Soma güncesi -I

İzmir Alınteri muhabiri Soma'daki katliamı duyar duymaz gittiği Soma'dan izlenimlerini aktarıyor

İŞÇİ SINIFI
Pazartesi, 19 Mayıs 2014 (12 yıl 3 ay önce)

Tarih 13 Mayıs 2014. Günlerden Salı...



 



Gündelik devrimci faaliyetlerimiz tüm enerjisi ve coşkusuyla sürerken, Gezi Direnişi'nde yiğitçe dövüşerek kalleş bir kurşun tarafından katledilen ve geçen yılın Haziran ayında, görkemli bir törenle yıldızlara uğurladığımız Ethem yoldaşın Ankara’da görülecek 5. duruşmasına kitlesel bir katılımın çalışmalarını örgütlemek için pratik faaliyet yürüttüğüm İzmir ilinde, merkezi düzeyde bulunan devrimci kurumları tek tek gezerek temsilcileriyle görüşmeler yapıyordum.



 



Salı günü öğleden sonra görüşme yaptığım devrimci bir kurumdan çıkarak bulunduğum bölgeye yakın bir yerde çalışan yoldaşı ziyaret etmek ve görüşemediğim diğer kurum ve kuruluşları birlikte tespit edebilmek için yanına gitmeyi planladım. Yanına vardım, merhabalaşıp tokalaştıktan sonra, yoldaş; “Manisa Soma’daki maden kazasından haberin var mı diye” sordu. Hayır, haberim yok dedim! İlk işim haberin içeriğine ilişkin detaylı bilgileri öğrenmek oldu. Ölen birkaç işçiden ve yaralılar olduğundan bahsediyordu haberler. İlk aklımıza gelen ya bir iş kazası ya da grizu patlaması sonucu oluşan bir kazaydı bu. “Umarım ciddi boyutlarda bir kaza değildir” temennisiyle acı haberi kapatıp planlamamız gereken konumuza geçtik.



 



Akşam geç saatlerde evlerimize çekildik. Gün boyu yaşanan gelişmeleri öğrenmek için bilgisayarımı açtım. Haberlerin ana gündemi Manisa Soma’da gerçekleşen maden ocağı kazasıydı. Ölü sayısının birkaç onu bulduğu ve yaralıların epeyce fazla olduğu yazıyordu. Ürpermiş ve tedirgin olmaya başlamıştım. Facebook üzerinden yapılan haberlerde “olay yerine tabur tabur asker ve polis bariyerleri götürüldüğü bilgisi geçiyordu”! Nefes alışlarımın zorlandığını ve boğazımın kuruduğunu hissettim. Böylesi bir kazada yolda olması gereken şeyin ilk yardım araçları, kurtarma ekipleri ve sağlık personelinin olması gerektiğiydi. “Tabur tabur asker birlikleri ve olay yerini korumaya almak için kullanılan polis bariyerlerinin anlamı ne olabilirdi ki”? Derinlemesine bilgi edinmeye çalışıyordum. Kazanın kapsamı ve içeriği burjuva medyada yazılıp-çizilenlerden oldukça fazla ve derindi. Bu tahminimden de büyük bir kazaydı ve toplumsal öfkenin çığlaşma ihtimali vardı. “Tabur tabur askerlerin ve koruma bariyerlerinin” zaten başka amacı da olamazdı! Gelişebilecek toplumsal öfkeyi anında bastırabilmek için elbette sağlık personeli ve kurtarma ekipleri bir işe yaramayacaktı. Buna uygun bir hazırlık gerekliydi ve burjuva devlet bunu önceden görüp tüm tedbirlerini almak için alelacele hazırlık yapıyordu. Gezi Direnişi'nin yarattığı toplumsal baskı ve uyanış daha birinci yılını geride bırakmadan burjuva devletin temellerini sarsmış, tekelci sermayenin ve onun temsilcisi AKP ve gerici şefinin korkularının büyümesine neden olmuştu. Bu deneyim en az bizler kadar onlara için de öğretici olmuştur ve onlar da en az bizim kadar ileriye dönük hazırlıklarını şimdiden gözden geçiriyorlardır.



