Devrimcinin işi devrim yapmaktır. Her an, her gün, daima devrim yapmak...
Pek ünlü bir deyiş vardır, duymuşsunuzdur. Adamın birine soruyorlar “dünyanın merkezi neresidir” diye. Adam iki ayağını şöyle sağlamca basıyor yere ve “şu an ayaklarımı bastığım yerdir” diyor. Önce cüreti ve kendine güveni anlatıyor bu söz ve “güç”ün, “irade”nin kendi elimizde olduğuna vurgu yapıyor. “Başlangıç”ların ve “değişim”lerin kendisiyle ve kendinde ifade bulacağını anlatıyor aynı zamanda.
Greif işçilerinin sendikal ihanete karşı Boğaz Köprüsü’nde yapmış oldukları eylemde, özellikle öne çıkan başı örtülü bir kadın eylemcinin ve diğer eylemcilerin eylem esnasında gösterdikleri tutum ve davranışlar bu işçilerin mücadele içinde nasıl bir bilinç değişimi yaşadıklarını somut bir biçimde ortaya koydu. Deyim yerindeyse; ”Dünyanın merkezi” işte orada, o köprüde, sendikal ihanetin tortulaşmış pislikleriyle tıkanmaya çalışılan mücadelelerine militanca bir direnişle karşılık vererek kanal açmaya çalışan Greif işçilerinin ayaklarını bastığı yerdeydi!
Birden fazla merkezi olan bu “yeni dünya”nın başka bir merkezini İzmir Çiğli Atatürk OSB’de direnişte olan direnişçi işçilerde görüyoruz:
Günde iki vardiya olmak üzere 12 saat çalışıyoruz ve bunun karşılığı olarak da asgari ücret alıyoruz. Bu çalışma koşullarına Cumartesi günü çalışmak da dahil… Yani anlayacağınız hayatımız çalışmaktan ve uyumaktan ibaret. Bizler böyle bir yaşamı ve çalışma koşullarını kabul edemezdik...
Geçtiğimiz aylarda 1 Mayıs tarihi itibari ile işten çıkarılma tebligatı gönderilen ve sayıları 109’u bulan Seyitömer Elektrik Santrali işçisinin ve onlara destek sunan işçi kardeşlerinin, işlerini kaybetmemek için gösterdikleri militan eylemin muazzam bir öfkeye dönüşmesiyle nizamiye binası ve yemekhaneyi ateşe vermeleri, işyeri bahçesindeki araçları ters çevirerek polis ve jandarmaya karşı oluşturdukları barikatların arkasında yiğitçe dövüşen işçilerin korkusuzluğunda da görebiliriz “başka bir dünya mümkün” sloganın gerçekliğini…
Nereye kulak versek bin çığlık duymaya, nereye el uzatırsak elimizi tutacak bin elle karşı karşılaşıyoruz.
Neoliberal birikim sürecinin kendisini yeniden yapılandırmasından ayrı düşünülemeyecek olan tahakküm süreci, işbirlikçi Türk ve Kürt burjuvazisinin AKP Hükümeti eliyle Türkiye ve Kürdistan coğrafyasını yağmalaması, Türk ve Kürt proletaryasının emek gücünün sınırsız sömürülmesi anlamına da gelen bu uluslararası yağma ve talan sistemi, AKP ile birlikte geçmiş dönemin 10 yıllık bir süreci içerisinde iyice zirve noktaya ulaştı. 2004'te patlak veren Şişecam grevini mahkeme kararına, üstelik yürütmeyi durdurma kararına itirazın bir üst mahkeme tarafından reddedilmesi ve hukuksal sürecin işçiler lehine kesinleşmesine rağmen, sermaye bekçileri pervasızca kendi hukuklarını çiğneyerek grevi ertelemişlerdi. SEKA'nın özelleştirilmesi ve direnişin zor yoluyla bastırılması, TEKEL'in kapanması ve özelleştirilmesi, THY direnişi ve sergilenen hukuksuzluk örneği, Greif direnişi ve işgali; 19 Aralık zindan katliamını aratmayan Greif direnişini bastırma terörü, aynı zamanda sermayeye karşı mücadelenin sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyle iç içe geçtiği, Seyitömer Elektrik Santrali işçilerinin biriken öfkeden dolayı fabrikayı ve araçları ateşe vererek polise ve jandarmaya karşı sergiledikleri militan sınıf tepkisi, Luna Sayaç işçilerinin yetmişli günlere gelen azimli ve kararlı direnişleri, toplumsal olarak tarihe damga vuran gezi isyanı ve direnişi kapitalist düzenin ve burjuva hukukun geldiği noktayı gösterirken, işçi sınıfının “başka bir dünya mümkün” sloganlarını tek bir dilden, aynı yürekten haykırması bile tek başına reformistler, parlemanteristler, burjuva demokratları, sendika ağa ve bürokratlarının uzlaşıcı, teslimiyetçi, ham hayallerinin iflası için yeterlidir!
