçi ailesinin dağılma ve parçalanma süreci sancıyla ilerliyor, geleceğimiz oyun diye kafasını duvarlara vurarak büyüyor.
İstanbul'un Sarıgazi ilçesindeyiz. Bir emekçi ailesini ziyaret edeceğiz. Bölge daha çok göç bölgesi diyebiliriz. Nerdeyse herkes birbirini tanıyor. Akraba, eş, dost, hemşeri. Çoğunlukla Alevi aileler. Evin olduğu sokak genelde 2-3 katlı binaların oluşturduğu ve küçük de olsa bazı bahçelerin, ağaçların olduğu bir sokak. İlk bakışta güzel bir yer diye düşünülebilinir. Daha çok bir köy havasında.
Aradığımız yer 3 katlı bir bina, görüşeceğimiz aile giriş katında oturuyor. Sarıgazi’nin arka sokaklarında üç katlı bir binanın giriş katı… Dıştan bakıldığında hiçbir olağanüstülüğü olmayan bir ev. Üç kişilik bir aile; anne, baba ve 2,5 yaşında çocukları. Anne -biz ona Fadime diyelim- ve eşi konfeksiyonda çalışıyorlardı. Fadime'nin eşi, ailesine bakabilmek, kirayı ödeyebilmek için başka bir “memlekete” -kente- çalışmaya gitmişti. Çocuk babasını dört aydır görmüyor, neredeyse unutmuş. Öyle ki bir gece babası ansızın “ziyarete” gelince, evde yabancı bir adam diye babasına ayakkabıları fırlatmaya, vurmaya başlıyor. Fadime önceden konfeksiyon atölyesinde çalışıyordu. Ta çocukluğundan beri! Çocuk doğduktan sonra atölyeden ayrılmak zorunda kalıyor; atölyeyi evine kuruyor.
Girişte salon niyetine kullanılan, 2 çekyat ve bir odun sobasından oluşan eşyaların olduğu bir oda bulunuyor. Diğer oda yatak odası; yatak ve dolaptan oluşuyor. Üçüncü ve son oda ise Fadime'nin atölyesi, neredeyse tüm zamanının geçtiği yer. Ortada masanın üzerinde iki dikiş makinesi, odanın bir köşesinde ise dikilmesi gereken çanta yığını. Adım atacak yer yok!
Sokak kapısı sürekli kilitli. Anahtar sürekli annede. Diğer odaların kapıları kapalı ve tutma kolları çıkartılmış. Çocuğun dışarı kaçmaması ve diğer odalara girmemesi için. Sadece annenin makineleri koyduğu odanın kapısı açık. Anne arada bir makineden kafasını çevirip çocuğun kaldığı odaya çok kısa bir bakış fırlatıyor. Çocuk öylesine şartlanmış ki annenin çalıştığı odaya hiç girmiyor. Anneye engel olmamak için şartlanmış.
Fadime'nin neredeyse tüm günü dikiş makinesinin başında geçiyor. Taşerondan bin 500 çanta almıştı ve bunu bir hafta içinde bitirip teslim etmesi gerekiyor! Bazen gece 24’lere kadar çalıştığını ve tükenmiş halde kendini yatağa attığını söylüyor. Sabah 6'da kalkıp yeniden işe başlamak üzere.
İşleri yetiştirmeye çalışırken ücretini alıp alamayacağı endişesini yaşıyor. Verilen sürede bitirmek zorunda. Ama bu zorunluluk, ücretini de hemen alacağı anlamına gelmiyor! Bir taraftan kölece çalışırken, öbür taraftan parasını alamama endişesi Fadime'yi gerse de “yapabileceğim bir şey yok” diyor.