 



Saatler ilerledikçe kazanın kapsamı ve içeriğine dair daha kapsamlı bilgiler yayılıyordu. Tanıdığım birkaç arkadaş üzerinden bilgiler almaya çalışıyordum. Menemen’de oturan bir arkadaşım, Celal Bayar Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşından bilgiler alıyor, aldığı bilgileri an an benimle paylaşıyordu. Bilgileri bana her aktardığında kazanın kapsamını tahmin bile edemeyeceğim boyutlarda olduğunu görüyordum. “Yollar tutulmuş, Soma’ya tüm giriş-çıkışlar yasaklanmıştı”! Saat gece 02.30 olmuştu ve gözümü bile kırpmadan aktarılacak başkaca haberleri bekliyordum. Ölü sayısı da geçen her saat başı artıyordu. Arkadaşıma bir an önce Soma’ya gitmemiz gerektiğini, kazayı yerinde görme ve olanları herkesle paylaşma sorumluluğumuz olduğunu söyledim. Bu saatte araba bulamayacağımızı, yarın sabah 06.00 gibi yola koyulmamız gerektiğini belirtti.



 



Sabah alelacele arkadaşı aradım. O da uyanıktı. “Abi yollar tutulmuş, giriş-çıkışlar kapatılmış ve şehirde sanki OHAL ilan edilmiş” dedi. Gidemeyeceğimizi anladık, gelişecek olaylara ve kaza hakkında daha net bilgiler edinerek hareket planı oluşturmaya karar verdik. Sabah saat 10:00 gibiydi. Kalkar kalkmaz bilgisayarımı açtım ve kazayla ilgili gelişen son haberleri okumaya koyuldum. Çünkü bu öylesine gelişebilecek bir iş kazası değildi. Ölü sayısı yüzleri buluyordu. Bu bir kaza olamazdı. Bu apaçık bir cinayet ve katliamdı.



 



O gün ilerici bir kurumda18 Mayıs İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer ve Kürdistanlı dört yiğit devrimci Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Önen için yapılacak anma etkinliğine dönük bir toplantı vardı. Oysa Kurum kapalıydı, diğer siyasetlerin temsilcilerinden de kimse yoktu. Aradığım kurum temsilcisi, kendilerinin ve tanıdığı başkaca siyasetlerden kişilerin şu an itibariyle Soma’da olduğunu ve toplantının bu nedenle iptal edildiğini söyledi. Yoldaşla buluşup bir an önce Soma’ya gitmemiz gerektiğini, Alınteri olarak orada bulunmamızın elzem olduğunu ve toplumdan saklanan gerçek bilgileri not alıp haberleştirerek Alınteri sitesine göndermemiz gerektiği üzerinde hemfikir olduk.



 





 



Soma, Soma...



Soma’ya kalkacak ilk otobüse bindik. Telefonumu açıp haberleri takip etmeye başladım. Öfke büyüktü ve her geçen saat büyüyordu. Henüz kapsamı ve içeriği net olarak bilinmeyen bir maden katliamı vardı ve bizler kadar birçok kesim için de bu katliam önemliydi. Bindiğimiz otobüste, bizim dışımızda birkaç gönüllü sağlık personeli ve gazeteci de vardı. Katliamın boyutunu ve geldiği son noktaya dair herkes edindiği bilgiler dahilinde kendince yorumlar yapıyor ve bu durumun bir kaza olmadığını, apaçık bir cinayet ve katliamla yüz yüze olduğumuzun altını çiziyordu. Otobüs içindeki Soma’lı ve çevre ilçelerde oturan yerel halk da hemen hemen aynı görüşteydi. Katliamın boyutunun şimdiye dek yaşanmamış bir maden ocağı katliamı olabileceğini söylüyorlardı. Ölü sayısının yüzlerce olabileceğini, yerel ilçelerde bulunan soğuk hava depolarının ve mezbahaların tıklım tıklım cesetlerle dolduğu bilgilerini aktarıyorlardı. Başbakanın da olay yerini “incelemek” ve kazayla ilgili olan biteni “öğrenmek” için Soma’ya geldiği haberini aldık. Tepemizde uçan helikopter ve yol boyunca çevrelenmiş asker ve polisler bunun bir göstergesiydi. Aklıma “katil er ya da geç cinayet işlediği mahale muhakkak uğrar” deyişi geldi. Şüphesiz dolaysız bir şekilde sorumlusu olduğu bu geniş çaplı katliamdan haberi vardı ve ona göre de tüm hazırlıklarını dün geceden itibaren yaptırmıştı.