Sayıları binleri geçen cam, TEKEL ve Greif işçilerine, Gezi direnişine irili-ufaklı katılan milyonlarca kişiye onlarca konferans versek, on binlerce bildiri, broşür ve kitap okutsak devletin sermayenin hizmetinde işçi düşmanı olduğunu; yasaların, hukukun vs. sermayenin çıkarlarına göre düzenlendiğini kavratamazdık. İşçiler-emekçiler net olarak gördüler bunu. Ama bu yetmez; mücadelelerini fiili eylem biçimleriyle sürdürmeleri gerektiğini de anlamalıydılar; geliştirdikleri değişik yol ve yöntemlerle bunu derinlemesine anladıklarını da gösterdiler. Yasa-hukuk işin bir yönüdür ve yasalar işçileri-emekçileri haklı çıkarsa bile, “sopayı” eline alan yasayı da uyguluyor işçi bunu görmeli ve eline “sopa”sını almalıdır. İşçi sınıfının eğitimi-bilinçlendirilmesi salt pedagoji yoluyla olamaz, bunun en etkin yolu sınıf mücadelesidir ve sınıf bu tarihsel yasaya uygun bir biçimde davranmalıdır, davranıyorlar da.
Devrimci öncünün görevi gelişen bu mücadele isteğini tırmandırmaktır. Burjuva hukuk süreçlerinin mücadeleyi tavsatmakla kalmayıp mücadele isteğinin çürütülerek boşaltılması anlamına geldiği de işçilere-emekçilere anlatılmalı, gelişecek çeşitli somut olasılıkların altı kalınca çizilmelidir. Greif işçilerinin gösterdiği yol nereden ilerleyeceğimize işaret ederken, zafere odaklanmış gözlerimizin kararlı ve inançlı bakışlarla hangi yöne kilitleneceğini de açıkça ortaya koydu. İşbirlikçi, ihanetçi sendika anlayışının ve bürokrasisinin mücadele hattını “yasal sürece” dayandırma çabası bu duruma iyi bir örnektir. Başka somut bir örnek; Gezi direnişinde ölümsüzleşen yiğitlerimizin mahkeme süreçleri; özel olarakta Ethem yoldaşın mahkemesinde yaşanan “komedi sahneleri”, burjuva hukuk anlayışının adaletin hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda örgütlendiğini kör gözlere sokarcasına göstermiştir.
Neoliberal saldırılara ve AKP gericiliğine karşı yeni sürecin yönü, “İşgal-Grev-Direniş!” şiarını sınıf mücadelesi içinde somutlaştırmaktan geçmektedir. Sermaye ve uşaklarının mekânlarını işgal eden bir sınıf hareketi yaratmak, fiili militan eylem biçimlerini yaygınlaştırmak, gelişen her türlü sınıf hareketi içinde gücümüz oranında -ve ne olursa olsun- yer almak, işçi sınıfına sokağın (siz sopanın diye okuyun) diliyle konuşmasını öğretmek ve harekete geçirmek gerekmektedir. Gelinen aşamada toplumsal hareketin dinamik güçleri de neredeyse her eylem sonrası yürüyüşlerini AKP il binalarına doğru yönlendirmekte ve buraları fiili miting alanına çevirmektedir. Farklı araçları kullanmaktan da geri durmamakta ve yeni biçimler yaratarak önünü açmaya çalışmaktadır.