Yaşadığı hayat onu kendinden bezdirmiş. Henüz 20'li yaşlarda olmasına karşın çok daha yaşlı gösteriyor. Kendini bırakmış görünüyor. Duruşunda, giyiminde kuşamında, saçında vb. boş vermişlik salınıyor. Bütün dünyası dikiş makinesinin iğnesinin ucunda. Hangi konuyu açmaya çalışırsak çalışalım, sözü döndürüp dolaştırıp en yakıcı ihtiyacına, ücretini ve yeni işleri alıp alamayacağına getiriyor. Kendini öldürürcesine çalışmasından hastalanabileceğini belirttiğimizde, “Şimdi bu dönem hastalanamam! Daha 500 tane çanta dikmem gerek!” diyor. Onun için yalnızca bitmesi gereken bin 500 çanta var. Ne çocuğu, ne de eşi, o köşedeki çanta yığınından önce geliyor.
Kendi kendisine “büyüyen” bir çocuğu var. Evde bütün gün yalnız. “Oynamaktan” yorulduğunda olduğu yerde uyuyup kalıyor. Saldırgan ve dağıtıcı bir çocuk. Ona ne bir şey anlatabiliyorsun, ne de söylenenleri dinleyip yerine getiriyor. Beş dakika önce kendi halinde oyalanırken, bir bakmışsın zaptedemeyeceğin denli azıyor.
Çocuk, 2.5 yaşında olmasına karşın hala konuşamıyor. Kendisiyle konuşacak kimsesi yok ki! Tek söylediği “anne”, “baba”; bunu da en fazla birkaç haftadır söylüyor. Yaşıtlarına göre gelişimi her bakımdan geri; yalnızca konuşmada değil, fiziksel olarak da. Hem boy, hem kilo olarak küçük kalmış. Bunda beslenme sorunu kadar yaşadığı yerin de önemi var. Anne tüm gün makine başında çakılı kaldığından ne temizlik, ne de yemek yapabiliyor. Ev, uzun zaman önce terkedilmiş sanki. Mutfak bir felaket. Tuvalette musluklar bozuk olduğu için su akmıyor. Para yok ki tamirci çağırsın...
Ufaklığın yanakları her zaman al al. Sanmayın sağlıklılığından; her zaman hasta, ateşi var. Ondan yanakları kıpkırmızı halde dolaşıyor, burnu akıyor. Ama artık annesi gibi o da buna alışmış halde. Bu haliyle bile “oynamaya” çalışıyor. Yapayalnız “oynamaya” öylesine koşullanmış ki biz yanına gittiğimizde nasıl davranacağını bilemiyor. Alışma süresi uzun oluyor. Neden sonra yanımıza geliyor. Kendi dışındakilerle ilişki kurması da yanınıza gelip size vurmaktan ibaret! Ancak bundan sonra alışmaya başlıyor.
Çocuğun, sabahtan akşama tüm zamanı iki kanepe ve bir halıdan ibaret odada geçiyor. Tüm yaptığı, odada, duvardan duvara koşarak kafasını duvara vurmak. Oturuyorsa da kafasını bu kez kanepeye ya da yere vuruyor. Eve bir başkası geldiğinde de çocuk onla yine vurma üzerinden ilişki kuruyor; gelene vuruyor.
Fadime ile bu konu konuşulduğunda, kendisini suçlu hissediyor. Bir yandan çalışmak zorunda olduğunu, öbür taraftan çocuğun konuşmamasının kendisinin ilgisizliğinden kaynaklandığını belirtiyor. İkilem içinde; çocukla ilgilense iş yapamayacak; iş yapsa, çocuk konuşamıyor, saplantılı oluyor.
Taşeron ve aracılara söyleniyor. Ancak, bir süre bizden koptuğu zaman, hemen yabancılaşıp, hapsedildiği dünyayla uyum sağlıyor. Komşularla dedikodular, gezmeler; daha fazla iş almak, yapmak istiyor; rekabet dünyasına çekiliyor: “Şu şu kadar yapmış, ben onu geçeyim!” Kendine kota koyduğunu sanıyor; gerçekteyse, patronun işçiler arasındaki rekabet sayesinde koyduğu kotaya uyuyor.