Ethem hala çatışıyor...

Ethem başına gaz kapsülü çarptığı için telaşla yanımıza gelerek “...Kafama saçlarımın arasına bak kanıyor mu” dedi

GÜNCEL
Çarşamba, 28 Mayıs 2014 (12 yıl 5 ay önce)

Gezi sürecinin Ankara ayağında polis kurşunuyla katledilen Ethem yoldaşı yitirişimizin üzerinden bir yıl geçti.



 



Ethem yoldaşla ilgili belgesel bir çalışma hazırlığı içinde olan Sincan Cezaevi'ndeki yoldaşımız Murat Güneş'e yazılan bir tanıklığı paylaşıyoruz.



 



 



Sevgili Murat,



Beklediğin ama benim sürekli geciktirdiğim mektubu şu an kaleme alıyorum. Ancak beklediğin üzere sadece 2013'ün 1 Haziran gününü değil 31 Mayıs gününü de paylaşmak istiyorum seninle.



 



31 Mayıs günü hava alabildiğine sıcaktı. Birkaç arkadaşımız, 2. Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali'nin İstanbul ayağındaki çalışmalara yardımcı olmak için İstanbul'a gitmişlerdi. Biz de Ethem’le geceleri elektrik direği (sokakları aydınlatan direklerden bahsediyorum) imalatında geceli gündüzlü çalışmıştık ki İstanbul’a kaldıracağımız otobüsün masraflarını karşılayabilelim.



 



30 Mayıs günü mesailer bitmişti. Ankara’da sıkıcı günler başlamıştı. Zaten epeyden beri yaprak kımıldamıyordu. En son Adana Festivali'nden döndüğümüzde Reyhanlı Katliamı yaşanmıştı. Ethem ile Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü'nde yapılan protestoya katılmıştık. Öğrencileri kaldırımda dahi yürütmeyeceklerini söyleyince çatışma çıktı. Akrep denilen ve gaz atan zırhlı araçlarla biz o zaman tanışmıştık. Sana bu mektuptan birkaç gün sonra Ethem’in ve benim Reyhanlı protestosundaki görüntülerimizi göndereceğim. Hasılı, Reyhanlı protestolarından sonra Ankara iyice sessizliğe gömüldü. İstanbul Taksim'de bir şeyler olduğunu internet üzerinden okuyorduk. Ancak henüz ne olduğu konusunda net bir bilgimiz yoktu. Olaylar büyürse Ethem’le festival için İstanbul'a gittiğimizde biraz daha geç dönmeyi kafamıza koymuştuk. Hatta yoldaşlara yük olmamak için kalacak yer vs. dahi ayarlamıştık.



 



31 Mayıs, öğretmen Metin Lokumcu'nun polisin attığı gaz bombaları sonucunda kalp krizi geçirerek öldürüldüğü günün yıldönümüydü. Sendikalar ve bizim de içerisinde olduğumuz kitle örgütleri tarafından Yüksel Caddesi'nde bulunan İnsan Hakları Anıtı yanında bir basın açıklaması ve oturma eylemi organize edildi. Buradaki eylemin ardından da Kocatepe Camii'nin yanında bulunan AKP il binasına yürünecek ve siyah çelenk bırakılacaktı.



 



Ethemle önce oturma eylemi ve Metin Lokumcu anmasına katıldık. O sırada polisin İstanbul Gezi Parkı'nda ekoloji temalı (ilk zamanlar mesele sadece “birkaç ağaç meselesi”ydi) eylem yapan arkadaşlara vahşice saldırdığı haberini aldık. O kadar çok asparagas haber dolaşıyordu ki ortada, sosyal medyada birkaç kişinin öldürüldüğü iddia ediliyordu. Asparagas dahi olsa bu haberleri duyunca zaten yıllardan beri biriktirdiğimiz öfkemiz sel oluyordu. Bir haliyle bir çatışma zemini yaratmak ve halka şiddet uygulayanlara haddini bildirmek için fırsat kolluyorduk.