Küba devrimini anlatan “Castro” adlı bir kitap okumuştum. Orada; ortada hiçbir şey yokken henüz -insan yok, silah yok, para yok, umut yok- genç bir avukat çıkıp Batista’yı devireceklerini ve devrimi gerçekleştireceklerini söylüyordu. Onu dinleyenler tereddütsüz ikna oluyorlar; dışardan bakarsanız o koşullarda konuşmacının ya iyi bir hatip ya da dinleyicilerin aptal olmaları gerekir denir. Ama ikisi de değil; konuşan Castro’dur; genç bir avukat, insanlara hayalini anlatmıyor, bir devrimin adım adım nasıl örgütleneceğini anlatıyor... Anlattıklarına kendisi öyle büyük bir kararlılıkla inanıyor ki, onu dinleyenleri etkileyen de zaten bu oluyor. Kazanacağına inanmak! Önce biz inanacağız! Belirsiz bir tarihe ertelenmiş, sisler içinde bir devrim hayali değil, devrimi her an yaşayacağız! Emin olalım; bu kararlılık bile yalnız başına bir dolu bildiriden, saatler süren ajitasyondan daha etkilidir!
“Devrimci olmak” diyoruz değil mi işçilere-emekçilere, devrimci olmalıyız. Sonra ekliyoruz; “ama devrimci olmakla iş bitmiyor, devrimci kalmayı da başarmak gerekiyor. Hiçbir engel, hiçbir terslik, olumsuzluk, yaşanabilecek en ağır felaket dahi devrimci kalmamızı etkileyememeli! diyoruz. Çok önemli bir nokta, gericiliğin gemi azıya aldığı dönemlerde işçileri, emekçileri kapılarından kovdukları günlerde, burjuva ideolojilerinin en moda olduğu, devrimcilere ilkçağdan kalma dinozor gözüyle bakıldığı koşullarda inancını korumayı başarmak ve devrimci kalmak gerçekten küçümsenmemesi gereken bir şey. Yıllarca belki de tek başına kalıp kuşatılmış tecrite karşın devrimci kalmak! Yeri geldikçe etraftan “helal olsun adama, tek başına kalmasına, etrafındakilerin dönekleşmesine rağmen inat etti dönmedi...” sözlerini duymak ve haklı gururlanmak.
Devrimci kalmak; dönekliğe, ihanete, kendine yabancılaşmaya ısrarla direnmek! Müthiş bir şey değil mi? Avazımız çıktığı kadar bağıralım: HAYIR!
Hayır, bu marifet değil!
Devrimcinin işi devrim yapmaktır. Her an, hergün, daima devrim yapmak. Devrimci olmak-devrimci kalmak iş değil, bizi hiç ilgilendirmiyor sizin, bizim, başkalarının devrimci olması/kalması; işçilerin, emekçilerin umurunda mı sanıyoruz? Niye olsun ki? Devrimci olmak/kalmak değil devrimi yapmaktır işimiz diyorsak, bu herkesi ilgilendirir. İlgilendirmek zorunda, çünkü ayaklarımızı bastığımız yer “devrimin merkezi”dir artık! Attığımız her adım, gittiğimiz her mekân, girdiğimiz bütün sokaklar, katıldığımız tüm grev ve direnişler bizimle birlikte devrimle tanışırlar çünkü. Somut, gerçek, elle tutulacak kadar çıplak!
Devrimci olmak-kalmak, “kendinde devrimcilik”tir. Bunun burjuvazi için bir tehlikesi yoktur, kırıverir kafamızı kurtulur bizden. “Devrimi yapacak devrimcilik” ise örgütlü mücadeleyi, sıkı-disiplinli ve ilkesel şartları önkoşul sayar. Saydığı kadar burjuvazinin ömrünü kısaltır. Bizimle birlikte devrim her yerdedir. Gecesi gündüzü yoktur. Aşındırır, kemirir, oyar, atomlarına ayırır kapitalist düzeni. Devrim “talimatla” gerçekleşmez değil mi? İşi devrim yapmak olan da talimat beklemez. İşimiz devrim yapmak mı? Emin miyiz, kararlı mıyız, gerçekten bu işi yapabileceğimize inanıyor muyuz? Dünyanın merkezi neresi?
