Uğur yoldaş, ortak geleceğimizden çekilmiş bir tuğlaydı, yokluğu her gün hissedilen…
Kaybetmek sözcüğü karşılamaktan uzaktır çoğunlukla yitirdiklerimizi… Sonuçta, elbette zamanla bu fikre ve gerçekliğe de alışılır. Ne var ki, kimi zaman bugünü, bu anı, bu yoldaşı, bu dostu yitirmekle sınırlı değilmiş gibi gelir kayıplar. Bütün diyalektik ferasete rağmen, anla sınırlı olmayan bir gelecek yitimi duygusuna batar çıkarız.
Eksilen yanlarımız
Her ölüm acıdır; yitip giden her canımızın geride bıraktığı bir boşluk vardır. Her zaman için sınıfı ve kitleleri esas alan, onların yaratıcı yeteneklerine ve doğurganlığına güvenen biz komünistler için “yeri doldurulamayacak birey” anlayışı idealizmin bir tezahürüdür. Ne var ki kimi bireylerin yerlerini doldurabilmek de hiç kolay değildir. Her ölümde duyulan yoğun acının yanında, özellikle bazılarında daha fazla, adeta elle tutulur bir biçimde olmak üzere geleceğimizden de bir şeylerin koptuğu duygusuna kapılırız; en başta da özsel değerlerin sürekliliğinin sağlanmasının tehlikeye girdiği duygusuyla ürpeririz. Sanki bir şeyler artık eskisi gibi olamayacaktır. Bir kıvam, bir lezzet, bir kalite eksikliği kendini o bireyin yokluğunda hep hissettirecektir. Komünizm idealinin ete-kemiğe bürünmüş canlı örnekleri birer birer aramızdan ayrılmaktadırlar… bir boşluk duygusu gelip çörekleniverir içimize…
Devrim ve komünizm davasının neredeyse tüm erdemlerini benliğinde ve bilincinde taşıyan, onu güne ve insanlara adını koymadan dağıtan, usulca ama sürekliliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir ustalıkla yığınağı santim bile olsa yükseltmeye çalışanları kaybettiğimiz zaman kendimizi öksüz hissederiz. İşte Uğur arkasında bizlere bu duyguları bırakarak aramızdan ayrılanlardan biri oldu… Uğur Hülagü Gürdoğan yoldaş, ortak geleceğimizden çekilmiş bir tuğlaydı, her geçen gün yokluğunu hissetmekten kendimizi alamayacağımız…
‘Yeni’deki derinlik
Uğur yoldaş, 12 Eylül sonrası kuşağın sayıları çok fazla olmayan en nitelikli temsilcilerinden biridir. Uğur’lar aslında o kuşağın ‘kreması’dırlar. O kuşağın bütünü gibi devrimci mücadele ve örgütlenme ile, Marksizm-Leninizm ve sosyalizm ile tanışıklıkları yenidir. Ama, diğerlerinden farklı olarak, sanki 40 yıllık örgüt adamları gibi onun özsel değerlerinin en gelişkin ve en özümsenmiş halinin temsilcileri gibidirler; öylesine derinlikli bir bilinç ve kavrayışın sahibidirler. Bu ayrıca her yönüyle öylesine sindirilmiştir ki, insana “ne çabuk büyüdün ‘çocuk’” dedirtir çoğu zaman. Kişisel özgünlüklerini oluşturan diğer özellikleri bu temel üzerinde daha farklı bir anlam ve içerik kazanır.
Bu krema tabakasının ortak bir diğer özelliği de mütevazilikleridir. Reklamcı bir farfarayla sahnenin önüne üşüşen gelgeç hevesli yüzeyselliklerden farklı olarak onlar Türkçe’deki “taş yerinde ağırdır sözünün canlı örnekleridir adeta. Fakat o ‘sakin güç’ün altında aslında muazzam bir cevher saklıdır ve sürecin en kritik anlarında o açığa çıkar.
