Emekçilerin dilinde "bunlar" kim?

Emekçilerin dilinde, “Onlar” ve “bunlar” olmanın keskin ama bir o kadar da suni ayrımını nasıl ortadan kaldırabiliriz?

GÜNCEL
Cuma, 8 Eylül 2006 (20 yıl 1 ay önce)

Lübnan'a asker gönderme tezkeresi Ankara'da iki güne yayılan tezkere karşıtı eylemlere rağmen Meclis'ten geçti. Bu sonucu sindirmek pek kolay değil aslında. Çünkü sokağa çıkıp kime sorarsanız sorun alacağınız cevap çoğunlukla “Hayır, Lübnan'a asker gitmesin” olacaktır. İşte bu noktada onaylanmayan, dahası karşı olunan bu savaşın nasıl oluyor da parçası olunuyor sorusu geliyor akla. Bu sorunun yanıtı bilinemez değil. Ve verilecek her yanıt, içinde emeğin dünyasını taşıyan yüreklerde fırtınalar estirecek, ağıtlar yaktıracak, dalgalar koparacak denli iç yakıcı hale gelen biraraya gelememe ve daha da kötüsü giderek kopuşma halini almaya doğru evrilen bugünün sorunlarını anlatacak.

Tezkereye “Hayır” diyen binlerin Ankara'da buluşmak için kısa süreliğine Kurtuluş Parkı'nda konakladığı saatlere biraz geri dönüp küçük bir gezinti yapalım hep birlikte. Güzelim ağaçların gölgesindeki banklarda soluklanan, dinlenen, ilgili, ilgisiz, meraklı, çekingen gözlerle çevreyi izleyen Ankaralı emekçilere gidiyoruz ve onlarla birlikte havuzun etrafında öbeklenmiş olan eylemcilere bakıyoruz. Birlikte ne mi görüyoruz, elbetteki bulunduğumuz yerden bir kaç on adımda ulaşılabilir olsalar da çok yakın olmadıklarını. Uzağı yakın eylemek için soruyoruz. Çünkü her ne kadar uzaklaşmış görünsek de yabancısı değiliz birbirimizin. Ve hemencecik ağaçların altında bir banka oturmuş çevreyi izleyen yaşlıca bir çiftin yanıbaşına ayaklarımızın üzerine çöküp soruyoruz.

[foto]park01.jpg[/foto]

Bugün her zamankinden farklı bir hareketlilik var parkınızda. Lübnan'a asker göndermek için Meclis'te tezkere oylanacak. Tezkereye karşı olanlar sokağa çıkıyor bugün. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

-Valla biz bunlara da Lübnan'a asker gönderilmesine de karşıyız.

“Bunlar” tanımlamasının bıçak kadar keskin bir yabancılıkla tüm benliğimizi neredeyse ortadan ikiye yarıp geçişinin etkisinden kurtulup elimizde olmadan “onlar” diyoruz. Gerçekte yaşanan ayrım şimdi ister istemez bizim de dilimize giriyor.

Onlar karşı oldukları bir savaşın parçası olmamak için sokağa çıkıyor. Neden karşı çıkıyorsunuz?
-Olay çıkarıyorlar. Kürt meselesini ortaya atıyorlar.

Asker gönderilmesine karşıyız dediniz
-Karşı olmaz mıyız tabii karşıyız. Bunlar ABD ve İsrail'in işleri.

Karşı olanlar engellemek için eylem yapıyorlar...
-Karar verilmiş bir kere, engellenemez ama yine de bir şeyler yapmak gerekli tabii.

Çorum'dan Ankara'ya gelip yerleşmiş ve büyük olasılıkla yaşamlarını orada birlikte sonlandıracak bu yaşlı çifti bırakıp biraz ileride başka bir masaya geçiyoruz.

Bu masanın sakini tek başına gazete okuyordu. 40 yaş civarındaydı, mobilyacıydı ve asker göndermeye karşı değildi. Asker göndermeye karar verenler doğruyu bilirdi. İşte elindeki gazetede Mehmet Ali Birand'ı okumuştu ve o da asker göndermeye karşı olanların da gönderme yanlısı olanların da makul nedenlerini yazmıştı. "Ortadoğu'daki savaşı onaylıyor musunuz?" diye sorduğumuzda, "Tabii ki onaylamıyorum, ama oluyor" deyince "Bizim olmayan bir savaşın parçası olmak üzereyiz, bırakın devletler ne düşünüyorsa düşünsün, siz kendiniz ne düşünüyor sunuz onu söyleyin" diyoruz. "Niye biz devlet değil miyiz ki hem ne zararımız olacak" deyiverdi. "Size ne yararı olacak" deyip savaşa girmenin zararlı sonuçlarını anlattığımızdaysa (ordunun savaşa göre yeniden organize olması ve savaşa harcanan milyarlarla birlikte daha fazla yoksullaşılacağı gibi) "Bilmiyordum ama herkes silahlanıyor, Yunanistan da silahlanıyor, biz niye silahlanmayalım ki hem masrafları BM ödeyecekmiş zaten" diyerek bir çıkış yolu buluyor, kendi kafasında. Tartışmalı bir tanışma oluyor bizimkisi, ama en azından çok kısa bir an da olsa çarpışıyoruz birbirimizle.