 



Soma’ya yaklaştıkça içimizde ki öfke ve acı dayanılmaz bir şekilde katlanıyordu. Kırkağaç ilçesine geldik. Yolcular buradaki soğuk hava depolarını gösteriyorlardı bize. Depoların önü ambulans ve insanlarla doluydu. Nasıl bir yere geldiğimizi, burada nelerle karşılaşabileceğimizi kestiremiyorduk. Hava kapalı ve soğuktu. Grileşmiş dağ etekleri ve tüm enerjisini boşaltmış kara bulutlar, doğa ana ile birlikte bir yas ve matem havasındaydı. Öyle ki, “kafamı gökyüzüne kaldırdığımda olan bitenin ne olduğunu bulutların dizilişinden ve yüzümüze doğru damlayan incecik yağmur çiselerinden anlayabiliyordum!



 



Soma’ya geldik. İlçe derin bir yas ve hüzünle kaplıydı. Ölü bir sessizlik hakimdi alana. İleriye doğru attığımız her adımda, eşlerini bu katliamda kaybeden kadınların ağıtlarının birbirine karıştığı topraklarda, evlatlarını, kömür karasına bulanmış bir parça ekmek uğruna kaybeden anaların yaşadığı acıların tam orta yerine ilerliyorduk. Gözlerimizden damla damla süzülen yaşlar, düne kadar buraları adım adım arşınlayan maden işçilerinin ayak izlerinde oluşan çukurlarda “hüzün göletleri” oluşturuyordu.



 





 



Acılı ve kaygılı aileler



Daha önceden kararlaştırdığımız gibi ölü ve yaralıların ilk olarak getirilebileceğini düşündüğümüz Soma Devlet Hastanesi önüne gitmeye karar verdik. Bizimle birlikte yolculuk eden ve esasında Soma’nın yerlisi de olan bir hemşire tarif etti bize devlet hastanesini. İlerledikçe kendimizi kalabalıkların arasında buluyorduk. Etrafımızı örümcek ağı gibi sarmalayan polis ablukası, ardı arkası kesilmeyen ambulans sesleri ve sürekli hareket halinde asker-polis araçları trafiği, Devlet Hastanesi'nin bahçesindeki insan seli ve kulakları yırtan çığlıklar, yüreği tertemiz olan halkımızın yaşadığı bu acıları burjuva medyada reyting patlamalarına çevirmekle meşgul boyalı spiker ve kameramanları ve adını sayamadığımız onca figürlerle birlikte biz de buradaydık şimdi.



 



Kazanın olduğu maden ocağında yaşamını yitirenlerin aileleri hastane önüne birikmiş, eşlerinin ve evlatlarının, babalarının ve yakınlarının izlerini sürüyorlardı. Maden ocağında yaşamını yitirenler tespit edilemiyordu. Cesetleri çıkarılanlar ise yakın bölgelerde bulunan soğuk hava depolarına ve mezbahalara götürülüyordu. Yanımıza gelen kayıp yakını, hastanede görevli bir hemşireye, “Sabahtan beri kırk yeri gezdim, birisi lütfen bana yakınım olan şu 'ismin' nerede olduğunu söylesin” diyordu. Bu durumda olan o kadar çok aile vardı ki... Bahçede bekleyen ailelerden gelen ve birdenbire yükselen kulak yırtan çığlıklar, ağıtlar, bayılmalar o kadar sıklıkla yaşanıyordu ki, biz bu çığlıkların nedenini aradıkları yakınlarının ölüm haberlerini alan aileler olduğunu sonradan öğrenebiliyorduk.