Bu sorulara yanıt vermenin kendisi, sınıf mücadelesinin gümbür gümbür atan nabız atışlarını, örgüt-parti anlayışında ve örgütlü bireyler olarak kendi nabız atışlarımıza bağlamaktan geçiyor. Son dönemin moda halini almış örgütsüz devrimcilik anlayışı, örgütlü olanların da esen tasfiyeci rüzgârın hoş esintilerine kapılmasına, içten içe neoliberal basıncın altında dizleri yere çöktürülerek farkına bile varmadan “pes” ettirilmelerine neden oldu. Pratik-teorik üretim biçimleri öyle bir hal aldı ki; üretimsizlik yerini ikiz kardeşi olan doktrinarizme, tutuculuk ve şablonculuk ise diğerinin ikiz kardeşi olan dogmatizm ile cilalanıp yeniden hortlatılmaya çalışıldı. Bunların yanında bir de üçüncü bir kesim var ki; kendi yarattıkları tarihsel miraslarını ve değerlerini işletilmesi gereken bir “sermaye” görüp işin ticarileştirilmesine dümen kırarken, kimileri de; değerlerini yenmesi gereken birer miras görüp çarşıda dostlar görsün diye alış-verişe çıktılar…
İçinden çıktığımız bu topyekûn neoliberal saldırıyı yarabilmeliyiz ve bunu yarabilecek sağlam örgütsel birikime sahibiz!
21. Yüzyılın Partisi / Bir Model Önerisi adlı yapıt bu tarihsel birikime sahip olduğumuzu ortaya koyan teorik-pratik bir yanıttır!
…Dolayısıyla, proletaryanın devrimci öncülüğüne soyunan bir partinin faaliyetin her cephesinde, attığı her adımda, kurmayı hedeflediği komünizm ve sınıfsız toplum idealinin cisimleşmiş bir temsilcisi olarak kendisini sürekli yenileme, aşma ve mükemmelleştirme yönelimine sahip olması zorunluluğunu, partinin devrimci çizgide gelişimi ve değişimin temel dinamiklerinin merkezine oturtmak gerekir. Zaten parti bunu başardığı taktirde, sınıf mücadelesinin nesnel koşullarındaki büyük ve sarsıcı değişimler başta olmak üzere yenilenme ve değişim zorunluluğunu kendisine dayatan diğer bütün dinamiklerin hareketine hazırlıksız yakalanma tehlikesini de asgariye indirmiş olur. Yanı sıra bunların gerektirdiği radikal dönüşümleri bile süreklilik içinde kopuş ilişkisi içinde, tasfiyeciliğe savrulmadan, ayrıca fazla da zorlanmadan yapabilme yeteneğini daha kolay gösterir. Çünkü bu devrimci kavrayış -kolektif olduğu kadar bireysel bazda da,- daha önceki başarılardan sarhoş olarak oportünist bir rehavete kapılıp gelişme dinamiklerini körelten 'yeterlilik duygusu'na karşı da devrimci bir sigorta özelliğine sahiptir.
İkinci ve önemli bir husus ise; komünist etkin birey özelliklerimizi yeniden kuşanmak zorunda olduğumuzdur. Nesnel bir tercih değil, zorunlu iradi bir tutumdur bu. İradidir, çünkü politik çalışma politikleşmiş önderler tarafından yürütülür. Bunu şöyle anlamamız gerekir; işçiler, emekçiler kendilerine çözüm öneren, mücadeleye çağıran insanları her bakımdan kendisi gibi görünce güvensizleşir. Karşısındakinin kendisinden farklı ve ileri yanlarının olduğunu görmek ister. Yaşam biçimimiz, kültür ve ahlakımız, sosyal statümüz bakımından işçi gibi, emekçi gibiyizdir. Fakat politik çalışmaya giriştiğimiz zaman, işçi ve emekçiler, bizdeki politik cesaret, iddia ve kararlılık, kazanacağına inanma, gelecek umudu, kendine güven, önderleşme açılarından “farklı” yanlarımızın olduğunu fark etmelidirler. Formül şudur: “Bakın biz de sizin gibiyiz, sizlerin içinden çıktık, şimdi mücadele yürütüyoruz, dün biz de kendimize güvenmiyorduk; eğitimsizdik, güçsüzdük 'kim bizi dinler' diyorduk. Bugün onlar-yüzler-binler dinliyor bizi, inanıyor güveniyor ve binler arkamızdan geliyor...” diyebilmeliyiz. Kitleler bizim şahsımızda kendilerini görmeli, yine bizim şahsımızda kendilerinin de bizim gibi olabileceklerini, öncü ve önder kişiler olabileceklerini anlamalıdırlar. Lenin dediği gibi; “Öncü kitlelerden sadece bir adım önde olmalıdır!” Onlardan biriyiz, ama onların önderleriyiz! İşçi ve emekçiler kendi güçsüzlükleri ve güvensizlikleri nedeniyle kendine güvenen, kendilerinden güçlü olanların arkasından yürüme eğilimi taşırlar. Zavallı, çaresiz, bıkkın, ürkek, pısırık vb. tipte bir “devrimci” ağzıyla kuş tutsa bir kişiyi etkileyemez, ikna edemez. “Bunun kendisine hayrı yok” diye düşünmekte de haksız değildir kitleler.
