Bir kırmızı karanfil...

Uğur, mütevazı yaşamı, kurduğu ilişkilerle tanıyan herkes üzerinde istisnasız etkide bulunan yoldaşlardandı

GÜNCEL
Pazar, 20 Nisan 2014 (12 yıl 6 ay önce)

A. Vural



Bazı anılar vardır ki tekerrür etmesi diyalektiğe aykırıdır. Yaşanmış güzellik insanın içini ısıtıverir hatırladıkça... Hayatımızdan çıkması ya da unutulması mümkün olmayan kesitlerdir onlar... Birçok yoldaşımızla, kavga dostumuzla yaşarız... Bizi biz yapan, berrak anılardır bunlar benliğimize kazınan... “İyi ki yaşamışız” deriz.



 



Uğur, mütevazı yaşamı, kurduğu ilişkilerle tanıyan herkes üzerinde istisnasız etkide bulunan yoldaşlardandı. Ümraniye Cezaevi'nden özgürlüğe açılacak yolun sadece neferi olmayıp planlayıcısı ve mühendislerindendi. Üniversite yıllarında edindiği ziraat mühendisliği bilgisini Ümraniye özgürlük tünelinde test yaparcasına dalardı yerin altına...



Uyanır uyanmaz 'en büyük zevkim' dediği çay ve sigaraya vururdu bütün gece yaşadığı yorgunluğu. Onun o tenor sesiyle ranzasından doğrulup “La France çay var mı” sorusu koğuşu inletirdi.



 



Komünist yaşamın içselleştirilmesi



Uğur defalarca düşmanın eline düşmesine rağmen daima başı dik bir komünistin yapması gerekeni teredütsüz yaparak çıkar sorgulardan. Merkezi operasyonda onu tanımayan İstanbul işkencecileri acımazsızca yüklenirler. Ama nafile... Dokuz beyaz sayfanın Don Quichottu'ydu o... Zebanilerin karşısında eğilmezdi... Niye severdi ki Don Quichott'u. Onda, mazlumları korumayı, ısrar ve inadına kazanmayı görürdü.



 



Uğur'un yaşamında bencillik, üstencilik, bireycilik yoktur. Her şeyini paylaşır. Onun özel'e takıntısı olmaz. AFMK eylemleri sonrası tutsak düşen semt gençlerinin eğitimiyle zaman zaman o ilgilenirdi. Tünel'in ağır ve eziyetli çalışmasından fırsat buldukça kültürel faaliyetleri örgütlerdi. Süresiz açlık grevi şehitlerini anma etkinliğinde maestromuzdu. Adnan Yücel'in Direniş Senfonisi nehir şiirini ezberletirken, "Cezaevinde bir ilki sergileyelim..." derdi, “kollektif düşünme, komünal yaşamın başlangıcı olsun bu sloganımız!..”





O yıl şehitlerimize layık bir anma gerçekleştirmiştik. Kısıtlı olanaklarımıza, eleman yetersizliğine rağmen diğer yapıların da takdirini almıştık. Uğur ayrı bir kumaştan dokunmuştu sanki. Herkesle ilişkileri devrimci ilkeler temelinde saygı ve sevgi bazındaydı. O kahrolacası grip salgınına yakalandığında nereden bilecektik bütün koğuşu hüzne boğacağını... Ellerimizden kayıp giden yaşamı Uğur'un...



 



10 Nisan'da mahkeme başkanı Şerafettin'in karşısındaydık. Devrimcilere idamı verip Allaha havale eden tarikatçı... Bir önceki duruşmamızda salon tam bir curcunaydı. Faşist Nihat Uygun'un ailesinin bedduaları, itirafçı hain Ergül Çelik'in tehditleri... hiçbiri sökmemişti. Salonda Uğur'un “Sen bittin şerefsiz!" haykırışından başka ses böylesine çınlamamıştı. Mahkeme heyeti, ama özellikle de Şerafettin panikten ne diyeceğini şaşırıp hıncını hainden almıştı.



 



Sonraki günlerde, MHP'lieşmiş hain Ergül Çelik'in gönderdiği tehdit mektuplarını okuyup nasıl da gülüp geçerdik. Gribal salgın ağır gelmişti. Yıllarca pis ve kirli sularda, havasız ortamda özgürlük ışığına kazımıştı toprağı. Hipokrat yeminli hayvanlaşmış cezaevi doktoru zamanında teşhisi koysaydı belki bir umudumuz olurdu. O akşam havalandırmada Nisan'ın serinliğinde yudumlarken son çayımızı, içimde burukluk vardı doğrusu...





Gece PKK'li Doktor Levent kontrol ettiğinde umudumuz giderek azalacaktı. Kavga dövüş sevkini yaptırabildik. Öyle zamanlarda insanın çaresiz kalması ne kadar acı, yaşamayınca bilemiyormuş doğrusu... “Döndüğümde yarım kalan santranç hamlesini yapacağız..” son sözün böyle mi olacaktı...





Sabahın ilk ışıklarında yıkılmıştı başımıza zindan. “Kara haber tez ulaşır” derler ya aynen öyle oldu. Uğur yoldaş ölmüş!.. Başımız dik, hıncımız doruktaydı. Hani bazı ölümler vardır kuş tüyü kadar hafif, bendine sığmayan nehirler gibi taşkın... İşte böyleydi o 22 Nisan sabahı da bizim için...