 



Yanımdaki yoldaş 'bir an önce kazanın olduğu maden ocağına gidelim' diyordu. Gitmek için karar kılmıştık ama kazanın olduğu maden ocağına ulaşım aracının olmadığını, gidebilenlerin ise kendilerinin ya da ocağa gitmek isteyen başka kişilerin şahsi araçlarıyla gidebildiğini öğrendik. Ama bu da tek başına yeterli değildi. Maden ocağına giden tüm yollar askerler ve polisler tarafından tutulmuş, giriş ve çıkışlar engellenmişti. Katliamın kapsamını ve içeriğini daha net bir şekilde görebiliyorduk artık. Burjuva medyanın belirtmiş olduğu rakamların doğruyu yansıtmadığını, madenden çıkabilecek ölü sayısının 700'leri geçebileceği konuşuluyordu. Biz de yoldaşla birlikte hastanede görevli personele; “tespit edilmiş ölümlerin bir listesinin olup olmadığını, olanların da nerede ve hangi soğutma deposunda bulunduğunu” sorduk. Verdiği cevap ürperticiydi! Hemşire arkadaş, “bizde böyle bir liste talep ettik yetkililerden ama bunun olabilmesinin mümkünatının olmadığını söylediler bize” dedi. “Cesetlerin farklı yerlere gönderilmesinin altında yatan gerçekliğin ve listenin bilinçli bir şekilde oluşturulmamasının nedeni toplam ölü sayısının gizlenebilme amacından başkası olamazdı!..



 



Hastane bahçesi her geçen saat daha da kalabalıklaşıyordu. Dışardaki kitlede de muazzam bir öfke vardı aynı zamanda. Başbakan RTE bölgeye gelmiş, olay yerini “incelemiş” ve maden ocağında ölenlerin ailelerine ve yakınlarına derin “üzüntü”lerini belirterek başsağlığı dilemiş. RTE, Maden ocağı “incelemeleri” sırasında dışardan getirilen ısmarlama kitlenin alkışlarıyla karşılanmış, devletimizin tüm “imkân ve olanakları” buraya “hassasiyet ve önemle” seferber edilmiş” (!) Devletin tüm imkân ve olanakları dedikleri şey “tabur tabur asker ve sayıları binleri bulan polis ordusu” oluyordu demek ki…



 





 



Her kaldırım taşına bir polis



Bulunduğumuz yere doğru güçlü bir uğultu geliyor. Sloganlar, ıslıklar, öfke dolu haykırışlar, çevredeki tüm gürültüyü bastırıyor neredeyse. Sesin geldiği yere doğru hareket ettik. Sayıları 200'ü bulan ve yaşları 15 ila 18 olan genç kitlesi, beş yol göbeği denilen ve tam ortasında iki madenci heykeli bulunan anıta doğru yürüyüş yapıyordu. Öfke doluydular! Zaptedilecek bir öfke değildi bu. “Hükümet istifa!”, “Katil Tayyip Soma’dan defol!”, “Soma uyuma şehidine sahip çık!” sloganlarını haykırıyorlardı. Belli ki katilin ve katliamın gerçek sorumlularının kim olduğunu onlar bizden daha iyi biliyorlardı. Hastane önüne doğru yürüyüşe geçtiler. Polisin tahmin edip beklediği bir eylem olacak ki; kısa sürede yürüyüşçülerin önüne barikat kurdular. Polis amiri telsizle konuşma yapıyordu. Çok alışık olmadığı bir durumla yüz yüze olduğu her halinden belli olan polis amiri, gençlere “babacan” bir tarzda yaklaşarak yaptıklarının doğru bir eylem olmadığını anlatıyordu. “Bıçak kemiği kesip atmıştı bile, senin 'babacan' tarzın bu öfkeyi dindiremez” diyordum içimden. Gençler amiri çember içine aldılar. “Bizim babalarımız, amcalarımız, abilerimiz ölmüş çekil buradan hastaneye kadar yürüyeceğiz diyorlardı”. Hastane bahçesinden çıkan bir maden işçisi geldi ve yüksek bir yere çıkarak; “yaşamını yitiren 300'e yakın maden işçisi, bu çocukların babalarıdır. Dün Mısır da ölen 15 yaşındaki Rabia için gözyaşları döken sahtekârlar, bugün 15 yaşındaki çocukların önüne polis barikatı kurduruyor” dedi ve ekledi “Kahrolsun Tayyip Hükümeti!" Bu konuşma ve öldürücü slogan hastane bahçesinde bulunan kayıp yakınları ve kitle tarafından sahiplenici bir anlam taşıyan alkışlarla buluştu.