İnsan sıcağı
Uğur deyince, insanın üzerine Çukurova’nın dost, teklifsiz duygu sağanağından da nasibini almış insan sıcağı hücum eder! Bundan bunalmazsınız, aksine yabancılaşmanın hücrelere nüfuz etmeye başladığı bir çağda buna çok ihtiyacınız vardır; doyasıya içinize çeker, ciğerlerinize doldurursunuz. Devrimcilikle “kitleden biri” olmak arasına aşılmaz duvarlar dikmeyen; sindirilmiş misyonunu bağırmadan, çağırmadan, altını kalınca çizmeden doğallaştırılmış bir tarzda mücadeleye yedirebilen çok sayıda insan yoktur. Onu şu ya da bu şekilde tanımış herkesin Uğur’un adı geçtiği zaman hüzünlü bir gülümsemeyle ve çok şey söylemek istediği halde çoğu kez boğazında düğümlenen kesik kesik cümlelerle anlatmaya çalıştığı biraz da bunlardır… Bu sıcaklığı, onun incitmeyen ama özden de taviz vermeyen kucaklayıcılığını yoldaşlık ilişkilerinin her yönünde, fakat özellikle de en kritik düzlemi oluşturan eleştiri alanında görürsünüz. Uğur’da yoldaşlık ilişkisi eleştiriyi de içeren sahici bir ilişkidir. En sevdiği yoldaşlarını dahi gerektiğinde net ve dolaysız bir dille eleştirmekten çekinmez. Fakat bu öyle bir eleştiridir ki, hem içerik hem de üslup olarak muhatabında ‘sahiplenildiği’ duygusunu yaratır.
Teklifsiz adanmışlık
Her aşamada ilan edilme gereği duyulmayan devrimci adanmışlık, gözünüzden kaçması mümkün olmayan engin bir tevazu, özümsenmiş, sindirilmiş ve büyütülmeye, herkese sirayet ettirilmeye çalışılan bir yaşam biçimi olarak devrimcilik… Uğur’da bu hemen göze çarpan bir başka temel karakteristiktir. Zaten bu çağda sahip olunan hiçbir niteliği, bilinç açıklığının hiçbir tezahürünü, ve hiçbir erdemi sakınmadan sunmak, başka türlü davranmanın mümkün görülmediği ve bu yüzden de yapılan her şeyin alabildiğine doğal bir biçimde yerine getirildiği, kısacası kendini bir “kurban” sürüklenişi ve kayıtsızlığı biçiminde değil bilinçli bir seçimle ‘tarihin sunağına yatırma‘ eylemi… İdealler ve günün görevleri nerede neyi yapmasını gerektiriyorsa orada olmak, engel tanımadan onu yapmak, en yetkin tarzda yapmaya çalışmak… Uğur işte budur!
“Uğur ölmüş” dediler…
“Uğur yoldaş ölmüş!..” Bunu telaffuz etmekten ürküyor herkes; bu cümle ağzından çıkmasın istiyor. Yanaklarından kan, yüzünden neşe ve yaşama sevinci fışkıran Uğur’un ölümüne inanmak hayli zor… “Hastaydı son günlerde…” diye mırıldanıyor birisi. “Basit bir soğuk algınlığından ölmez ki insan…” diyerek kendi kendisiyle tartışıyor gibi yanıtlıyor bir diğeri. Kimseler bilmiyor meselenin arka planını, çok az kişi biliyor daha doğrusu…
Ümraniye Cezaevi‘nde Uğur’un yattığı koğuşta iki devrimci örgütün (TİKB ve TKP/ML) bir yıldır ortaklaşa yürüttükleri bir tünel çalışması var halbuki işin arka planında. Uzun, zahmetli, iğneyle kuyu kazar gibi santim santim yürüyen çalışma çok az devrimcinin omuzlarına binmiş durumda. Koğuş bileşiminin büyük çoğunluğu genç ve deneyimsiz devrimcilerden oluşuyor. İçlerinden önemlice bir kısmı şubede çözülmüş, yaralı ve hasarlı geçmişler polis sorgusu süreçlerinden. Bu yüzden de yeraltında ve yer üstünde hemen her şey, en zahmetli ve en fazla sorumluluk isteyen görevler az sayıdaki deneyimli kadroya bakıyor. “Yukarda” hiçbir şey aksamamalı, özellikle de “aşağıda” yürütülen tünel faaliyeti dikkat çekmemeli! Uğur bunun için kelimenin gerçek anlamıyla kendini paralıyor. Cezaevi konseyinin toplantılarına elinde çayı ve mahmur gözleriyle dahil oluyor, temsilciliğin gerektirdiği işleri aksatmamaya çalışıyor. Eğitim çalışmalarına katılıyor, futbol turnuvalarını ihmal etmiyor, ortak etkinliklerin vazgeçilmez örgütleyicilerinden biri olarak boy gösteriyor. Sanki geceler boyu binbir türlü haşeratın ve farelerin cirit attığı kanalizasyon suyunun, yerinden oynatılması geceler süren kayaların, biri çözülmeden diğeri boy gösteren aksiliklerin, aksamaların, uyumsuzlukların… muhatabı o değil! Güzelim gülümsemesini yüzünden silip alamayan o nasıl bir irade gücü, o nasıl bir inanmışlık, o nasıl bir dava adamlığı?..