 



AKP il binasının önüne gelindiğinde o muhteşem sendikacılar, burada herhangi bir gerilime izin vermediler. Akşam 19.00 için Kuğulu Park’a Gezi protestosu için çağrı yapılmıştı. Biz de buradaki kitlenin büyük çoğunluğuyla Kuğulu Park'a doğru yürümek istedik. Polis önce engelleme çabasına girişti ancak onlar da gerilim istemiyor olacaklar ki, yolumuzdan çekildiler.



 



Kuğulu Park'a geldiğimizde, haz etmediğimiz ne kadar reformist kesim varsa parkın içine tıkılarak eylemi karnavalvari bir şova dönüştürme çabasına girdiler. İstanbul'da binlerce insan polis şiddetiyle karşıkarşıyayken parkın içerisinde şarkı söyleyip eğlenmek -senin de çok iyi bildiğin üzere-, bize göre değildir. Biz parkın dışında kalarak eylemciler için tehlike arzeden araç trafiğini yolu keserek engelledik. Bunun üzerine Ankara’da ne kadar sivil polis varsa parkı ve eylemcileri bırakıp bizi yoldan çıkmamız konusunda ikna etmeye çalıştı. Elbette ikna olmadık ve bir süre sonra eylemcileri de ikna ederek yolu trafiğe kapadık. Derdimiz eylemi bir adım daha ileriye taşımaktı ve bir nebze başarılı olduk.



 



Sonrasında parkın biraz daha yukarı kısmına çıkarak bu kez Ankara’nın ana arterlerinden birini trafiğe kapamaya koyulduk. O esnada bir TOMA çıktı yola. Bunun üzerine Ethem yoldaş elindeki soda şişesini TOMA'ya fırlattı fakat isabet ettiremedi. Bu esnada ne parkın içindeki eylemciler bizi umursuyordu ne de biz onları. TOMA'nın gitmesinin ardından CHP otobüsü Onuncu Yıl Marşı'nı çalarak alana geldi. Biz hemen CHP otobüsünün önünü keserek müziği kapatmalarını, eğer kapatmazlarsa müdahale edeceğimizi söyledik. Sayıca bizim gibi düşünenler epey arttığı için müziği kapatmak durumunda kaldılar.



 



Kuğulu Park'ta bir süre daha kaldıktan sonra sayıca bizden kalabalık olan reformist kesimler eyleme iyice yön verir olmuşlardı. Son olarak bizim trafiğe kapattırdığımız yolu açtırmaları üzerine biz bir süre kenara çekildik. Daha sonra geceden de uykusuz olan Ethem yemek yemeyi teklif etti. Ben de buraların pahalı olduğunu, Kızılay tarafına inmemizi önerdim. Nitekim öyle yaptık. Kendi mıntıkamız olan Konur Sokak'a geldik. Ethem hayatımda yediğim en güzel yemeği ısmarlamıştı bana. Yanında da birer bira içtik -bunu ilk defa sana yazıyorum.



 



Yemekten sonra Ethem benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Sigaralar eşliğinde konuştuk. Sohbet bittiğinde ikimizin de yüzü gülüyordu. Sonra ağır ağır Yapı Sanatevi’ne doğru yol aldık. Yapı'ya geldiğimizde Tiyatroj’dan Erenler de Yapı Sanatevi'ne gelmişlerdi. Yapı Sanat'a girmemizle çıkmamız bir oldu. Kuğulu Park tarafında çatışma başladığı haberini aldık. Hemen iki taksiye atlayıp adrese doğru yol aldık. Eylemi Bestekar Sokak tarafında yakaladık. Buradan Meşrutiyet Caddesi'ne kadar çatışmalar sürdü.