 



Daha sonra yerel halktan RTE ziyaretinin içeriğini öğrendik.“Gün içerisinde 'incelemeler'de bulunan RTE, maden ocağına dışarıdan getirilen ısmarlama kitlenin aynısını burada da bulacağını düşünerek 'gerine gerine' Soma merkeze doğru bir ziyaret gerçekleştirmiş. 'Geleceği varsa göreceği de var' desturundan karşılanınca da öfke dolu höykürüşlerle 'karizmasını çizdirip' defolup gitmiş. Danışmanı Yusuf Yerkel denen zat ise iki özel hareket polisinin elinde savunmasız bir şekilde etkisiz hale getirilen, katliamdan dolayı taşıdığı haklı bir öfkeyle dolu Somalı bir vatandaşa alçakça abanarak okkalı bir tekme savurmuş. Bu haber öfkeli gençlerin kulağına gidince de; AKP Soma İlçe Teşkilatı bu öfkeli gençler tarafından tahrip edilerek kullanılamaz hale getirilmiş...” Az bile yapmışlar, dedik. İrili-ufaklı her grup ve kalabalık katliamı tartışıyordu. Başka madenlerde çalışan işçiler “kaza”yla ilgili tespitlerini aktarıyorlardı. Bunun bir kaza olamayacağı, katliamın gerçekleştiği maden ocağının zaten mimli bir ocak olduğunu söylüyorlardı. “kaza geliyorum diyordu” şeklindeki konuşmalar, hemen hemen her yerde, herkes tarafından konuşuluyordu.



 



Akşam 21.00 gibiydi. Yanımdaki yoldaşın yakın bir akrabası oturuyordu burada. O da madenciydi. Ama katliamın gerçekleştiği madende çalışan işçilerden biri değildi. Telefonla kendisine ulaşıp, bizimle buluşmasını talep ettik. Bir süre sonra da hastanenin bahçesine geldi ve tanıştık. Maden işçisi arkadaşın adı Murat! Kendisi de bir maden işçisi olduğu için maden işçilerinin yaşamını, çalışma koşullarını, ocaklarda yaşadıkları sıkıntıları ve yaşanan katliamın nedenini kendi gözünden anlatmasını istiyorum. Kırmıyor bizi...



 



Daha ilk cümlesi “bütün kötülüklerin anası”nın ne olduğunu ortaya koyuyor! Özel sektör ve taşeron çalıştırma! “Daha anlatmamı gerektiren bir durum var mı” diyor Murat. “Aklına gelebilecek en ağır senaryoyu yazabilirsin bu ikisi için. Ama ne söylersen söyle, ne yazarsan yaz, yine tarif edemezsin buradaki çalışma koşullarını (!) bunu bilesin.” Şaşırıyorum ve içimi inceden inceye bir ürperti kaplıyor.