Lakin beden fizik olarak aynı sağlamlığı gösteremiyor! Cezaevi koşullarının, yetersiz beslenmenin, uzun süren açlık grevlerinin, polis işkencelerinin üzerine bir de muhtemelen tünelden kapılan kahrolası bir mikrobun ciğerlerde yarattığı sinsi tahribat eklenince… Önceleri kimselerin inanamadığı haber, onu hastaneye gönderdiğimiz gecenin sabahında geliyor… Takvimler 20 Nisan 1999‘u gösteriyor…
***
Dolabının kapağında siyah beyaz bir ‘Don Kişot ve Sanço Panço’ figürü asılıydı. Adana‘da henüz üniversite öğrencisiyken günde 12 saat çalışarak çekip çevirdiği o dolup dolup boşalan cafenin adı da Don Kişot’muş. Don Kişot bir maceracı mıydı? Hayal aleminde dolaşan bir çılgın mı? Bu iki kahramanın birlikteliği nasıl bir birliktelikti? Uğur Don Kişot’a mı daha yakındı, yoksa onun hemen yanı başında duran yumuşak bilge kişilik Sanço Panço’ya mı? Don Kişot ve Sanço Panço bir simgeydi; ne denirse densin insanda daima olumlu izlenimler yaratan bir simge… Kimbilir; insanın yeni dünyalara açıldığı, öğrenmeye doyumsuz, dünyayı değiştirmeye hevesli olduğu gençlik yıllarının sımsıcak soluğunu taşıyordu belki bu dostluk her sabah ona. Belki kahramanın kişiliğinde somutlanan netliğe, hedefine ne olursa olsun yürüme kararlılığının yarattığı ilhama aşıktı…
En çok Fatih’e benzerdi
Kimi insanların yüzüne baktığınızda şeffaf, duru bir suya bakıyormuşsunuz gibi bir duyguya kapılırsınız. İçindeki saflık ve temizlik Uğur’un da yüzüne yansır, onu fazla söze gerek bırakmadan tanımlardı. Onu tanıyan herkesin altına imzasını rahatlıkla atacağı gibi, bir su damlası misali berraklık ve dinginlik, inandığı dünya görüşü doğrultusunda hesapsız atılganlık ve adanmışlık… Bu UĞUR’du!
Hepimizi biçimlendiren kolektifin hem bütünle, kavgamıza kattıklarına bakarak tek tek herbir yoldaşımızla çeşitli noktalardan özdeşleştirebileceğimiz Uğur yoldaş, en çok Fatih Öktülmüş’e benzerdi. Rahat, sımsıcak, çocuksu… Hem kitle örgütçüsü, hem örgüt yöneticisi… Kitlelerle hiç zorlanmadan, abartıya kaçmadan, laf kalabalığına boğan kolaycılığa asla sapmadan doğal bağlar kuran; insanlar üzerine kafa yorduğu için, herkesi herhangi bir planın parçası ve sahiplenicisi haline getirebilen; çalışkan ve üretken, dostun düşmanın ‘hakkını teslim ettiği’, kaynağını sınıfsız dünya görüşünden, örgütünden ve kendine duyduğu güvenden alan sabır ve yaratıcı girişkenlik… Onunla bir biçimde ilişkisi olmuş olanlar, devrimciler, demokratlar, aydınlar size onu tıpkı Fatih’i anlatır gibi anlatırlardı.