Örgütsüz ve bilinçsiz kitlelerin kendiliğinden hareketi önce kendine bir “güç merkezi” arar. Güçlü olanın arkasında toplanır. O gücün kendisini koruyabilme kudretinde olduğuna inanır. Kitle psikolojisi bakımından bunda bir terslik de yoktur. “Örgütsüz ve bilinçsiz kitle”den söz ediyoruz çünkü. Hareket geliştikçe, kitleler örgütlülüğün gücünü hissettikçe fikirlerini değiştirir ve değişirler. Bu hissetme işi nasıl olur? Elbette yaşayarak...
Kendilerine ajitasyon yaptığımız bir grup işçinin emekçinin gözlerinin içine dosdoğru bakıp “biz sizin öncünüzüz-önderiniz” diyebilmeliyiz. Bunu sözlerimiz, davranışlarımız, kendimize güvenimiz, iddia ve cüretimizle gösterebilmeliyiz. Örgütsel çalışmada ajitasyon-propaganda çalışmasının başarısı kitlenin bizimle ilgili düşüncelerini ne ölçüde değiştirebildiğimizle ölçülmelidir. Bir teşhir çalışmasında burjuva düzenin yalanlarını konusunda onları sıcağı sıcağına ikna edebiliriz, ama bu yetmez. Kitleler bizim kurmak istediğimiz sistem konusunda da ikna edilmelidir. Açık ki bu, dünden daha usta örgütçülük yeteneği, daha kapsayıcı bir yöneticilik yeteneği ve daha enerjik bir önderlik yeteneği gerektiriyor. Herkes bu sorulara yanıt vermeli: Dünden daha usta örgütçü olmaya var mıyız? Dünden daha kapsayıcı bir yöneticilik sergilemeye hazır mıyız? Dünden daha enerjik bir önderlik tarzıyla tüm yapıyı omuzlamaya, devrimi örgütlemeye kararlı mıyız? Tereddütsüz 'evet' demeli -diyebilmeli- her düzeyde yoldaş bu sorulara. Yürürken öğrenecek, öğrendikçe arttıracağız tempomuzu. Önce kendimize güveneceğiz, sonra en yakınımızdakilere ve kendine güven duygusu tüm örgütü kuşatan bir “hale” gibi aydınlanacak üstümüzde. Uluslararası devrimci hareketin tarihi okul gibidir. Örgüt tarihimiz de öyle! Her tecrübe sınavdır aynı zamanda ve bu sınavlardan güçlenerek çıkıyoruz her seferinde.
Örgütsel olarak yavaş yavaş nitel bir dönüşüm yaşamalıyız. Eşikler koymalıyız kendimize, her sıçramanın hedefi bir eşiği geçmeye yönelmeli. Nitel dönüşüm ve sıçramaları hangi açılardan yaşamalıyız? Bu asıl olarak politik aktivitemizin yükseltilmesiyle karakterize olmalı.
Yakın dönem önce örgüt güçlerimizin saptanmış gündemler doğrultusunda seferber edilmesi ve üzerimizdeki ataleti atmamız gerekiyordu, bu durumu da gerçekliğimiz doğrultusunda aşarak ilerliyoruz. Aynı zamanda önümüzde yeni bir eşik var: Sadece hazır kuvvetlerle yetinemeyiz. Çevre-çeperin örgütlenmesiyle birlikte, hedef kitlemizin seferberliğine yoğunlaşmalıyız. Artık kendi kuvvetlerimizin seferberliğiyle yakaladığımız başarıyı “başarı” olarak görmemeli çıtamızı daha da yukarılara yükseltmeliyiz.
İkincisi, saptanmış gündemlerle sınırlı kalmamalı, yanımızda ve yöremizde bulunan işçi ve emekçilerin sınıfsal sorunları-ihtiyaçları-beklentilerine yanıt oluşturacak politikalar üretmeli ve hayata geçirmeliyiz.