 





 



Anlatmaya devam ediyor:



“Soma’da toplam 4 büyük işletme var. Bu işletmelerde çalışan işçi sayısı 20 bin civarı. Bu sayının 10 binini, yani yarısını Soma’da oturan insanlar oluşturuyor. Kalan diğer yarısı ise çevre ilçelerde yaşıyor ve maden ocaklarına ait koğuşlarda kalıyor. Biz de dahil diğer işletmeler 3 vardiya halinde çalışıyoruz. Haftada bir gün izinliyiz. Bu izinler dönüşümlü oluyor, yani her Pazar ya da Cumartesi izin yapamıyorsunuz. Bütün ocaklar devlet denetiminde çalışıyor. İşyerinin işletmesi bize, satışı ise devlete aittir! Çıkarılan kömürü devlet kendi bünyesine alıyor ve satışını kendisi yapıyor. Maaşlar ve zamlar işyerinin karına göre belirleniyor. Bundan dolayıdır ki; “Özel sektör cana değil mala bakar” sözü burada herkesin diline pelesenk olmuş meşhur bir slogandır. Malın çıkması için her şeyi göze alır. Geceli-gündüzlü çalışmadan tut da esnek ve taşeron çalışmaya, kaçak işçi çalıştırmadan tut da, her türlü tedbirsizlik ve ucuz aletlerle iş görmeye kadar her şeyi yapar. Bunlar karşılığında öyle çok büyük paralar kazanmaz maden işçileri. Deneyimli düz bir işçi 1250-1300 lira, yedek usta 1500-1600 lira, usta bir işçi ise 1750-2000 lira gibi bir para alır. Bir de sendikamız vardır. Allah düşman başına vermesin. 11 yıldır maden işçisiyim ve her ay bir yevmiyemi almanın dışında bir iş yaptığını görmedim. Zaten işletme sahiplerinin bir dediklerini iki etmiyorlar. Ederlerse de burada bulunamazlar.”



 



Kendisine bu katliam önlenebilir miydi diye sorduğumda şunları söylüyor:



“Ben bunun kaza olduğuna inanmıyorum. Zaten burada çalışan hiçbir madenci de bu yalana inanmaz. Dünyanın neresinde görünmüş bir trafonun patlamasıyla binlerce işçinin öldüğü? Madenin “M”sinden anlayan herkes bilir bunu. Bundan önce de çok kez trafo patlamıştır. Trafo patlamasıyla oluşabilecek en ağır felaket, elektrik kesintisinden dolayı ortaya çıkabilecek sorunlardır. Bu sorunlar da ya bandı çalıştırmaz ya da galerilere hava gönderen pervanelerin yeterli bir şekilde çalışmasını engelleyerek işçilerin havasız kalarak zehirlenmesine yol açar. Ötesine geçen bir felaketle ben daha önce karşılaşmadım, duymadım da! Onun içindir ki bu apaçık bir cinayet ve toplu katliamdır. Geçen yıl CHP ve diğer birkaç parti tarafından bu işletmenin incelenmesi için önerge verildi. Ama iktidar buna onay vermedi ve bugün yaşanan katliamın sorumlusu AKP iktidarıdır.



 



Çay söylüyoruz ve birlikte içiyoruz. Çalışma koşullarınızdan biraz bahseder misin, diyorum...



“Bu ocaklarda işçilere kahvaltı ve öğle yemeği verilmez, yemek yer üstünde çalışanlara verilir. Bizler yemeğimizi evlerimizden getiririz. Yerüstü dediğim amir ve mühendislerdir. Onlara yemek dışarıdan getirilir. Her gün ortalama bir iş kazası yaşanır buralarda. Ya kolun kırılır ya parmağın ya da gözün çıkabilir... ama mutlaka iş kazası olur. Başbakanın dediği olabilecek iş kazaları bunlardır. Ama utanmadan insan ölümlerine “bu işin içinde ölüm de vardır demek” insanlığa sığacak bir şey değildir. Başbakan kaç kez gelmiş de burada çalışmış? Denetlemeye gelen memurlar bile ocağın 300 metresinden aşağı inmezler. Kendi koydukları standartları bile denetlemez bu memurlar. En güzel otellerde ağırlanır, gezdirilir ve ceplerine üç kuruş harçlık konarak geri gönderilir. Zaten isteseler de denetleyemezler. Kimsenin gücü yetmez. AKP iktidarını arkasına almayan bir tane maden işletmesi yoktur burada. Hepsi AKP’lidir. Sana bir örnek vereyim o zaman; Soma Kömür İşletmeleri'nin sahibinin hanımı AKP Manisa İl Genel Meclis üyesidir. Hem de 1. sıradan. Gelen hangi devlet memuru burayı denetleyebilir? Sen olsan denetleyebilir misin? Denetlersen de yarın işinden olursun. Burada işler böyle işliyor. Seçimlerden önce iki TIR gıda malzemesi geldi Soma’ya. Romenler başta olmak üzere parayla oy satın aldılar. Çalışanlara da baskı yaptılar. Ocaklarda çalışan işçilere zorla AKP’ye oy verdirilmesi için baskı uygulandı. AKP buranın belediyesini böyle kazandı”.