İnsan her yoldaşını sever.. Fakat sevmek ‘mecburi’ değildir. Sevmek mecburi değildir fakat saygı şarttır! Uğur’u sadece yoldaşları değil tanıyan herkes hem gerçekten severdi hem de büyük bir saygı duyardı. Öyle sever ve değer verirsiniz ki, en ‘sert’ eleştirileri yöneltirken bile araya yastık koyma ihtiyacı duymaz, ‘diplomatik bir dikkat’ gerektiren sözcükler aramaz, ona özde yatanı dosdoğru gösterebilme şansını yakalayabilir, aynı sakınmasızlıkla eleştirileceğinizden de kesinliklikle emin olurdunuz. Bir komünistin mahrum kalmaktan korkacağı bu tür doğrudan ve hesapsız bağlar Uğur’la bir çırpıda kurulur ve süreklileşirdi.
Uğur yoldaş görev adamıydı; ama kelimenin geniş anlamıyla. Boşluk bırakmaz, zorluk tanımazdı. Sadece verileni eksiksiz yerine getirmeye çalışanlardan değildi, ‘durumdan vazife çıkarırdı’. Kurduğu hiçbir ilişki asla tek bir hamleden, tek bir gözkamaştırıcı edimden, tek bir atılım ve ‘sürpriz’den ibaret değildi. Gençlik çalışmasında sıçramış, emekçi memur çalışmasında pişmiş, örgüt çalışmasında bütünsel bir ustalığa ulaşmıştı. Her alanın emektarıydı; ancak kendinden emin olanların adanmışlığıyla her işin içinde, her adımın arkasındaydı. Gecesini gündüzüne katanların, hep daha ileri koşmaya niyetli olanların dayanıklılığı ve sağlamlığı vardı onda.
Uğur yoldaş ölmüş!
“Uğur yoldaş ölmüş!» En ‘dayanıklıları’ bile çarpan bu ‘ihtimal dışı’ gerçek nihayet kavrandığında, cezaevi kitlesinin sekiz yüz kişilik isyanına tanıktık. Çok sevdiği şiirle onu uğurlarken -”Bir kırmızı karanfil daha koptu aramızdan/Ey güzel insan, can dost, kavga dostu…”- hem gözlerde ama hem de belleklerdeki kalıcı yaşların izini görebiliyorduk. Erdemlerini, yaşantısını, doğallığını, komünist eylem adamlığını, sınır tanımazlığını, öfkesini ve sevincini biliyordu çünkü herkes. Olduğu gibiydi, ‘olunmaması gerekenler’ belirlemiyordu yaşam çizgisini; cilaya, ‘…mış gibi’ görünmeye ihtiyacı yoktu. Barışıktı kendisiyle… Sorsanız, emeğinin geçtiği her yoldaş, hatta onu yakından tanımayan dostları bile aynı acıyla yeniden sarsılsalar da gülümseyerek bir şeyler söyleyeceklerdir:
Onun öğrencileriyiz…
“…Uğur yoldaşa dair ilk izlenimlerim yanıltıcıydı: ‘Çok rahat, geniş, hatta biraz vurdumduymaz’ şeklinde özetleyebileceğim bir ilk intiba… O görüntünün altında yaşamını anlamlandırdığı idealle kurduğu dupduru bir bütünleşme vardı oysa… Görüntüdeki rahatlığı, doğallığı da zaten buradan geliyordu. Yaptığı her işi, sanki daha önce defalarca yapmışcasına rahat, abartısız yapıyor; bunu size de bir biçimde taşıyordu. Tüm yaşamı, her şeyi bilen edasında kasım kasım gezinerek etrafındakileri, ‘bilinmesi ve yapılması gerekenleri’ yerine getirmedikleri için adeta küçük gören kasıntılı, halkçı/küçük burjuva devrimciliğini gözler önüne seren ve özümsenmesi elzem bir pratikti aynı zamanda.
Adana’da cuntadan sonra köklü bir toparlanma yaşadığımız günlerdi… Öğrenci hareketi içinde temel belirleyenlerden biriydik. Hatta yurtseverlerden sonra temel belirleyendik. Ama sadece öğrenci hareketi içinde değil, bir bütün olarak Adana’da her alanda bir hareketlenme, toparlanma vardı. Biz öğrenciler, kampusla sınırlı bir devrimcilik yapmıyorduk. Hepimiz aynı zamanda Adana’daydık. Hepimiz Adana çalışmasının bir parçası olarak vardık. Bu, öğrenci devrimciliği ile kolektifi bütünden görüp, kolektifle ve geleceğimizle daha baştan hayli derin, kapsamlı ve anlamlı bir ilişki kuruşun zeminini hazırlıyordu. Uğur yoldaş bunun en ileri temsilcisi, bu kültürün bütüne yayılmasının öncüsüydü.