 



Meşrutiyet Caddesi'ne gelindiğinde ise bizimle beraber on beş kişi kadar kalmıştık. Bu cadde bayrak yakma olayının yaşandığı cadde oluyor Murat. Bu cadde boyunca 4 barikat kuruldu ve ateşe verildi. Cadde boyunca bütün bankalar ve McDonalds gibi yerlerin camı çerçevesi indirildi. Bir süre daha burada direniş sürdürüldükten sonra İncesu tarafına doğru çekildik. Çekildiğimiz yerde dikkat çekmemek için birer bira aldık ve ertesi günü planladık. Ertesi gün saat 16.00 için Kızılay Meydanı'na genel çağrı yapılmıştı. Bizler saat 12.00’de buluşma ve hazırlık yapma kararı aldık. Daha sonra buradan ayrıldık.



 



Ertesi gün sözleştiğimiz saatte bir araya geldik. Önce kalabalık değildik. Saat henüz erken olduğu için çay demledik ve sohbete koyulduk. Ethem’in ısrarla vurgusu şuydu; “burada bir şey olmazsa atlayıp Taksim'e gidelim!”. Ben de ısrarla burada olacağına, olmazsa yaratacağımıza dair sözlerle Ethem’i ikna etmeye çalışıyordum.



 



Aradan 1 saat geçti geçmedi yaşlı iki arkadaşımız geldi. Bunlardan biri Avukat arkadaştı. Ethem heyecanla onunla da fikirlerini paylaştı. Ethem bilgisayarın başına geçtiğinde Mehmet Ayvalıtaş’ın araçla ezildiği ve hastaneye kaldırıldığı, yüzlerce yaralının olduğu haberlerini okumuştu. O okudukça bizlerden, “şerefsizler, fiili sıkıyönetim uygulamaya çalışıyorlar, bu toplum sizden1 Mayıs'ta yaptığınızın hesabını soracaktır” gibi öfke sözcükleri dökülüyordu.



 



Daha sonra diğer arkadaşlar malzemelerle birlikte geldiler. Odaların birinde ağzımıza bağlamak için bez hazırlanıyordu. Kızıl renkte olmasına özen göstermiştik. Diğer bir odada sapanlar, bilyeler, gaz maskeleri hazırlandı. Basit doktor maskesinin içine kadınların regl dönemlerinde kullandıkları “pet”lerden yerleştirmiştik. Böylelikle gazın etkisini epey aza indiriyorduk.



 



Bütün hazırlıklar tamamlandığında çıkmamıza daha 2 saat vardı. Genel çağrı saat 16.00 için yapılmıştı. Saat 14.00 gibi dışardan duyduğumuz bir ses bombasıyla dışarı çıkma kararı aldık. Dışarı çıktığımızda ana caddelerde TOMA'lar halkı tazyikli suyla püskürtmeye çalışıyordu. Biz bulunduğumuz yerden çıktığımızda yaklaşık on beş-yirmi kişiydik. Çıkışımız öyle görkemliydi ki Murat... O anı hayatım boyunca hiç unutamayacağım.



 



Aşağı iner inmez yüzleri kızıl maskelerle kaplı yirmi devrimci bir ağızdan “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganı attık. Kalabalık gruplar kendiliğinden bize yol açtılar ve arkamıza takıldılar. Yolumuzdan hiç şaşmadık. Bir adım geri atmadık. Halbuki bunların hiçbirini konuşmamıştık ama yoldaşlık böyle bir şey olsa gerekti.



 



Ziya Gökalp Caddesi üzerinde bulunan Selanik Köprüsü'ne kadar Akrep ve TOMA'ları püskürterek ilerledik. Binlerce insan vardı her sokak başında, slogan atan bizi alkışlayan... Ethem’e burada bir telefon geldi. Bir arkadaşı, 10 bine yakın bir kitlenin Meşrutiyet Caddesi'nde beklediğini haber veriyordu. Bir kısım arkadaşı burada bıraktık. Beş-altı kişiyle yukarıya çıktık. Kısa yol boyunca Kızılay'a girmek için en uygun yerin Ziya Gökalp Caddesi olduğu üzerine hemfikir olduk. Yukarı gidip ajitasyon ve propagandayla kitleyi aşağıya çekecektik. Ama bir sorunumuz vardı. Hiçbirimiz bu kadar kalabalık ve kozmopolitik bir yapıdaki kitleyle eyleme katılmamıştık hele önderlik hiç yapmamıştık. Ama yapmamız gerekiyordu.