 



Sence katliamın arkasında nasıl bir ihmal ve gerçeklik var?



"Ölenlerden çok tanıdığım vardı. Kendi ellerimle de cesetler çıkardım. Ben bu katliamın trafodan kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. Evet, trafo patlamış olabilir, ama asıl gerçek bu değil.



 



Soma İşletmesi daha önce Ciner grubundaydı. Onların tehlikeli gördüğü bir alana ve çalışmayı durdurduğu bir galeriye girmeye çalışmışlar. Orada çalışan arkadaşlar söyledi bunu. O bölge kömür çıkarmak için uygun değilmiş demek! Bu tür yerlerde metan gazı bulunabilir. Muhtemelen de böyle bir patlama oluş olabilir. Grizu patlaması da denilebilir buna. Kömür çıkarmak için buraya yakın bant oluşturmuşlardır. Bu patlamayla elektrik trafosu da patlayabilir. Bantlar tutuşmuş ve içerde, derin yerlerde yanan kömürler karbonmonoksit üretmiştir. Zaten çıkarılan cesetlerin yüzde 90'ı da zehirlenme sonucu ölmüş. Karbon monoksit denilen gaz insanı iki nefeste öldürebilir. En babası 10 saniye dayanabilir. Diyelim ki maskesi olanlar var, onlar da en fazla 45 dakika dayanabilir. Kaçmak için de vakitleri olmamıştır. Trafo patladığı için tüm elektrik aksamı kesilmiş ve hareketli bantlar durmuştur. Oracıkta can vermişlerdir."



 





 



Polis ablukası ve protesto



Konuşmamızın gece geç saatleri bulmasından dolayı sohbetimizi burada kesmek zorunda kalıyoruz. Murat’a ve ailesine teşekkür edip onları hastane bahçesinden uğurluyoruz.



 



Yoldaşla birlikte geceyi geçirmek için Öğretmenevi'ne gidiyoruz. Öğretmenevi’ne vardığımızda, işletmenin yetkili bir arkadaşı hiç boş yerinin kalmadığını söyledi. Soma’daki tüm otelleri arayarak bize yardımcı olmaya çalıştı ama aradığı tüm otellerde de yer kalmadığını öğrenince bize de başımızı sokabilecek bir yer aramak düştü. Telefonlar, temaslar derken bir arkadaşa konuk olduk



 



Sabah erkenden uyandık ve hazırlıklarımızı tamamlayarak dışarıya çıktığımızda etrafı saran polis ablukasıyla karşılaştık. Kahvaltı yapmak için yürüdüğümüz yol boyunca tüm ana arterlerin, cadde ve sokakların ve neredeyse her kaldırım taşına polis yığınağının yapıldığını gördük. Abartı olmayacak kesinlikle! Metrekare başına iki polis düşüyordu. Yaşamım boyunca bir ilçenin bu derecede kuşatma altına alındığını görmemiştim. Her yerde olduğu gibi kahvaltı yaptığımız yerde de onlarca polis vardı. Bu polis güruhu gelişebilecek toplumsal bir öfkeyi bastırmak için buradaydı. Devlet, Soma maden katliamıyla suçüstü yakalanmış, yakalandığının da farkına vararak yakalandığını gizlemek için tüm tedbirlerini almıştı. Ya da alabileceğini düşünüyordu...