Asla bir alanla, tek bir işle sınırlanmayan, yapıp ettiklerini hep bütünden bakarak anlamlandıran, daima ileri hedefler belirleyen bir yaklaşımı vardı. Ve en önemlisi, bu özelliğini karşısındakine de taşımaya çalışır; o engin alçakgönüllüğü sayesinde bunda çoğu kez başarılı olurdu.
Bir Şubat ressamı
Uğur’u her hatırladığımda, tüm çevresini, olanaklarını örgüt ihtiyaçlarına göre anlamlandırması gelir aklıma. Çocukluk arkadaşları, komşuları, okul arkadaşları… herkes bizimle bir şekilde ilişkiliydi; imrenilesi bir doğallık içinde. Bu Uğur’un insanlarla kurduğu ilişkinin niteliğince belirlenmişti. Onlara asla salt ‘işlerimizi çözecek nesneler‘ olarak bakmazdı. Anlamaya çalıştığımız, öğrendiğimiz, paylaştığımız; farklılığımızı, yani komünist kişiliğimizi bu bütünün içinden hissettirdiğimiz bir ilişkiler bütünü olarak değerlendirirdi. Gidip geldiği yerlerde komünist kişiliğine duyulan saygıyla açardı yolunu.
Uğur’lar ölmez!
Onu ‘99 Nisanı’nda yitirdik; bir Pazartesi günüydü… Birkaç gün önce doktor gelmiş, “önemli bir şeyi olmadığını söyleyerek” ilaç vermişti… Pazar gecesi fenalaşınca hastaneye kaldırılması için ısrar ettik. O ring arabası içinde neler oldu; hastaneye götürülüşü bilinçli olarak geciktirildi mi… Bunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedik. Otopsi raporunda, hastaneye getirildiğinde ölmüş olduğu yazılıydı!
Herkes için inanılmaz olan, böylesine sağlıklı ve canlı bir insanın bir gece içinde ölüvermiş olmasıydı. Hastaydı oysa birkaç gündür; ‘basit bir grip işte…’ diye hafife alıyordu. Hafta sonu yanına uğradığımızda buram buram terlediği halde gülümseyerek bizi rahatlatmaya çalışıyor; az ötedeki yoldaşlardan birine, kaşığın dönme hareketini yaparak -bu onun klasiklerindendi- çay koymaları için sinyal veriyordu. Sırf genç yoldaşlara söz verdi diye, o gün o halde maç bile yapmıştı; hepsiyle önder bir arkadaştı.
Uğur yoldaş Ümraniye’de TİKKO ile birlikte yürüttüğümüz tünel çalışmasının baştan beri içindeydi. Ağırlıklı olarak antifaşist semt gençliğinin tıkabasa doldurulduğu koğuşlarda böyle bir eylemi kimselere hissettirmeden sürdürme çabası, çıkarılan toprak için ‘depo’ arayışları, malzeme yaratma seferberlikleri, bu işlerde deneyimli kadro sıkıntısı… işimizi zorlaştırıyordu. Binbir parçaya bölünür yine de işleri aksatmazdı. Ne maçı, ne eğitim çalışmalarını, ne idareye verilmesi gereken olağan görüntüyü, ne diğer yapılarla sürdürülen ilişkileri… Gerçekten son derece zorlu bir iş olan tünel çalışması ağır ilerliyordu. O, ‘bir santim bir santim daha…’ diyerek, yaptığı işle ölümüne bütünleşerek, sağlığı da içinde olmak üzere her şeyi buna odaklamıştı. Ardarda kaç gece o pis suların içinde yürüdü, havasızlığın zehrini soludu… Ve sonunda mikrop kaptı; ciğerleri iflas etmişti…
“Sen türkülerini söyle…” Onun yumuşacık sesinden dinlemenin, nakaratlarına, vermek istediği bütün mesajları duyumsayarak katılmanın tadı var damağımızda. Onun mütevazı ama belirgin çizgilerle kolektife akıttığı adanmışlıkla dolu coşkun bir türkü misali yaşamı, ’Hep bir ağızdan türkü söylemeyi’, dolu dolu söylemeyi, yeni mısralar eklemeyi, koroyu durmaksızın genişletmeyi, dünyaya yaymayı esinliyor…