 



Çıktığımızda yolu tam olarak trafiğe kapatmamışlardı. Yaptığımız ilk iş, bir belediye otobüsünü yolun ortasına cebren çekmek oldu. Sonrasında ben Ethem’e, “konuşmayı sen yap” dedim. O da “ben yapamam” dedi. Ben “şöyle yüksekçe bir yer olsa” dedim; Ethem “hallederiz” dedi. Yolun kenarına konulan yaklaşık 2 metre yüksekliğinde bir posta kutusunu söküp yolun ortasına getirdi “Al sana yüksek bir yer” dedi.



 



Önce oradaki tanıdığımız devrimcilerle konuştuk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı. Kitlenin büyük çoğunluğu bilinçsizce “ulusalcı” saiklerle hareket ediyordu. Güvenlik almaları konusunda hemfikir olduktan sonra çıktım yükseltiye. Sürekli “Mustafa Kemal'in askerleriyiz!” sloganı atıyorlardı. Tabir-i caizse sazı elime almak için öyle yüksek bir sesle “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganını patlattım ki, herkes bana kulak kesildi.



 



Kitleye dönüp, “Arkadaşlar, yoldaşlar, dostlar! Faşist devlet, İstanbul Taksim'de onlarca canımıza kastetti. Bize alanları dar edip fiili sıkıyönetim ilan etmek istiyorlar. Bizim özgürlüklerimizi kısıtlamak istiyorlar. Buna izin verecek miyiz?..” diye sordum. Kitleden öyle bir “Hayır!” cevabı geldi ki hala düşündükçe tüylerim diken diken olur.



 



O esnada dibimde duran ve dengemi sağlamama yardımcı olan Ethem bana gülümseyerek “oldu bu iş” dedi, akabinde konuşmaya devam ettim. “Bize alanları dar edip özgürlüklerimizi kısıtlayanlara cevabımız o alanları zaptederek verilmelidir!. Ankara’nın Taksim'i Kızılay Meydanı'dır! Kızılay'a girecek miyiz?..” diye sordum. Kitle gür bir sesle “Gireceğiz!” diye haykırdı. Ardından kitleyi Ziya Gökalp'e indirmek için bir iki kelime daha ettim ve “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganlarıyla en az on bin kişi Ziya Gökalp'e indik.



 



Buradayken saat henüz 15.00 olmuştu. Karanfil metro çıkışının olduğu yerde yaklaşık 3,5 saat polisle çatıştık. Bu polisle çatışma anlarında çok fazla konuşma şansımız olmadı. Ancak Ethem’in kitabında Avukatı Kazım Bayraktar'ın anlattığı bölümde bazı diyaloglar var oradan faydalanabilirsin.



 



Benim aklımda kalan ise şuydu. Ethem başına gaz kapsülü çarptığı için telaşla yanımıza geldi. “...Kafama saçlarımın arasına bir bak kanıyor mu” dedi. Ben de gülümseyerek, “kafanda saç mı var ki arasına bakayım Ethem. Bir şey yok kafanda” demiştim. Ethem'e sürekli takılırdık “kafanda saç kalmamış hala yaramazlık yapıyosun” diye...



 



O güne dair aklımda kalanlar bundan ibaret Murat. Biliyorum epeyce geciktirdim. Bunun için ne söylesen haklısın. Mektuba cevap döndüğünde yeniden görüşmek dileğiyle…