 



Öğleden sonra Soma Eğitim-Sen’e bağlı eğitim emekçileri eylem yapacaktı ve biz de katılacaktık. Eylem hazırlıkları sürerken maden ocağından bir haber geldi: “Katliamın yaşandığı maden ocağına 'ziyaret' için gelen Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı'nın tepki ve protestolarla karşılanmaması için İzmir Kaldıraç Dergisi Temsilcisi Kutay Soybil, Cumhurbaşkanının özel korumaları tarafından 'tehlike' arz ediyor gerekçesiyle zorla alıkondu” Hiç şaşırmıyoruz tabii ki!



 



Yaklaşık 40 dakika sonra Eğitim-Sen şube binasına doğru harekete geçirdi. Şube binası önüne geldiğimizde sayıları yüzü bulan genç bir öğrenci kitlesiyle karşılaştık. Kısa bir bekleyişten sonra kitle toplanmış, taşınacak pankart ortaya çıkmıştı: “Yastayız”! Eğitim-Sen şube başkanı, yürüyüş başlamadan kısa bir “uyarı” konuşması yaptı: “Acımız büyük ve derin. Bundan dolayı yürüyüş esnasında slogan atmıyoruz ve sessizce yürüyoruz”. KESK Şubeler Platformu'nun merkezi düzeyde almış olduğu bir “karar”mış! Birkaç devrimci-ilerici kurumun temsilcileriyle ayaküstü yaptığımız konuşmada tepkimizi; “Bu pankartta yazan “YASTAYIZ” sloganı, arkasında yürüyecek kitleyi temsil etmiyor. Burada birkaç liberal korkak dışında kimse yasta değil. Yasta değiliz; çünkü öfkemiz çok büyük, büyük olduğu için mücadelede ısrarlıyız. Bu bir iş kazası değil, cinayet ve katliamdır. Bugün haykırmayacağız da ne zaman haykıracağız?” diye dile getirdik.



 



Kitle, Atatürk Caddesi'nden beş yol ağzında bulunan madenci anıtına kadar “sessizce” yürüdü. Ellerinde taşıdığı karanfilleri anıta bıraktı. Eğitim-Sen şube başkanının yaptığı kısa bir konuşmadan sonra maden katliamında yaşamını yitirenler anısına 2 dakikalık saygı duruşu yapıldı. Sessiz geçen saygı duruşundan sonra eylemin burada bitirildiği söylendiği sırada, kitle tam dağılırken, yüz metre geride bir öğrencinin gözaltına alındığı bilgisi geldi. Soma Eğitim-Sen Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü’ne, “Kitle ile birlikte yürüyerek Emniyet Müdürlüğü'ne doğru gidilmesi gerektiğini, gözaltına alınan arkadaşın derhal serbest bırakılmasını talep etmeyi, bırakılana kadar da Emniyet önünde oturma eylemi yapmalıyız” önerisini ilettik, bu da sert bir tepkiyle karşılandı. Bunun üzerine yoldaşla birlikte ÇHD’li avukatlara gözaltı bilgisini vererek Emniyet Müdürlüğü'ne gittik. Gözaltına alınan öğrencinin Muğla Üniversitesi Maden Mühendisliği Öğrencisi Selahattin Uysal olduğunu öğrendik. ÇHD’li avukatların içeriye girip gözaltındaki öğrenciyle görüşmelerinden yarım sonra öğrenci serbest bırakıldı. Dışarı çıkarılan öğrenciye gözaltı nedenini sorduğumuzda; “Dün Soma AKP İlçe Teşkilatı gençler tarafından tahrip edilmiş. Sivil polislerin çekmiş oldukları fotoğraflardan birisine benzediğim için şüpheli olarak gözaltına aldılar. Fotoğraftakinin ben olmadığı anlaşıldıktan sonra da serbest bıraktılar” dedi. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettikten sonra yanından ayrılarak yoldaşla birlikte Öğretmenevi'ne geçtik.



 



[Sürecek]