Son 3 yıla damgasına vuran pratik “bazı yoldaşlarımız tarafından salt bir eylemsel yoğunluk, enerji seferberliği, çıplak emek gücü gibi algılanabilir. Bu bir yanıyla doğru da olabilir! Gerçekten bazı yoldaşlarımızın müthiş bir enerji ve emek harcamalırı söz konusudur, ama bugünkü düzeyi nicel bir yüklenme ile açıklamak bizi anlatmaya yeter mi? Sıçrama, kendini aşma olgularını neyle izah edeceğiz? 3 yıllık birikim ve düzeyin nitel yanlarını neyle açıklayacağız? Ya da emek yoğunluğunda şu ya da bu nedenle bir düşüş, yani nicel bir zayıflık gündeme geldiğinde tekrar “eskiye” mi döneceğiz? Tarzımızın, rutinimiz olması gerektiğini söylüyoruz, ayırıcı niteliklerini kavramaksızın bunu başarmak mümkün müdür? Soruları çoğaltabiliriz…
Nicel emek yanında, başta görünmeyen ama asıl belirleyici olan nitel emeği açığa çıkarması ve sürecimizi kavrayabilmesi için nicel emeğe yön veren temel noktayı ayırtedebilmeyi herbirimiz başarmalıyız. Doğrudan bir parçası ve sürecin birer yapıcısı olduğumuza göre yakaladığımız düzeyin farkında olmalıyız. O halde bundan sonra bu düzeyin altına inmemek gerektiğini de vazgeçilmez bir olgu olarak hanemize kaydetmeliyiz. Mümkündür; bazen tempomuz düşebilir, hızımız yavaşlayabilir vs. nitelikten-tarzdan ödün vermemek gerektiğini ise aklımızdan çıkaramayız. Peki, ana doğrultumuzun hedefi ne olacak? Çıtanın altına düşmemekle yetinecek miyiz? Çok açık ki çalışmaları ele alış tarzımızın derinliği ve genişliğinin sınırı yoktur. Bir muhalefet hareketi değil devrim hareketi olduğumuza göre hedefin somutluğu da o derece açık ve anlaşılır olmalıdır.
Nasıl olmamak gerektiğini tarihimizi inceleyerek de çıkarabiliriz. Yine devrimci hareketin genel durumu da yeterince ibretlik derslerle doludur. Soru sormaya ve yeni yanıtlar vermeye devam etmeliyiz. Evet, anlamlı bir kopuş gerçekleştirdik ve devrimci hareketlerle teorik-programatik ve örgütsel şekilleniş açısından aramızı ciddi oranda açtık. Her bakımdan yeniyi ve gelişmenin yönünü temsil eder durumdayız. Yeterli mi bu? Sonal hedefimizin neresindeyiz? Örneğin bir kuvvet seferberliği gerçekleştirdiğimizde ülkenin politik gündemini etkileyecek çapta mıyız, bu kapsama ulaşabildik mi? En azından ilerici ve devrimci kamuoyunun hareketli bölüklerinin yönünü değiştirebilme gücüne ve niteliğine sahip miyiz? Yapacağımız ekonomik ya da politik bir çağrıya uyacak kesimlerin düzeyi nedir? Bir denge durumu ya da yaptırım gücümüz var mıdır? En azından belli bölgelerde lokal bile olsa bir genel grev genel direniş hareketi geliştirme potansiyelimiz ne durumdadır? Mücadele ettiğimiz bölgelerde ve sorumluluk alanımızın ne kadarına hakimiz? Öncü düzeyimizle önderlik düzeyimiz arasındaki farkı somutlayabilir miyiz?
Uzak hedef, ulaşılmasızor, belirsiz zaman vs. diye düşünürsek o hedef hiçbir zaman bize yaklaşmayacaktır. Devrimin nesnel koşullarının elverişsizliği birçok açıdan dezavantaj olarak çıkabilir karşımıza, ama koşulların düzelmesini beklemekle zaman geçirmeye ne bizim ne de işçilerin sabrı var! Devrimci kendiliğindencilikle, iktidar bilinçli devrimcilik arasındaki fark da buradadır. Birinci guruptakiler koşulların düzelmesini bekler, bizler ise koşullar bize uzaksa, biz ona yaklaşırız deriz. O yüzden “devrim bugün bizimle daha yakın” dememiz hiç abartı sayılmaz…
Durmak yok; ileri! Hep ileri! Daima ileri!
İzmir’den Alınteri okuru