[foto]park2.jpg[/foto]

Ve işte en son pazar dönüşü ağaçların gölgesinde mola vermiş Kayserili bir aileye “merhaba” diyoruz. Baba, Bellona'da ustabaşı, eşi ev hanımı. Yanlarında bebekleri ve anneleri de var. Eylemcilere oldukça yakın bir masa bulmuşlar kendilerine, ilgiyle izliyorlar. Bizi de son derece sıcak karşılıyorlar. Ne düşündüklerini sorduğumuzda ilk anneleri konuşmaya başlıyor yerinden kalkarak. Tezkereye kesinlikle karşı olduğunu açıklıyor ateşli ateşli. Öbür taraftan eylemcileri göstererek “onların” yaptıklarını da taşkınlık çıkardıkları, polisle çatıştıkları için kesinlikle yalnış bulduğunu anlatıyor. Bir de biz ne dersek diyelim meclistekilerin tezkereye evet diyeceğini, bizi dinlemeyeceklerini: “Karar verilmiş bir kere.” Eylemlere karşı olma konusunda gelini de destek veriyor ona ilk başta. Hep bir ağızdan konuşmaya başlıyoruz. “Taşkınlık”tan ne anladıklarını sorguluyoruz. Onların da karşı oldukları tezkere konusunu örnek vererek, bir konuda taleplerimizi dillendirmek için sokağa çıktığımızda polis karşımıza dikiliyorsa, bunun eylemcilerin mi taşkınlığı olduğunu, yoksa devletin baskısı ve zoru mu olduğunu soruyoruz. Sessizlikle geçiştiriyorlar. Karşı olduğumuz bir konuda sesimizi yükseltip yükseltmememiz gerektiğini sorduğumuzda, teyze “Tabii ki” diyor, “Ben her yerde söylerim tezkereye karşı olduğumu, korkum yok.” Peki nasıl yükselteceğiz sesimizi diye sorduğumuzda “Hiç” diyor, “Kendimiz söylüyor kendimiz dinliyoruz. Onlar, bildiklerini yapıyorlar. Ne diyelim hayırlısı olsun”

Ortada oturan ama başta tezkereye karşı olduğunu belirtmenin dışında hiç konuşmayan babaya fikrini soruyoruz; “Bana konuşma fırsatı düşmüyor, konuşuyor onlar işte” diyor gülerek. O sırada eşi giriyor lafa, biraz önce kaldığımız yerden devam ederek ve başta eyleme karşı olduğunu belirtirken şimdi aslında parkta bulunanların bu konuda yürüyüş yapmalarını doğru bulduğunu ve desteklediğini anlatıyor. “Hayır demek lazım, hatta ben aralarına gitmek istedim ama beyim izim vermedi” diyor. Kadınlar bizle konuşurken gülerek dinleyen ustabaşının yüzünde hala bir gülümseme var ama şimdi biraz da utangaç.

Kısacık bir an da olsa bu çarpışmaları, tanışıklıklıkları çoğaltmak gerek diye düşünüyoruz. Yoksa nasıl anlatırız kendimizi yanıbaşımızdan geçip gidene. Temas kurmadan, değmeden nasıl değiştiririz birbirimizi. “Onlar” ve “bunlar” olmanın keskin ama bir o kadar suni ayrımını nasıl ortadan kaldırabiliriz. Dahası üretilmiş heyulalarımızla korkutulmalarına nasıl engel olabiliriz. İşte tanışmanın sıcaklığıyla gülüşerek ayrılıyoruz birbirimizden. Taşı kavrayıp atarkenki emekçi kimliğimizi aynı sağlamlık ve yalınlıkla taşıyabilmek için sınıfdaşlarımıza, yalanlar üzerine kurulmaya çalışılan egemenliklerin ipliğini pazara çıkarmak için mesken tuttuğumuz havuz başlarını bırakıp çıkacağımız vaad edici gezmelerde canımıza can katacak buluşmalar bizi bekliyor.